1. YAZARLAR

  2. E. Reha KORKMAZ

  3. CAHİLLİĞİME VERİN...
E. Reha KORKMAZ

E. Reha KORKMAZ

E. Reha KORKMAZ
Yazarın Tüm Yazıları >

CAHİLLİĞİME VERİN...

A+A-

Yokluk çölünden varlık pazarına kefen almak telaşıyla gelmiş bir çıplaktır insan.
Mutasavvıflara göre, insanın bedeni arz, kemikleri dağ, ilikleri maden, iç boşluğu deniz, bağırsakları ırmak, içyağı batak, damarları akarsular, üns duygusu ümran ve medeniyet, vahşet duygusu harâbe, teneffüsü rüzgârların esmesi, söz söylemesi de gök gürültüsüne benzer.
İnsan Mevlânâ'ya göre melek ve hayvan arası bir varlıktır. Melekteki akıl, hayvandaki nefis ve şehvet, insanda aynı anda vardır. Bu yüzden insan hem hayra, hem de şerre yatkın bir varlıktır. Ya da bir başka ifadeyle insandaki ruh ve akıl melekle, nefis şeytanla, cesette hayvanla ortak vasıflardır.
İnsan-ı Kamil olmaktır asıl mesele. İnsanın kemâle ermesi için gönül aleminin olgunlaşması gerekir. Gönül olgunluğu ise; nefsin hoşlandığı şeyleri terk etmeyi, hoşlanmadığı çilelerle de terbiye olmayı gerektirir.
Şair ve mütefekkir Muhammed İkbal, bu gerçeği şu şekilde ifade eder:
“Bir gece, kütüphanemde bir güvenin, pervâneye (ışık etrafında dönen kelebeğe) şöyle dediğini duydum:
- İbn-i Sina'nın kitapları içine yerleştim. Farabi'nin eserlerini gördüm. Onların satırlarını kemirip durdum. Fakat bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın…”
Güvenin bu feryadına mukabil, yarı yanmış pervane güzel ve ince bir cevap verir:
“-Bak! Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım. Hayatı daha canlı kılan, muhabbetle çırpınıştır; hayatı kanatlandıran da aşk ateşiyle yanıştır!”
Demek ki yanmadan aydınlanmak ve aydınlatmak mümkün değildir. Bütün Hak dostları da Hak aşkıyla yanarak kemâle ermiş yüksek ruhlardır.
Niçin bunları yazdık ya da ne anlatmaya çalışıyoruz? İnsan mıdır aslolan yoksa insanı insan yapan özellikleri mi?
Gönülde pıhtılaşmış o kadar çok yara var ki…
Ne kadar kendinizi tutarsanız tutun, nefsiniz bir fırsatınızı bulup hataya sürükler sizi. Adına ister “bir anlık gaflet” deyin, ister “cahillik”…
Elinizden tutar uçurumun kenarına bırakır sizi. İster atlayın, ister geri dönün.
TRT 1'de yayınlanan Yedi Güzel Adam adlı dizide İnsan-ı Kamil şu şekilde tarif ediliyordu: “İnsan doğar can kazanır, büyür güç kazanır, gücünü ikrarından alır. İkrar verdiği kararlardır. Eğer kararında adaletli ise erdemli olur. Adaletinde kemali bulursa Kâmil olur. İşte o zaman Yunus Emre'nin dediği gibi canlar canını bulur. Ölse bile bedeni ölür ama o sonsuza dek yaşar. İnsan Kâmil olmazsa beşer denir. Beşer deri demek, ayağımıza giydiğimiz yemeni gibi. O sonsuza dek yaşayamaz. O yüzden beşer hep şaşar. Ona güç verecek ve yaşatacak şey eksiksiz adaletle alacağı kararlardır. Ancak o zaman insan olur. İnsanın sonsuza dek yaşaması içinde kendinin olmadığı tertemiz adaletle aldığı kararlara bağlıdır. İşte o zaman insan toprağın altında kalsa da ölmez. Hakka aşıktır çünkü.”
Bu konuşmanın sonunda can alıcı söz Yunus'un sözüdür: “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.”
Gelelim zahiri aleme…
Bu kadar maneviyatın ardından yalan dünyaya döndüğümüz anda nefsimizin oyuncağı olursak cahilliğimize verin.
Kurban olduğum Rabbimin verdiği serveti kendi malı zanneden, daha çok kazanmak için yasal olan ancak helal olmayan yolları tercih edenlerin dedikodusunun yapıp zülfi yâre dokunduysak cahilliğimize verin.
Haksızlığa uğradığımızı kulağımıza fısıldayan şeytanın dolduruşuna gelerek sû-izanda bulunmuşsak cahilliğimize verin.
Etrafındakilerin hatalarını görmezden gelerek sadece bizi kusurlu görenlerin kalbini kırmışsak cahilliğimize verin.
Üzerine alınma gibi bir hassasiyeti taşımayanlara anlayacağı dilden konuştuğumuz zaman incittiysek cahilliğimize verin.
