1. YAZARLAR

  2. Lütfi AYHAN

  3. Bulut Ağlar Yer Yeşerir
Lütfi AYHAN

Lütfi AYHAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Bulut Ağlar Yer Yeşerir

A+A-
Bulut Ağlar Yer Yeşerir

İnsanın en temel duygusudur hüzün. Adem babamızın Cennetten - dolayısı ile – sevginin, merhametin ve tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’tan- ayrılması ile çağlamaya başlayan bu coşkun ırmak, o gün bu gündür saf ve temiz gönüllerin en duru, en tatlı ve en bereketli meyvesi olmaya devam ediyor. Mevlana hazretlerinin deyimi ile “Gökler ağlamasaydı hiç kurak bozkırlar yeşerir miydi?” Hüznümüz ve onun türevi ve de tamamlayıcısı olan gözyaşımız olmasaydı, ruhumuz nasıl arınırdı kirlerden ve gaddarlığın o kopkoyu karanlığından. Gözyaşıdır ki yeşertir içimizdeki kurak çölleri. Gözyaşıdır ki dize getirir o bitmek ve tükenmek bilmeyen devasa hırsları ve arzuları.
BÜTÜN BEBEKLER DOĞRKEN AĞLAR
Daha doğarken ağlar bütün bebekler. Niçin? İlk öğrendiğimiz ve uyguladığımız eylemdir ağlamak ve gözyaşı dökmek. Ezelden ebede giden irade sahibi yolcunun (insanın) “gölgeler alemine” ilk geldiği anda ilk yaptığı iştir ağlamak ve gözyaşı dökmek. Bu yüzden O, duyguların en kıdemlisidir bu cihanda. Annelerin biricik yavrularından ayrılırken onlara verdikleri en güzel ve unutulmaz hediye bir damla gözyaşıdır. Allah hüzünle ve gözyaşı ile yapılan duaları daha makbul sayıyor. Ve Peygamberlerin padişahı şöyle buyurur bu konuda; “Ağlayın! Ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapın.” Ve yine buyurur; ” Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız.” Bu yüzdendir ki Peygamberlerden sonra yeryüzündeki en büyük insan olan Hz Ebubekir Sıddik’in akıttığı gözyaşlarından yüzünde izler oluşmuştu.
Yeni doğan bebeklerin lisanıdır ağlamak. Gariplerin şarkısıdır gözyaşı. İçerdeki kirleri dışarıya taşıyan bir postacıdır onun damlacıkları. Her yağmur yağışında gönüllerimizin huzura bürünmesinin sebebi sizce nedir? Atalarımızın rahmet dediği yağmur damlaları,  Allah’ın merhamet muştusunu getiren haberciler değil mi? 
BORCUNU ÖDEYEMEYEN MÜRŞİT
Bu konuyu Pirin güzel bir hikayesi ile tamamlayalım: “ Herkesin sevdiği saydığı ve güvendiği bir şeyh vardı. Zenginden alır fakire verirdi. Onun kapısına gelen boş dönmezdi. Genellikle zenginlerden borç alır ihtiyaç sahiplerine verirdi. Borcun günü yaklaşınca bir başka zenginden alır alacaklıya verirdi. Günler böyle geçti gitti. Devran döndü, gül soldu. Şeyhin ecel şerbetini içme zamanı yaklaştı. Yatağa düştü. Artık son anları yaklaşmıştı. Bunu duyan alacaklıları tekkeye üşüştüler ve paralarını istediler. Şeyh efendi, “yok” dedi. Alacaklılar; “ A başına toprak saçılasıca! Ver bizim paralarımızı” dediler. Durum çok kötü idi. Müritler üzgün, şeyh sessiz, alacaklılar kızgın… 
Dışardan bir ses geldi biraz sonra; “Helvacı! Güzel helvalarım var” Bu çocuk sesi şeyhin dikkatini çekti. “Gidin satın alın şu helvayı, dağıtın misafirlere” dedi. Pazarlık yapıldı üç akçeye satın alındı. Helvalar yendi, sular içildi. Çocuk helvaların parasını istedi. Şeyh, “Yok” dedi. Çocuk ağlamaya, misafirler homurdanmaya başladı. Çocuk öyle ağladı öyle hüzünlendi ki üç akçesi için, olsa o kadar olur. İşte bu anda şeyh bu fırsattan istifade ile ellerini duaya kaldırdı. Biraz sonra elinde bir tepsi ile bir meçhul kişi geldi. Tepsi de açıkta üç yüz altın ve bir çıkıda üç akçe vardı. Herkes şaşkın, herkes hayret içinde. Hepsi şeyhin eline uzattılar dudaklarını. “Nedir bu işin sırrı ey ulu kişi? “dediler. O iyiliklerin sultanı olan mübarek kişi buyurdu. “Şu çocuğun ağlaması. Şu masumun gözyaşları…” 
Koca Selçuklunun, kudretli Harzemşah’ın durduramadığı “Moğol kasırgasını” dindiren ve durduran merhamete ve gözyaşına her zamankinden daha fazla muhtacız bu günlerde. 
Bu yazı toplam 779 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.