1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Asırlık Kavgada Son Perde (Asimetrik- Paraleller)
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Asırlık Kavgada Son Perde (Asimetrik- Paraleller)

A+A-
Her ne kadar son yüzyılda yaşananlara değinecek olsak da, esas kavga şeytanın Adem’e (as) secde etmeyip “huzur”dan kovulmasıyla başlamıştı. Ve yemin etmişti lanetlenen “Ant olsun ki kullarını azdırıp, yoldan çıkaracağım” diye. Nitekim önce “yasak meyve” ile başladı işe ve Kabil’in Habil’in kanına girmesiyle bin yıllar sürecek bir savaş başlattı ademoğulları arasında. Kini, nefreti, öfkeyi, zulmü, haksızlık ve adaletsizliği fısıldadı hiç bıkmadan, ilahi nefese kapalı kulaklara. Ve aslında herkese fazlasıyla yetecek yeryüzü binyıllarca katliamlara, acılara, gözyaşlarına sahne oldu.

Hak ile batıl arasındaki bu müzmin mücadelede ne yazık ki çoğu zaman batıl kazandı, şer güçler galip geldi. Mazlumlar köleleştirildi, masumların kanları oluk oluk akıtıldı bir türlü kana doymayan topraklara. Yeryüzü utandı, mahcup oldu, gökler dayanamayıp feryat etti, ağladı, ağladı… Hep yağmur yağmalıydı, rahmet yağmalıydı göklerden. Gel gör ki gün oldu bomba yağdı, füze yağdı mazlumların tepesine günlerce, aylarca, yıllarca…

Tek suçu vardı mazlumların, hak ve adalet talep etmek. Bu talepte bulunurken hak ve adaletin kaynağına inanıp O’na sığınmak, yani kısacası “Rabbim Allah’tır” demek, kullara kulluk etmeyi ebediyyen reddetmekti. Ve kavga asırlardır sürüp gitmekte. Hele Osmanlı’nın yıkılışından buyana, tam yüzyıldır İslam coğrafyasında mazlumların gözyaşları hiç dinmek bilmedi. Acılar acıları, kederler kederleri kovaladı.

İçleri kinle, nefretle dolu tüm şer güçler acımasızca saldırdılar İslam Hilal’ine ve hilal kan ağlamaya devam ediyor. Doğu Türkistan’dan Bosna’ya, Kırım’dan Çeçenistan’a Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Cezayir’e, Filistin’den Suriye’ye, Mısır’dan Tunus’a Arakan’dan Orta Afrika Cumhuriyeti’ne kadar İslam coğrafyasının her bir köşesinde mazlumların feryatları Arş-ı Ala’yı titretti ve sözüm ona medeni (!) dünyanın gözleri önünde, hatta onun katkılarıyla bu zulüm devam ediyor. Ve şeytanın askerleri tüm silahlarını kuşanmış bir biçimde durmak nedir bilmiyorlar. Kimi zaman kendi güçleriyle, kimi zaman da içeriden devşirdikleri güçlerle zulümlerine devam ediyorlar.

“Karanlığın en yoğun olduğu zaman, güneşin doğmasına en yakın olan zamandır” derler ya, işte yirmibirinci asrın ilk yıllarından itibaren, bu zulmü dağıtmaya namzet bir güç şekillenmeye, hak ve adalet talepleri makes bulmaya ve dün İslam’ın hem bayraktarlığını hem de hizmetkârlığını üstlenen bir ecdadın torunları yeniden “bu oyunda ben de varım” deme cesaretini göstermeye başladı. Kadim bir medeniyetin kadim mesuliyeti yine bu milletin omuzlarındaydı. Bunun şuur ve idrakinde olan bir kadro bir yandan kendi halkını dışa bağımlılıktan kurtarmaya, refah ve mutluluğunu temin etmeye çalışırken diğer yandan da özellikle İslam coğrafyasına bil kuvve ümit olma yolunda ilerliyordu. Geriye sadece bil fiil de ümit olma, dertlerine derman olma, içerde ve dışarıda kölelikten kurtulmalarına vesile olma kalıyordu. Asırlık kavgada sona yaklaşılmış, halkın değerleri ile arasına örülen demir perdeler erimeye başlamış, en azından ülkemizde “Rabb’im Allah’tır” demek suç olmaktan çıkarılmış ve devlet asli kurucu unsuru ile barışmaya, kucaklaşmaya başlamıştı.