Gözünün önündeki gerçekleri görmesi için at gözlüğünü çıkarttığınız insanlar nedense sizi kusurlu görürler. Bu her dönemde, her insanın başına gelebilecek bir gerçektir. Aslında haklıdırlar sizi kusurlu görmekte. Çünkü “kusur gören gözdedir” demiş Yunus. Çok ısrarcı olursak kusuru görmeyen gözler sizin kusurunuzu görüveriyorlar.
Yıpranırsınız…
Ve Necip Fazıl'ın dizeleri gelir aklınıza:
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal,
Hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal...
İşte bu yüzden hamallık en zor sanattır bu dünyada.
Son olarak, her fırsatta rahmetle andığımız Gazeteci Yazar N. Yalçın Dikilitaş'ın 2 Eylül1999 tarihinde Yeni Gazete'de yayınlanan ve birçoğumuzun ruh haline tercümanlık eden güzel bir yazısı ile sizlere bu hafta veda edelim:
“Yoğun gönül depremleri içerisindeyim şu sıralar. İnsan olmak adına, inanmak adına yoğun gönül depremleri içerisindeyim. Zaman zaman çözemediğim, zaman zaman anlayamadığım, “iki kere ikiler kemiriyor beynimi”. Nereye hangi soru işaretini, nereye hangi ünlemi koyacağımı bilemiyorum zaman zaman. Pencerenin kenarında bir erik ağacının dalı uzansın istiyorum. Bir küçük serçe konsun dalın üzerine. Ekmek ufalayalım serçe için pencerenin kenarına istiyorum. “Sebzeciii” diye bağırıyor adam. Arabası domates, üzüm, patlıcan, patates dolu. İçimden kızıyorum adama. Ama böyle bağırmadan sebzeleri satamayacağını düşünüyorum, kendime kızıyorum sonra da.
Canım sıkılıyor. Bir kaset koyuyorum teybe. Kasetteki şarkı bir hüzün yumağı olup tıkanıyor boğazıma sanki. Bilemiyorum kime, bilemiyorum niye. Bağırmak haykırmak istiyorum. Teypteki şarkı devam ediyor:
“Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek.”
Yaşadığım hicranlar, dizi dizi geçide başlıyor. Sonra yoğun bir özlem baskısı özlem sıkıntısı. Ardından, Hicran isimdeki o sarışın şarkıcı kadın geliyor aklıma. Şarkıcı Hicran'ın vuslat kıyılarından ne kadar uzak olabileceğini düşünüyorum. Acıyorum Hicran'a. Bir başka şarkı başlıyor teypte:
“Son ümidim de bitti. ”
Ümitlerin bitmesi. Ne kadar zor bir durum. Umut edememek, “belki”leri silivermek ne kadar zor bir durum. Suyu akmayan bir çeşmenin hüznü olmak ne kadar zor. Ben düşünüyorum kendi yalnızlığımda, büyük gönül kalabalıklarımı. Kendi mezarlıklarımda dolaşıyorum usulca. Her ümidimin başında Fatihalar okuyorum..
Her dostluğumun başında binlerce pişmanlık duyuyorum. Niye diyorum, neden diyorum. Bilemiyorum, niyelerin, nedenlerin cevaplarını. Çocukların sesleri geliyor sokaktan zaman zaman; ağlayanlar oluyor, sonra annelerinin öfkeli sesleri duyuluyor. Belki biri bisikletten düştü.
Ama benim hiç bisikletim olmadı ki çocukluğumda. Anama yalvarmalarımı hatırlıyorum,
“Anne n'olur benim bir bisikletim olması için de dua et.” Sonra annemin başındaki o bembeyaz tülbentle ve elindeki tespihle verdiği cevabı hatırlıyorum; “Tabi kuzum, eğer Allah (cc) kısmet ederse, duamızı kabul ederse, senin de bisikletin olur. ”
Sonra da sevgili annemin biraz merhamet, biraz şefkat, biraz da hüzünlü yüzümüze bakmasını.
Yaşadık öyle mi?. Belki.
Yanımda, belimde binlerce varlığın sıcaklığı, kulağımın dibinde binlerce sevgilinin nefesi varken. Bilmediğim binlerce dost elimden tutup beni böyle mevsimler ötesine taşırken. Ben benden habersizken ve ben beni ararken çaresiz, adını ne koyacağız bunun.
Yoğun gönül depremleri içerisindeyim şu sıralar. Bir uçsuz bucaksız köprü kurdum dünle bugün arasında, gidip gidip geliyorum. Dünde yakaladığımı bugün bulduklarımı dünlerde arıyorum. Ne dünler benimle, ne bugünler dört bir yanımda.
Yorgunum, hüzünlüyüm, bir tuhafım. Kulaklarımda avaz avaz bir deprem senfonisi.
Çıldıracağım

Bu yazı toplam 2340 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.