1. YAZARLAR

  2. Mehmet BİNA

  3. Ahiret Hazırlığı 2
Mehmet BİNA

Mehmet BİNA

Yazarın Tüm Yazıları >

Ahiret Hazırlığı 2

A+A-

- Şurada bir mahalle mescidi var. Muhakkak gasılhanesi de vardır. Oraya gitsek nasıl olur sultanım?

- Olmaz. Vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Süleymaniye’den, Ayasofya’dan veyahut Fatih Camii’nden olsun isterden sultanım.

- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Biz en iyisi Fatih Camii’ne gidelim. Haydi yüklenelim.

Bismillah diyerek yerde bulunan mevtayı kaldırıp, Fatih Camii’ne gelirler. Siyavuş Paşa kefen ve tabut bulur, padişah ise bakır kazanları ocağa koyar ve suyu ısıtmaya başlar. Usûlü erkânınca naaşı bir güzel yıkarlar. Mevta yıkandıkça ayan beyan güzelleşmeye başlar. Bir nur aydınlanır alnında ve mânalı bir tebessüm okunur dudaklarında.

İki molla bu meçhul adamı kefenler, tabuta koyar ve musalla taşına yatırırlar. Lakin namaz vaktine bir hayli zaman vardır. Siyavuş Paşa endişeli ve sıkıntılı bir hal ile padişaha yaklaşır ve şöyle der:

- Sultanım, yanlış yapıyoruz galiba.

- Nasıl yani?

- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya. Kim bilir belki hanımı, belki çocukları vardır?

- Doğru diyorsun Siyavuş Paşa. Öyle olabilir. O vakit sen naaşın başında bekle, ben o mahalleyi bir dolanıp geleyim.

- Peki sultanım.

Siyavuş Paşa cüzüne ve tesbihine dönerken, Sultan III. Murat Han da maceranın başladığı yere, mahalleye döner. Bir müddet mahallede gezinir, bu meçhul adamı sorar soruşturur. Nihayetinde adamın evini bulur ve kapıyı çalar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Molla kılığındaki padişah mevzuyu anlatır. Hadiseyi metânetle dinleyen kadın sanki bu vefâtı bekler gibidir. Bir müddet hadiseyi dinleyen kadın molla kılığındaki padişaha dönerek şöyle der:

- Hakkını helal et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun. Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşama kadar nalın yapar, işiyle uğraşırdı. Ne zaman birinin elinde şarap görse, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Bazı geceler elinde poşet poşet şarap ile eve gelirdi.

- Kocanız çok mu şarap içerdi?

- Hayır evladım ne şarabı. Ömründe ağzına sürmüşlüğü dahi yoktur. Bütün bu şarapları toplar eve getirir. Sonra o şarapların hepsini helâya dökerdi.

- Niye?

- Ümmet-i Muhammed içmesin diye evladım.

- Hayret!

Padişah hayretler içerisinde yaşlı kadına bakmaktadır. Tam bu şaşkınlık hali içerisinde aklına daha önce mahallede rastladığı adamların konuşmaları gelir. Yaşlı kadına dönerek konuşmaya devam eder ve şöyle der:

- Kocanız kötü yola düşmüş kadınları eve getirirmiş. Bu doğru mudur?

- Evet evladım. O malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. “Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım. Öyleyse şimdi dinlenseniz gerek.” der ve çeker giderdi. Ben o kadınlara menkîbeler anlatırdım. Hüccet-ül İslâm okurdum. Daha sonra da kocam gelir ve ellerine bir miktar daha para vererek kadınları uzak diyarlara gönderirdi.

- Bak sen. Millet ne sanıyor hâlbuki.

Yaşlı kadın anlattıkça padişah şaşırır ve hayreti kat kat artar. Şaşkınlığını belli etmemeye çalışsa da beceremez. Lakin mahalle imamının anlattıkları birden zihninde belirir. Yaşlı kadına dönerek konuşmaya devam eder ve der ki:

- Böyle diyorsunuz lakin mahallenizin imamı kocanızı bir kez camide görmemiş. Kocanız namaz kılmaz, camiye gitmezmiş. Millet böyle sanırmış, doğru mu bu?

- Milletin ne sandığı pek de umurunda değildi evladım. Ben en çok da bu huyuna kızardım. “Bey gel etme, şu mahallenin camiinde de kıl namazlarını.” derdim. Beni dinlemezdi. Hep uzak mescitlere giderdi. “Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.” derdi. İşte bu sebepten namazını hep uzak camilerde kılardı. Kocam günde beş vakit cemaate iştirak ederdi.

 

Bu yazı toplam 235 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar