1. YAZARLAR

  2. Mehmet BİNA

  3. BİR TAS YOĞURT HİKÂYESİ
Mehmet BİNA

Mehmet BİNA

Yazarın Tüm Yazıları >

BİR TAS YOĞURT HİKÂYESİ

A+A-

Osmanlı İmparatorluğu döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye, bir mescit veya bir hastane yapıp gitti. Ecdadımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerede neyi tahsil ederse etsin ama Rabbi ile her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

İşte bu düşünce Kanuni Sultan Süleyman’a da Süleymaniye Camii’ni yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tembihte bulunuyor ve “kimseden yardım kabul etmeyin” diyordu.

Cami duvarları her gün yükselirken, karşıdan bu camiyi mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle baş başa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, kendi kendine, “Ey Allah’ım, Kanuni’ye servet verdin, mal -mülk verdin, Sen’in uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir.” der ve ustalara müracaat eder.

Onlar, padişahın izni olmadığını söylerlerse de, kadının ısrarına dayanamayıp, yoğurdu alıp yerler. Büyük hükümdar, o gece rüyada, yaptığı işin mizanda tartıldığını görür. Terazinin bir kefesine Süleymaniye Camii, diğerine ise bir tas yoğurt konulmuş ve yoğurt, camiden ağır basmıştır.

Sabah olur; Kanuni Sultan Süleyman, ayakları titreye titreye ustaların yanına gelir: “Ne yaptınız, kimden ne aldınız?” diye sorar. Ustalar, “Yaşlı bir nine geldi; çok ısrar etti; yalvarıp yakarmalarına dayanamadık ve bir tas yoğurt aldık.” derler. İşte, Süleymaniye’ye ağır basan yaşlı kadının o bir tas yoğurdudur.

DÜNYA VE AHİRET KAZANCI

Malik bin dinar "rahmetullahi aleyh" Hazretleri anlatır: Bir sene nafile Hac yapmaya niyet ettim. Bu günlerde, bir harabenin yanından geçiyordum. Harabeye giden bir kadın gördüm. Birilerinden gizlenmek ister gibi etrafına bakıyordu. Derken ölü bir tavuğu koltuk altına yerleştirerek harabeden ayrıldı. Kadın evine ulaşana kadar ben de peşinden gittim. Kapıyı çaldı. Bir kaç çocuk gelip ona kapıyı açtılar ve: "Anne! bize bir şey getirdin mi?" diye sordular. "Evet, size bir tavuk getirdim. Şimdi pişiririm yersiniz" dedi. Bu olanlara hayret ettim. Kadının neden böyle yaptığını merak ettim. Sonradan seyyide olduğunu öğrendiğim o hanıma: "Seni az önce takip ettim. Ölü bir tavuğu aldığını gördüm. Ölmüş olan bir tavuğu yemek haramdır. Niye böyle yaptın?" diye sordum. O cevaben: "Günlerdir evde yiyecek bir şey yok. Komşumuz et pişirmişti. Etin kokusu çocuklarımı mahzun etti. Ben de bulduğum bu ölü tavuğu getirdim" dedi. Bunu duyunca perişan oldum, Hac için ayırmış olduğum takriben on bin dirhem parayı kadına verdim"

 Hacılar döndüklerinde Malik'i görünce: "Ne zaman döndün? Biz seni Mina'da ve Arafat'ta gördük" dediler. Malik: "Ne tuhaf! Ben Kûfe'deydim" dedi. Bu sırada bir adam Malik bin Dinar'ın "rahmetullahi aleyh" yanına gelerek: "Siz Malik bin Dinar mısınız?" diye sordu. "Evet" dedi. "Bu paralarını al, senin bendeki emanetindir. Bir gün Mina'da biz çadırdayken bir şahıs geldi ve: 'Kûfe ehlinden misiniz?' diye sordu. Ben 'evet' dediğimde; 'Kûfe'ye gittiğin vakit bu para kesesini Malik bin Dinar'a ver' dedi ve ayrıldı. Malik o paraları alıp saydığında tam olarak on bin dirhem çıktı; o gece rüyada bir ses duydu: "Bu dünyevî bir kazançtır, dünyadaki amelinin karşılığıdır. Ahiret kazancın da ayrıca muhafaza edilmektedir".

SEVDİĞİNİN İSMİNİ DEVAMLI SÖYLEMEK

 Kahire'de medfun bulunan evliyadan Muhammed Şüveymî "rahmetullahi aleyh" hazretlerinin yanına biri gelerek, kendisine yardımcı olmasını istedi ve çok yalvardı. Bu kimse, bir kadınla evlenmek istiyordu. O kadın ise bunu kabûl etmiyordu. Gelen kimsenin derdini dinleyen Şüveymî hazretleri, ona ıssız bir odayı göstererek "Buraya gir. Kapıyı kapat. Devamlı olarak, hiçbir şey düşünmeden sadece o kadının ismini söyle! Buna "himmet" denir ki, Allahü teala, himmet sahiplerinin dileğini mutlaka verir" buyurdu. O kimse, o kapalı odada gece-gündüz sevdiği kadının ismini tekrar etmeye devâm ederken, bir müddet geçtikten sonra kapı vuruldu. Kapıya kulak verdiğinde, sevdiği kadın şöyle diyordu: "Ben, sevdiğin kadınım. Senin için geldim. Kapıyı aç!" Adam bu kadının önceki hâlini, bir de şimdiki hâlini düşündü. Birden kalbi değişti. "Mâdem ki iş böyledir. Mâdem ki sevdiğine, ismini çok anmakla kavuşuluyor. O hâlde ben niye başka şeyler ile meşgûl oluyorum. Rabbimin ismini zikretmekle meşgûl olur, O'na ulaşmayı tercih ederim" diye düşündü. Kadını geri gönderip, kendisi Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olmaya başladı. Böyle beş gün devâm ettikten sonra kalb gözü açıldı ve evliyâlık yolunda ilerlemeye başladı.

Bu yazı toplam 460 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar