1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Biz fazla mı şımardık ne?…
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Biz fazla mı şımardık ne?…

A+A-
Yıl 1980, 12 Eylül sonrasında bir televizyon programı. Ordu, Fatsa’da çekim yapılıyor ve darbe öncesi orada yuvalanan terör örgütlerinin durumu hakkında halk ile röportaj gerçekleştiriliyor. Vatandaşın birine “Neden bu sol örgütlerle mücadele etmediniz?” diye sorulunca çok kısa ve anlamlı bir cevap geliyor “Eyi de gardaşım, var gücümüz yoktu ki…”. Çok anlamlı bulurum bu saf Anadolu insanının aynı safiyetteki cevabını ve dudağıma mahzun bir gülümseme yerleşir her hatırladığımda. O kadar çok şey ifade eder ki bana, bilhassa da ülkemin yakın tarihi ile ilgili.

Yıllarca bizi yöneten ve yönlendirenlere karşı hakikaten “var gücümüz yoktu” bu memlekette. Maalesef ülkeyi “vatanı için can vermeyi cana minnet bilenler” yönetmiyor, halk aşağılanıyor, hem ekmeğiyle, hem de değerleriyle acımasızca oynanıyor, milletin sahiplendiği ve kendinden bildiği iktidarların emek emek biriktirdiği bütçe ve mali kaynaklar her on yılda bir birilerine peşkeş çekiliyor, iktidarlar medya, sermaye, asker işbirliğiyle birkaç ayda planlanıp devreye sokulan darbelerle değiştiriliyor ve halk yine açlığa, sefalete ve belki de en kötüsü ümitsizliğe mahkûm ediliyordu.

Sonrasında ise bizden birileri yine bizlerin oyları ve teveccühleri ile işbaşına geldi. Bunlar, öncekilerden farklı olarak biraz daha tecrübelenmiş, darbelere karşı bağışıklık geliştirmiş, devleti ve enstrümanlarını daha iyi tanımış ve tanımlamış olmanın rahatlığı ile halkın maddi, manevi beklentilerini biraz da zamana yayarak karşılamaya muktedir olmuşlardı. Ancak kanaatim odur ki bu serbest ortam ve halkın iktidar nimetleri ile tanışmaya başlaması her birimizde “şımarıklığa” yol açmış ve dün bize reva görülenleri başkalarına “bazen de adaletsizce” reva görmeye başlamamıza vesile olmuştu. Artık dün ayağına giyecek çarık bulamayan Anadolu insanı, duble yollarda, lüks araçlarla seyahat eder olmuş, senede yirmi milyonun üzerinde insanımız iç hatlarda uçaklarla istediği yere ulaşır hâle gelmiş, en yoksulumuzun evinde her türlü elektronik cihaz, en düşkünümüzün çocuklarının cebinde son model cep telefonları bulunur duruma erişmiştik. Bu hâlin, bizleri kapitalist sistemin yanında hazır kıta getirdiği “kültür emperyalizminin” acınası kurbanları haline getirmesi çok da fazla zaman almamıştı. Refahla, malla, mülkle hazırlıksız ve alt yapısız tanışmanın bedeli de, ruhlarımızı besleyen asli kaynaklarımızdan hızla uzaklaşıp, şımarmanın cezası da ağır oldu. Elde edilen kuvvet ve kudret maalesef bize “güç, servet, şöhret ve şehvet” hırslarını besleyen bir canavar olarak geri döndü. Bazen bu gücü rakiplerimizi bertaraf etmek için kullanıyor olsak da ahlâki değerlerin çoktan unutulmuş ve bir dahaki “mazlum evreye” kadar rafa kaldırılmış olması en çok kendimize zarar verdi. Dücane Cündioğlu’nun veciz ifadesi ile “Şımardıysan, artık başka düşmana ihtiyacın kalmamış demektir” noktasında bir yere geldik. Bazılarının “güç zehirlenmesi” dediği de bu olsa gerekti.