Şeytanın yeryüzündeki askerleri bu gidişe mutlaka “dur” demek zorunda hissettiler kendilerini. Ancak Çanakkale’den, İstiklal Harbi’nden çok acı bir tecrübeleri vardı. Dışarıdan bir kuvvetle, savaşla, tazyikle bu milleti yıkamayacaklarını, diz çöktüremeyeceklerini tarih onlara çok iyi öğretmişti. Dolayısıyla “menfaatlerini düşmanların siyasi emelleri ile tevhit eden dahili bedhahlara” ihtiyaç duydular. Bir taraftan on yıllardır ülkemizde sergiledikleri “asimetrik psikolojik harp tekniklerini” ellerindeki medya, iş dünyası ve bürokratik güçlerle devreye sokarken diğer yandan da devlet içerisinde, menfaatlerini devlete değişecek, “biz artık dünya çapında, uluslararası bir organizasyonuz, bir ülke gitse ne olur” aymazlığındaki; iradeleri gasp edilmiş, beyinleri uyuşturulmuş ve halen “iyi şeyler yaptıklarına” inanan bir grubu, Allah’ın değil de kendilerinin razı olduğu pasifleştirilmiş İslam’ı yeryüzüne empoze etmek için taşeron olarak kullandıkları bir grubu, devletin tüm kademelerinde kadrolaşmış, adeta “paralel devlet” olma yolundaki bir grubu devreye soktular. Yani hadise özetle tam bir “asimetrik-paralel” organizasyonuydu. Yalnızca tek bir şeyi hesap etmemişlerdi, o da kendilerinin bir hesaplarının olmasına karşın, bütün oyunlarını bozacak, bütün hesaplarını alt üst edecek olan bir hesabın, Allah’ın da bir hesabının olduğuydu. Ve Allah, bu asırların yorgunu, son bir asrın mağdur ve mazlumu milletin eliyle onların hesaplarını başlarına geçiriverdi. Ne asimetrik psikolojik harp usulleri, ne de paralel organizasyonların gücü yetmedi ve dağıldılar milletin dualarının ve çelik iradesinin karşısında. Ancak oyunları, planları bitmedi ve bitmeyecek de…

Bu aziz ve necip milletin her bir ferdine, özellikle de bu milletin iradesini emanet ettiklerine düşen en mühim vazife hürriyetimize, istikbalimize, dinimize, diyanetimize, değerlerimize savaş açan bu iç ve dış düşmanların karşısında kaya gibi dimdik durmaktır. Özellikle mesuliyet mevkiinde olanların, Allah’ın izni ve milletin teveccühü ile kendilerine tevdi edilmiş olan, milletin ve ümmetin tarihi yükünün ağırlığı altında titremeleri, hesap gününde hesap sorma mevkiinde sadece Allah’ın olduğu bilinci ve imanıyla, o gün gelmeden kendilerini hesaba çekmeleri, bir yandan “küçük cihat” tabir edilen, iç ve dış düşmanlarla mücadeleyi sürdürürken, diğer yandan da nefisleriyle olan “büyük cihat”ı ihmal etmemeleri, makam, mevki, şan, şöhret, para ve kadın imtihanlarında kaybeden duruma düşmekten korkmaları ve Yusuf’çasına (ra) Allah’a sığınmaları, “kul hakkı”nın hesabı hususunda ise en büyük korkuyu yaşamaları gerekmektedir. “Binbir başlı kartalı taşımaya” adaysak eğer tüm bu hassasiyetleri hissetmek ve yaşamak zorundayız. Yoksa “bu büyük dava hor ve öksüz” olmaya devam edecek…
 
Bu yazı toplam 91 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum