1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Çocuklar Ölür, Adamlar Ağlar
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Çocuklar Ölür, Adamlar Ağlar

A+A-
Birkaç gündür bomba sesleri duymuyorlardı dokuz yaşındaki Hüseyin ve iki küçük kardeşi, ara sıra tek tük otomatik silah sesleri gelse de uzaktan, ortalığa nispeten bir sessizlik hâkimdi. Şam’ın arka mahallelerinden birinde, bodrum katında kaldıkları apartmanın duvarları yıkık, moloz yığınına dönmüş arka bahçesinde kırık dökük oyuncakları ve boş mermi kovanlarıyla oyun oynamışlardı o gün de yıkımlardan, kandan, acıdan geriye kalan ufak neşeleriyle. Geçen yıl babaları ve ağabeylerini, üç ay önce de kendilerine sahip çıkan dayılarını kaybetmişlerdi katliamlarda. Anneleri Sümeyye her gün birkaç parça yiyecek ve yarım bidon su getirebilmek için saatlerce dolaşıyor, akşam karınlarına biraz yiyecek girerse şükrediyorlardı. O gün de kendilerini çok şanslı hissettiler, birkaç tane bayat somun ve çok az da olsa süt bulmuştu anneleri. Akşam süte doğrayıp ekmeklerini, yemeklerini yediler ve erkenden uyudular. 

Gecenin belirsiz bir vaktinde önce garip bir uğultu ve ıslık sesi gibi bir vınlama ile uyandı Hüseyin, birkaç saniye sonra da korkunç bir patlama sesi yankılandı harabenin duvarlarında. Küçücük ciğerleri alev solumaya başladı ardından, nasıl da yakıyordu, nasıl da içi kavruluyordu. Çaresizce etrafına bakındı, işte kardeşlerinden biri az ötede kaskatı kesilmiş, diğeri ise kıvranarak can çekişiyordu, sanki eli yüzü bembeyaz olmuş gibi gördü, ağzından köpükler geliyor, çırpınıyordu tek bir nefes alabilmek için. Sonra annesini gördü, yavrularına ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da kelime-i şahadet getiriyordu anacığı. Bir tek nefes için neleri vermezdi şimdi, tek bir nefes, ağzı, boğazı, ciğerleri kavrulmadan tek bir nefes. Heyhat, sadece kesik kesik azar azar, hani öldürmeyecek kadar yakıcı hava giriyordu ve her girişinde içini tel tel ayırıyor, körpecik ciğerlerini parça parça yakıp kavuruyordu. O sırada başucuna gelen annesine bir kez daha baktı çaresizce, “annem” demek istedi, sesi çıkmadı, yandı boğazı, “annem” diyemedi bir daha. Sadece annesinin telkini ile şahadet getirmek istedi, ona da sesi, nefesi yetmedi. Son bir kez baktı anacığının kanlı, gözü yaşlı, yaslı, acıyla kavrulan yüzüne ve işaret parmağını kaldırarak yukarıları gösterdi, küçücük başı anasının göğsüne düşüverdi Hüseyin’in. Köpükler içerisinde kalmış dudaklarına mahzun bir gülümseme yerleşti sonra, gözleri uzaklara takılıp kalmış gibiydi. “Şehadetim kutlu olsun annem, tıpkı babam gibi, abim gibi, dayım, kardeşlerim ve diğerleri gibi” diyordu sanki.

Kıyım korkunçtu, silahsız, savunmasız, hatta günahsız yüzlerce, binlerce masumun ruhları Rabbin meleklerine gülümser ve onların kucaklarında Rahmeti Rahmana kavuşurken, cansız bedenleri, solgun yüzleri ve hayata doyasıya bakamamış, açık kalmış gözleri ile insanlığa bir kez daha şöyle sesleniyorlardı “Bizim suçumuz, günahımız neydi de kopardınız bizi daha henüz adım attığımız hayattan ey zalimler, ey ruhsuzlar, ey insan müsveddeleri”. Her yerde can pazarı yaşanıyor, babalar, analar can çekişen, inleyen, çaresizce etrafa bakan yavrularına nefes olmaya çalışıyordu, haykırarak, ağlayarak, feryat ederek. Yezid’in izinden gidenler bir kez daha galip gelmiş, Hüseyin ve onun gibi binlerce masum da Hz. Hüseyin’in (ra) izinden Rablerine varmaya kanatlanmışlardı. Yezid’in yolunda gidenler müstakbel azaplarını artırmaya ne kadar da hevesliydiler sahi. 1332 sene önce de Yezid’in yolunda gidenler, onun izini takip edenler sayıca çok daha fazlaydı Hüseyin’inin (ra) yolunu takip edenlerden. Tıpkı bugün makam, mevki, saltanat, servet, hülâsa dünya ve dünyalık peşindeki, zalimlerin zulmünden korkan ve ses çıkaramayan ümmetin ekserisinin hâli gibi. Tıpkı bugün haktan, adaletten, doğrudan ve mazlumdan yana mertçe bir tavır konulmayışı gibi.