Ahlâki değerler, insani duruşlar, hak ve adalet kavramları bir kez örselenmeye başladı mı artık gerisi maalesef çorap söküğü gibi gelmeye başlardı, nitekim öyle de oldu. Narsist bir ruh hali her birimize, başkalarının acısı ile hemhal olamama ve umursamama durumları hanelerimize hâkim oldu. Birey bazında yaşanan bu dejenerasyon elbette ki bu bireylerden oluşan grupların, siyasi yapıların ve cemaatlerin tarz ve icraatlarında da kendisini göstermeye başladı. Öyle bir noktaya geldik ki tam da Fudayl Bin Iyaz’ın;

“Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden,
Din de gitti, dünya da gitti elimizden”
sözlerinde ifadesini bulan bir hayat anlayışı iliklerimize kadar sirayet etti.

Kimileri bunu “taşralılık” olarak tarif etse de asıl problem ruhlarımızı diri tutan asli kaynaklara yüz çevirmiş olmamızdı. Öyle ki dün kınadıklarımızın hâlleriyle hâllenir olmuş, kendimizi yere göğe koymamaya, başkalarını ise beğenmemeye başlamıştık. Hani meşhur bir sözde de ifade edildiği gibi “Her kölenin rüyası, efendisi gibi olmaktır” derler ya, dün bize efendilik etmeye çalışanların o rezil halet-i ruhiyeleri içimize işlemeye başlamıştı. Bu güce erişmek için “efendi” bellediklerimize, kendilerini “dünyanın efendileri” olarak tanımlayanlara kulluk ederek “efendilik mertebelerinden” bir mertebe kapabilmek için kutsal bildiğimiz ne varsa ayaklarımızın altına alacak bir gözü kararmışlığa mahkûm olduk kolayca, “yem olmuştuk” kapitalizme kısaca. Oysaki “Âlemlere efendi olmanın tek yolu Âlemlerin Rabbi’ne kul olmaktan” geçiyordu da biz bunu çoktan unutmuş, gönüllerimizde O’nun ve Resulü’nün yerine çoktan başka ilahlar yerleştirmiştik, her ne kadar dillerimiz öyle söylemese de. Bir yandan hâşâ Allah’ı aldatmaya kalkarken, diğer yandan da aslında imtihan edilmek üzere emanet verilen geçici gücümüzü muhafaza etmek ve daha da artırmak için Allah ile aldatmaya dahi cüret ve cesaret eder hale gelmiştik. İşte “şımarıklık” tan kastım tam da buydu. Sonuç itibariyle, Allah’a inanıyorum, Peygamberimi seviyor ve O’nun izinden gidiyorum, dinimi yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum diye büyük büyük laflar eden bizlerin geldiğimiz nokta, düştüğümüz durum ve inananların birbirlerine reva gördükleri muamele ortada çok acı ve vahim bir şekilde durmaktadır. Hani “mü’minler ancak kardeştiler”, hani “Müslüman, müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu kimse” idi, hani “bizler birbirimizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamayacaktık”? Herkes ve her kesim aslında “Mü’min mü’minin aynasıdır” haberi mucibince birbirine aynalık yapmakta ve maalesef aynaya yansıyanlar hiç de iç açıcı görünmemektedir.

Tek kurtuluş yolumuz, önce imanımızı “Ey iman edenler, iman ediniz” haberi kutsisi gereği yeniden tazeleyerek asli kaynaklarımıza yüzümüzü bir daha geri çevirmemecesine dönmek ve o kaynakların bize emrettiği üstün ahlâki vasıflar ve erdemlerle hâllenmeyi şiar edinmek suretiyle hayatımızı anlamlı ve yaşanabilir hale getirmeye gayret etmek olmalıdır. Zira hep söylenen, ancak hep unuttuğumuz tek gerçek; gözlerimizi ve gönüllerimizi karartırcasına peşinden koştuğumuz dünyanın geçici, Rabb’imizin katında kıymete haiz olan ahiret yurdu ve hayatının ise kalıcı olduğudur.

 
Bu yazı toplam 39 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.