1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Başbakanı Kıskandılar, Çünkü O “Çok Sevildi”...
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Başbakanı Kıskandılar, Çünkü O “Çok Sevildi”...

A+A-
Yıllar önce birileri “sevgi, hoşgörü, anlayış ve diyalog” söylemleriyle yola çıkmış, bunu kelâm-ı kibarlarla, kulağa hoş gelen ifadelerle desteklemiş, gözyaşlarıyla da inandırıcılıklarını artırma yoluna gitmişlerdi. Amaç sadece Müslümanların değil tüm dünyanın sempatisini kazanmak, her yere bu mesajları ulaştırmak, bu anlamda herkes ve her kesimle en üst düzeyde “işbirliği” imkânlarını araştırmak, bulmak ve geliştirmekti. Uzun vadede ise bu “sevgi, hoşgörü ve diyalog” imparatorluğunun başına geçmek, “Kâinatın İmamı” olmak vardı. Böylece İslam âleminin koşulsuz önderi olmak bir yana, diğer semavi dinlerin mensuplarının da son derece sıcak baktığı, her türlü maddi/manevi desteklerini esirgemedikleri bir sembol, bir “ufuk insanı” olunacaktı.

İşin bir kısmı suhuletle başarıldı. “Mü’minlere karşı tevazu sahibi, kâfirlere karşı izzetli” olmak gerekirken, tam tersi yapılmış olsa da, “Allah’ın düşmanlarını dost edinmeyiniz” kesin emrine riayet edilmemiş olsa da, iyi niyetli, saf ve temiz inananların samimi duyguları, gayret ve himmetleri üzerinden bir güç devşirildi ve “Siz onlar gibi olmadığınız sürece onlar sizden razı olmazlar” uyarısına rağmen bizim dışımızda birileri gibi olma, onlarla bir ve beraber olma yolunda da çok önemli adımlar atıldı. Gelinen öyle bir noktaydı ki yüz binlerce tertemiz yüreğin safiyane çabaları, küresel sermayenin İslam ümmeti ve coğrafyası üzerindeki hesaplarının taşeronluğuna alet ediliyordu.

Diğer yandan, yiğit bir Anadolu delikanlısı çıkmış, milletin değerlerini önemsemiş, her bulunduğu konumda hizmet ederek, hakkı söyleyerek ve belki de en önemlisi her platformda mazlumun yanında, zalimin karşısında onurlu, cesur ve ilkeli bir duruş sergileyerek halkın sevgilisi haline gelmişti. Sadece on yılların mağdur ve mazlumu olan kendi halkının da değil üstelik; dünyadaki, özellikle de İslam coğrafyasındaki tüm mazlum topluluk ve milletlerin ümidi haline gelmişti. Yani seviliyordu kısacası, hem de çok büyük kalabalıklar tarafından, hem de yaşlı gözleri, yaslı, yaralı yürekleriyle “dualarının geri çevrilmeyeceği vaat olunan” mazlumlar tarafından. Bu irade kâh Davos’ta tecelli ediyor, en zalimlere bütün dünyanın gözleri önünde zulmünü haykırıyor, kâh Birleşmiş Milletlerin kadrolu beş zalimine “Dünya beşten büyüktür” diye kafa tutma cesareti şeklinde zuhur ediyordu. Ülkesini taşıdığı ekonomik ve siyasal güçle bir yandan halkın refah ve huzurunu artırırken, yoksulun, garip gurebanın sofrasına tevazuyla oturup, birlikte çorba kaşıklarken, diğer yandan da en yakındaki mazlumlardan başlamak suretiyle ta Arakan’a kadar ümit olmaya, asırlık yaralara merhem olmaya çalışıyordu. Yurt dışında her gittiğimiz yerde bunun izlerini görmek, birebir şahit olmak, yükselen itibarımızın haklı gururunu ve onurunu yaşamak bir yana, “keşke bizim de sizinki gibi bir başbakanımız, liderimiz olsa” temennilerini duymak da millet olarak göğsümüzü kabartıyordu.

