1. HABERLER

  2. DÜNYA

  3. Birleşmiş Milletler'in kaderi
Birleşmiş Milletler'in kaderi

Birleşmiş Milletler'in kaderi

BM, ilk kurulduğu günden itibaren kritik tüm konularda işlevsizleşmiş ve sadece bir tek konuda, Kore müdahalesi dışında, hep yanlışlıkla işlemiş bir örgüt.

A+A-

Birleşmiş Milletler’in (BM) değeri ve işleyişi hep tartışma konusuydu. İlk kurulduğu günden itibaren kritik tüm konularda işlevsizleşmiş ve sadece bir tek konuda yanlışlıkla işlemiş bir örgüt. Kore müdahalesi dışında bir daha hep tıkanıklıklarıyla gündeme gelen BM bugün daha da anlamsız bir örgüt haline dönüşüyor.

ABD’nin 2003 Irak işgali öncesinde başlattığı süreç bugüne kadar geldi. ABD BM’yi o tarihte kendi işgal girişimini meşrulaştıran bir kurum olarak gördü. Colin Powell yalan olduğu çok belli olmasına rağmen kimyasal silah iddiasını dile getirdi fakat kimseyi inandıramadı. Buna rağmen Irak’ın işgali başladı ve ABD açıkça BM’yi önemsemediğini göstermiş oldu. O günden bugüne, bu tavır sürekli yükselişte. BM, Obama döneminde sanki önemseniyormuş gibi görünmesine rağmen, aslında hep göz ardı edildi. Sadece ABD’nin dünya siyasetinde ürettiği çözümsüzlük siyasetinin bir aracı olarak kullanıldı. Trump dönemi ise çok daha açık bir küstahlık ve umursamazlığa sahne oldu.

Obama döneminde çok saldırgan bir strateji izleyen ABD BM’ye araçsal da olsa bir rol biçebilirdi. BM olmasa da ona benzer uluslararası kurumlar, ABD’nin mevzilenme ve ABD’yi tüm diğer ülkelerin aleyhine kâra geçirme stratejisi çerçevesinde kullanıldı. Doğan uluslararası krizler, bu kurumlara transfer edilerek çözümsüzlüğe itildi. Ancak bunun da bir sınırı vardı. Mesela Suriye konusunda başlatılan Cenevre süreci tam da buna örnektir. Çözümsüzlük adına üretilen bu mekanizma, kendi görevini ifa etti. Fakat Amerikan tarafı artık bu gibi meseleleri böylesi uluslararası kurumlarda aldatmaca için bile olsa konuşamayacak kadar umursamaz hale geldi.

Bugün Trump, onu iktidara getiren toplum kesimleri ve Washington’daki siyasi elitlerin büyük çoğunluğu, bu tür uluslararası kurumları kullanmaya bile gerek olmadığını düşünür hale geldiler. Kudüs oylaması sırasında ABD’nin takındığı tavrı herkes hatırlayacaktır. ABD sadece birkaç küçük ülkeyi tehdit etme yoluna gitti. Ancak attığı adımı hayati bir meseleymiş gibi savunmaktan çok uzaktı ve dikkat edilecek olursa, mesele zaman içinde kapandı gitti. Benzer konular yine gündeme gelebilir. Ama ABD’nin tavrı yine benzer olacaktır. Çünkü burada alınacak sonuçların kendisine cari bir etkisi olmadığını düşünüyor.

Tam da bu nedenle, dünyanın geri kalan aktörleri için de BM içi boş bir kuruma dönüşüyor. Kimse artık burayı sonuç alınabilir bir mecra olarak görmüyor. Kimse artık buradan bir katma değer üretme gayretine girişmiyor. Bu da örgütün önemini daha da yitirmesi anlamına geliyor.

Ancak bu durum, ülkelerin BM gibi bir örgütün varlığını desteklemedikleri anlamına gelmesin. Aksine, uluslararası sistem içindeki zayıf aktörler bu tür örgütleri kendi haklarını arayabilecekleri zeminler olarak görür. Güçlüler öncelikle mümkünse bir meseleyi ikili müzakerede ve/veya güç kullanarak çözmek isterken, zayıflar meseleyi ikili yerine çoklu zeminlere ve hukuk zeminine taşımak ister. Mesela Amerikan gücünü kısıtlayamayacağını düşünen Avrupalı müttefikleri ikili görüşmelerde ABD’yle baş başa kalmak yerine, uluslararası bir kurumda diğer aktörlerin de temsil edildiği bir ortamda ABD’yle yüzleşmek isteyecektir. Müttefikleri gibi rakipleri de güçlü aktörü mümkünse öncelikle diplomatik müzakerelerle durdurmak isteyecektir.

