1. YAZARLAR

  2. Yaman ADAM

  3. Biraz İnsaf!
Yaman ADAM

Yaman ADAM

Yazarın Tüm Yazıları >

Biraz İnsaf!

A+A-
Sınır tanımaz/Aşırılıklar çağı/Doyumsuzluk çağı diye adlandırılan 20. Yüzyıl dosyasını kapatırken insanlık anlamsız bir kavganın içinde bilinçsizce boğuşuyor.
Kriterler, ölçüler, prensipler, etikler, kısacası insanlık ahlâkı rafa kaldırılmış durumda… Gerek dünyada gerekse ülkemizde siyasî ahlâktan nasiplenememiş yöneticilerin ve muhalefetlerin hırsa dayalı canhıraş kavgaları köklü inanç temellerine bağlı insanlığı da dönüşü olmayan ateş çukurlarına doğru sürüklemektedir.
Hz. Mevlâna(ks); “Allah(cc)’tan edep ve haya ihsan etmesini isteyelim. Zira edep ve hayadan yoksun olan, Allah(cc)’ın lütfuna da layık olamaz…” diyor.
Bir zamanlar dergâhlar edep mektepleri, medreseler ise ünivesite idi . Her yaşın ve her dersin olmazsa olmazı ‘edep’ti . Dergâh kapılarının hemen üst kısmındaki levhalarda dikkatleri çekecek şekilde “Edep Yâ Hû” yazardı…
Hani bir hikâye anlatılır ya:
Zamanının birinde bir hükümdar vezirine; “Tebaamdan bana Hızır Aleyhisselam' ı bulup getirecek bir kul var mıdır? Tiz araştırılsın!” der.
O günden tezi yok memleketin dört bir yanına tellallar salınır. Ancak kimsenin bu işe cesaret ettiği yoktur. Meğer devlet elinin erişemediği uzaklarda bir yerde çok fakir bir ihtiyar yaşarmış. Adamcağız uzun uzun düşündükten sonra “Eğer bazı şartlar öne sürerek bu işe talip olursam ahir-i ömrümde birkaç gün olsun bolluk ve refah yüzü görürüm. Hükümdarın tebaası olarak bizi arayıp sorduğu mu var? Bakarsın şansım yaver gider…” Deyip sarayın yolunu tutar. Hükümdar, ihtiyara kırk gün süre tanıyıp her tür isteğinin yerine getirilmesini ferman buyurur. İhtiyar, o kırk günde kendisi gibi fakir varsa yedirir, içirir, yardım ve ihsanda bulunur.
Kırkıncı gün gelince sarayın adamları kapıya dayanırlar ve “Buyur efendi, vakit geldi, gidiyoruz!” derler. Zavallı ihtiyar sayılı günler çok çabuk geçtiğini bilerek düşer önlerine.
Yolda yanlarına fakir bir derviş takılır ve “Ben de sizinle geleyim ve sarayı bir kez olsun göreyim” der ve birlikte çıkarlar huzura... Hükümdar, ihtiyara bakar; o hükümdara bakar. Ortada ne Hızır vardır, ne de mazeret… Adamcağız durumu tam anlatacakken hükümdar ateş püskürür vaziyette en büyük vezirine sorar:
“Efendi, söyle bakalım bu haddini bilmeze ne ceza verelim?”
“Hünkarım, bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp sürütelim.”
“Aslına huuu… Nesline huuu!” diye bir ses duyulur ihtiyarın yanına takılıp gelen fakir dervişten. Sultan sesini çıkarmaz ve ortanca vezirine sorar:
“Söyle bre vezir, bu densize ne yapalım?”
“Bu densizi keşkek edip leşini köpeklere yedirelim hünkârım!”
“Aslına huuu… Nesline huuu!” der yine fakir derviş. Padişah ona ters ters baktıktan sonra aynı soruyu küçük vezire sorar:
“De bakalım vezir, bu kendini bilmez küstaha ne yapalım?”
“Yüce sultanım. Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün sonuna yaklaşmış. Yoksulluk ve devletin ilgisizliği yüzünden bir yalana tevessül etmiş. Kaldı ki aldığı her kuruşu fakir fukaraya dağıttı. Affetmek büyüklük alametidir. Büyüklüğünüzü gösterip bağışlayıverseniz diyorum.”
“Aslına huuu… Nesline huuu!” der yine Derviş.
Padişah büyük bir hiddetle yerinden fırlar ve sesin geldiği yana dönerek;
“Bre sen kim olasın ve niçin hep aynı şeyi söyleyip durursun? Padişah huzurunda edep böyle mi olur?!”
Derviş hükümdarı saygıyla selamlar ve söze başlar:
“Haşmetlü, azametlü Sultanım! Senin büyük vezirinin babası katırcı idi, onun için ihtiyarı katırlara sürütmek istedi. Ortanca vezirinin babası keşkek dükkanı işletirdi. Etin artığını da köpeklere atardı. O da babasının yaptığını layık gördü bu ihtiyara. Şu küçük vezirine gelince. O asil bir vezir ailesinden gelmekte olduğundan vicdanı bu ihtiyara devlet himayesiyle yardım edilmesini arzuluyor; zira babasından da öyle görmüştür. Hepsinin sözleri, asıllarını ve fiillerini göstermektedir. Ben de o sebepten ‘Aslına huuu; nesline huuu!’ çekiyorum…”
Padişahın merakı iyice artar. Hayret içinde bu fakirin bütün bunları nereden bildiğini sorar:
“Peki derviş, sen kimsin?”
“Ya sen bugün kimi bekliyordun hünkarım?!” diye cevap verdikten sonra önce küçük veziri, ardından da kendini işaret ederek; “İşte vezir; işte Hızır!” deyip ortadan kaybolur…
Evet, bu hikâyeyi niye anlattık?
Herkes rahatını bozmadan, bedelini ödemeden hükümetten elindeki sihirli değnekle doyumsuzluğunu doyuracak, hayalini kandıracak, heva ve heveslerini tatmin edecek, ‘bana dokunmayan bin yaşasın’ mantığıyla bir şeyler bekliyor. Oysa herkes kapısının önünü temizlese bütün bir mahalle, bütün bir şehir ve neticede bütün bir ülke tertemiz olur. Öyleyse herkes çözümü kendinde aramalı ve bedelini ödemek için adım atmalı değil mi?
“Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsine yandığım cinsine çeker” diye boşuna mı demişler?
Biraz insaf!
Unutmayalım; nasıl yaşarsak, öyle idare olunuruz…
Allah(cc)’a emanet olunuz.
 
Bu yazı toplam 98 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.