Son birkaç ayda yaşananlara baktığımızda, ta Kabil ve Habil’den veraset eden şu kadim gerçeğe bir kez daha şahit olduk ki; hakikaten dünyada en fazla kıskanılan şey “sevgi” idi. Başkalarının sizden daha fazla sevilmesinin yarattığı kıskançlık ve çekememezlikti asıl problem. Hani siz bir yandan “sevgi, hoşgörü, paylaşım” diye kâfirlere, İslam düşmanlarına bile hâşâ Allah’tan daha fazla merhamet etmeye, onları da cennete dâhil etmeye kalkışırken, nasıl olurdu da ümmet sizi kaale almaz, başka birini lider ve kurtarıcı olarak addederdi. İşte kızılca kıyamet de bu yüzden koptu. Bu ülkenin Başbakan’ını ve ona olan muhabbeti çekemedi birileri. Tıpkı yıllar önce rahmetli Menderes’e, rahmetli Özal’a olan sevginin de hazmedilememesi gibiydi bu. Meydanlarda yüzbinler toplanıyor, buna yurt içinden ve dışından milyonların duaları eşlik ediyordu. Oysa onlardı “kurtarıcı olmaya” soyunanlar. Ancak bir şeyi fena ıskalamış, fena halde es geçmişlerdi. O da beraber iş tuttukları zalimlere ve zulümlerine hiç ses çıkarmamış, bir kere bile “zalim” dememiş, mazlumlardan yana tek bir kez bile haysiyetli bir tavır koymamış olmalarının bu milletin ve ümmetin gözünden kaçmayacağıydı. Allah aşkına nasıl göremediniz, nasıl basiretiniz bağlandı da bu insanların sizin gibileri sevebileceğine inandınız.

Siz hoşgörü dedikçe yandaşlarınız, yanına konuşlandıklarınız bombalamış, siz diyalog dedikçe yakmış, yıkmış, katletmiş, tecavüz etmiş ve İslam âlemini kan ve gözyaşlarına boğmuşlardı. Belli ki Allah’ın bizden razı olduğu “İslam” ile yandaşlarınızın Müslümanlardan razı olduğu “İslam” aynı şey değildi. Onlara göre; Müslümanlar gece gündüz namaz kılmalı, oruç tutmalı, teheccüdlere kalkmalı, haclara, umrelere gitmeli, sabah akşam zikir ve tesbihatla uğraşmalı, fakat asla zulme ve zalime ses çıkarmamalı, mücadele ve mücahededen dem vurmamalıydılar. Bir de bu zulümleri yapanları cehenneme falan da göndermemeliydiler. Zira bu güç sahipleri buna da çok bozuluyorlardı. Bu sayede bölük pörçük ümmetin her bir parçası küresel soytarılara kolay lokma, yem haline gelebilmeliydi. Bu tarz bir İslam anlayışının yeryüzüne hâkim olabilmesinin yolu da onların içinden birilerine bu görüşleri önce empoze etmek ve sonrasında da bunun taşeronu olarak kullanmaktan geçiyordu ve bu yolu seçtiler.

İşte bunun içindir ki bu gerçeği fark eden milletimiz ve ümmetin mazlumları; kalplerinin, yüreklerinin sesini dinleyerek, sevilmeye daha layık olanı sevmekte ve onun etrafında kenetlenmekte tereddüt etmediler. Ona ve yakınlarına atılan iftiralara, montaj kaset ve kayıtlara itibar etmediler. Yüreklerini zalimleri sevenlerle, onlarla dost olanlarla, onlarla iş tutanlarla değil, mazlumdan, haktan yana olanlarla birleştirdiler. Zira nihayet dönüp varılacak yerde, zalimler ve yandaşlarının yanında olup, onları sevip, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” haberi mucibince onlarla haşr olup, aynı feci akibeti paylaşmak yerine, mazlumlar ve doğrularla olmayı tercih ettiler. İşte tam da bu sebeplerden; gözyaşları ve dualarla başlayıp, sözüm ona hoşgörü ve diyaloglarla devam edip, inananlara beddualarla, “kendinden olan idarecilere” başkaldırılarla sona eren bir “intihar serencamının”, ümmetin ekserisinin gönlünde yer edinememiş hikâyesi de böylece nihayete ermekte gün be gün.

Zafer, masum öğrencileri talimatlarla, gece yarısı yurtlarda yataklarından zorla kaldırılarak inananlara beddua ettiren, “Ya Kahhar” çektirenlerin, sahte twitter hesaplarıyla her gün bu ülkenin seçilmiş Başbakan’ına küfür ettirenlerin değil, sevdiğini gönülden sevenlerin, hiçbir talep ve zorlama olmaksızın milletin ve ümmetin selameti için kalpten dua edenlerin, zalimlerle değil mazlumlarla bir ve beraber olmayı tercih edenlere ümit bağlayan yaralı yüreklerin, onların seçtiklerinin ve sevdiklerinin olacaktır.  
Bu yazı toplam 38 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.