Fakat bu izah da bu tür kurumların zayıflar lehine çalıştığı anlamına gelmesin. Aksine, bu kurumlar etkin biçimde kullanıldığında, zayıfları kontrol etmeye hizmet eden birer enstrüman haline dönüşür. Soğuk Savaş sonrasında ABD bu şansı gerçekten elde etmiş ve BM’yi de bu anlamda ilk örnek olayda ciddi şekilde harekete geçirebilmişti. Birinci Körfez Savaşı sırasında ABD BM’nin desteğini ve onayını almayı başarmıştı. Fakat yukarıda belirtildiği gibi 2003 Irak Savaşı’nda kendince hayal kırıklığına uğrayan ABD bu inancını yitirdi. BM’yi kendisinin sıkıştırılmak istendiği bir kurum olarak görme eğilimine girdi. Sadece BM’ye yönelik bir tavır olarak değil, tüm uluslararası kurumlara dair ABD böyle bir tutum geliştirdi.

Şimdi ortada trajik bir görüntü var: BM’de toplantılar yapılıyor; fakat BM’nin üstlendiği görev ve fonksiyonları yerine getirmediğini herkes biliyor. Doksanlı yıllarda da bu konu felsefi boyutlarıyla ele alınmıştı. Ancak o tartışmaların her birinde kullanılan dil gerçekçi değildi; söylenenler ümit niteliğindeydi. Kofi Annan gibi isimlerin yaptığı bu tartışma zaman zaman iyi niyet beyanından öte bir anlam ifade etmedi. Mesela zayıf ülkelerin daha fazla temsil edilmesine yönelik iddialar hep seslendirilmiş olmasına rağmen bunları kimse ciddiye almadı. Pratik karşılığı olmayan ama duyarlılık ifadesi şeklinde üretilmiş iddialar eleştirel ve inşacı gibi görünmesine rağmen aslında hep vakit kaybı oldu. Aslında bu tartışma Batılı başkentlerde ve Batılı üniversitelerde Batılı kalemlerce yapıldığı için, adalet arayışı bile son derece açık bir imaj çalışmasından ibaretti. Eleştirel teoriye dayanıyormuş gibi görünen liberal teorisyenler BM’deki adalet sorununu eleştiriyormuş gibi yaparken, aynı zamanda adaletsizliğin son derece doğal olduğunu kafalara kazımaktan başka iş yapmadılar. Hiçbiri liberal paradigmanın dışından konuşmadı, konuşamadı. Kendisini en eleştirel yaklaşımlar gibi sunanlar dahi, bazı dini grupların tartışmaya bile girilemeyecek kadar radikal oldukları ve mevcut “çağdaş ve evrensel” değerlere çok uzak oldukları, bu nedenle rasyonel bir zeminde münazaraya bile katılamayanların müzakerelerden men edilmesi gerektiği fikrini seslendirdi. Böylece liberal paradigmanın içinde olmayan tüm gruplar münazara ve müzakereden dışlanmış oldu. Bu da sözüm ona eleştirel bir çerçeveden yapıldı. Benzer şekilde üretilen post-kolonyal ve post-modern ne kadar yaklaşım varsa, hepsi zayıfların marjinalleşmesi dışında bir fikir üretemedi.

Teorik tartışmalar bu haliyle devam ederken pratikteki karşılık çok daha açıktı. BM hiçbir örnekte savunması beklenen değerleri savunmadı. Son Suriye örneği, demokrasi, insan hakları, kitle imha silahları gibi konularda nasıl da üç maymunu oynayabileceğini gösterdi. BM ne demokrasiye sahip çıktı ne insan haklarına. Suriye rejimi milyonlarca insanı canından ve malından ederken BM gözlerini ve kulaklarını kapattı. Defalarca kimyasal silah kullanılmasına rağmen kılı kıpırdamadı.

Sonuç ortada: Kimsenin BM’ye güveni kalmadı. Türkiye tam da bu çerçevede BM’ye yönelik çok sahici bir eleştiriyi dile getiriyor. BM Güvenlik Konseyi’nin yapısını merkeze alan bu eleştiri BM’nin tüm foyasını tek bir cümleye sıkıştırıyor. “Dünya beşten büyüktür” sözü yeni bir düzen arayışının mottosudur. Afrika’nın, Ortadoğu’nun temsil edilmediği bir dünya düzeninde istikrarı belli müddet sürdürebilirsiniz, ancak barış ve adaletten söz edemezsiniz.

BM Güvenlik Konseyi günümüzün gerçekliğini de yansıtmıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri artık yeni dünyanın sahipleri olamaz. Yepyeni güçlerin doğuşuna şahitlik ediyoruz. Birçok liberal düzen ezberi gözümüzün önünde bildiğimiz yerle bir oluyor. Artık bu deli gömleği bu dünyaya giydirilecek nitelikte değildir. Yeni bir uluslararası düzen ve yeni kurumlar fikrini sürekli gündemde tutmak lazım.

[İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın aynı zamanda SETA Strateji Araştırmaları direktörüdür]

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.