Diğer yandan birkaç yüz kilometre ötede bir meydanda can pazarı yaşanmıştı daha birkaç gün önce. Biz özgürlük istiyoruz, insan gibi yaşamak için, tercihlerimizin yok sayılmasına razı olmadığımızı tüm dünyaya haykırmak için silahsız, yıkımsız, zararsız bir eylemle kendimizi ifade etmek istiyoruz diyen on binlerce kişinin üzerine otomatik silahlar ölüm yağdırmıştı. Her yaştan yüzlerce insan keskin nişancılar tarafından başlarından, boyunlarından, göğüslerinden, sırtlarından vurularak öldürülmüş, bazılarının cenazelerinin alınmasına dahi izin verilmeden buldozerlerle ezilmiş ve çektikleri yetmiyormuşçasına yakılarak izleri yeryüzünden silinmek istenmişti. İçlerinden on yedi yaşlarında nur yüzlü Esma da sırtından vurulmuş ve asrın şehidelerinin sembolü, bu yüzyılın “Sümeyye”si olmuştu.

Evet, çocuklar ölmüştü ve ölmeye de devam ediyordu, zalimlerin namlularının ucunda, bombalarının altında. Kabil’le başlayan zulüm sarmalı her asırda artarak, katlanarak bugüne kadar gelmiş ve bugün özellikle İslam coğrafyasını kana bulamakta. Bütün bu zulüm ve vahşet karşısında analar, babalar, kardeşler, vefat edenlerin yakınları bir yana, insan olan, bir parça vicdanı, bir parça yüreği, bir parça insanlığı olan herkes bir yandan mücadele ederken diğer yandan da gözyaşlarına hâkim olamıyor elbette. Üzülmek, ağlamak, ağlayabilmek, acı çekmek insani, insana has özelliklerdir zira. Kim olursanız olun, nerede, ne konumda olursanız olun. Zira söylenir ya hani “kendi acını hissediyorsan canlısın, başkasının acısını hissedebiliyorsan İNSANSIN”. Ağlamak, hele hele beşikteki bebelerin, genç yaşta “gök ekini biçmiş gibi” hayattan koparılanların acılarına ağlamak insan işidir dolayısıyla, adam işidir, adam gibi adamlara hastır.
Üsâme b. Zeyd’in (ra) rivayetine göre Peygamberimizin (sa) kızı Zeynep babasına haber göndererek evladım ölüyor diye yanına davet ediyor. Hz. Peygamber de kızına selâm yollayarak: “Allah’ın aldığı ve verdiği her şey Allah’a aittir. Her şey Allah katında belirlenmiş bir müddet, bir ömür iledir. Binâenaleyh ey kızım, sabret ve bu sabrın Allah yanında sevabı olduğunu hatırla” diye cevap yolluyor. Bu defa Zeynep, Efendimiz’in (sa) israrla gelmesini talep ediyor. Bu haber üzerine yanında bazı sahabeleriyle birlikte Zeyneb’in evine gelen Resûlullah’ın ku¬cağına çocuk veriliyor ve çocuğun canının gidip gelmekte olduğunu görünce Resûlullah’ın gözlerinden yaşlar boşanıyor. Sa’d b. Ubâde: “Yâ Resûlullah, bu yaş, bu ağlayış nedir?” diye sorunca Resûlullah (sa) da şöyle cevap veriyor: “Bu gözyaşı, bir rahmettir ki, Allah onu kullarının gönülleri içine koymuştur. Allah ancak kullarından merhametli olanlara merhamet ihsan eder.” Şimdi birilerinin acılarını, gözyaşlarını yargılarken bir kez daha düşünelim dilerseniz. Merhametli olanlar ancak başkalarının derdiyle dertlenir ve acısıyla acı çeker, masumlar için gözünden yaşlar süzülür ve sonuç olarak ÇOCUKLAR ÖLÜR İSE, ADAMLAR AĞLAR.
 
Bu yazı toplam 129 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.