1. YAZARLAR

  2. Dilek Bülbül

  3. Darülaceze: Düşkünler Evi
Dilek Bülbül

Dilek Bülbül

Yazarın Tüm Yazıları >

Darülaceze: Düşkünler Evi

A+A-

Kelime anlamı itibariyle acizler yurdu, düşkün ve kimsesizlerin barındığı yer anlamına gelmektedir. Bu nedenle bu haftaki yazımı daha hayatın içinden almaya çalıştım.
    Darülaceze’nin kuruluşu II. Abdülhamit dönemine tarihlenir. Padişah, dönemin sadrazamı olan Halil Rıfat Paşa’ya bir “düşkünler evi” yaptırmak istediğinden bahseder ve çalışmalara hemen başlanılmasını emreder. Bunun üzerine ilk para yardımı padişah tarafından yapılır ve inşaata başlanır. Sadece padişahın desteğiyle değil; çeşitli kurum ve kuruluşların yardımı ve tabi ki sadrazamın bir kaç kıymetli eşyasını satarak bulunduğu bağış ile 31 Ocak 1896’da hizmete açılır. Müessese bir erkek ve bir kadın hamamı, altı aceze, iki hastane, mutfak, çamaşırhane, çocuk yuvası, yetimhane, cami ve kiliseden oluşan bir kompleks halindedir. Burası yıllarca toplumdaki kimsesiz ve bakıma muhtaç insanların önemli bir sığınağı haline gelmiştir. Küçük çocuklar bir meslek edinmek üzere eğitilirken yaşlılar da geri kalan ömürlerini huzur içerisinde geçirmek için buraya alınmıştır. Zaman içerisinde çocuk yuvası, huzur evi vs. gibi isimler alarak birbirinden ayrılmış ve ihtiyaca göre yaygınlık kazanmıştır. Fakat günümüzde “darülaceze” denildiğinde genelde akla huzur evleri gelmektedir.  
    Huzur demişken;
    Vakit buldukça severek gittiğim Huzur (!) evinde bir teyzem var. Yaşlıların içinde en huzur dolu olanı ve civelekcesi… Huzur dolu olmasının nedeni sanırım yan binadaki erkek kısmında eşinin olması ve gün içinde eşiyle hasbihal edebilmesi. Ziyaretlerimde genelde hoş sohbet etsek de ara sıra çocuklarından bahsettiği de olur. Ben sormadıkça da anlatmaz zaten. Çocuklarının ilgisizliği ve yaşlarının ilerlemesiyle bakıma muhtaç olmaları onların buraya yerleşmesine sebep olmuştu. Bir gün sohbet esnasında: “Oğlum var diye övünme, kızım var diye sevinme. Dünyada hiçbir şey sebepsiz değil” demişti ve devamında ekledi: “Ben kimin ahını aldım ki acaba?” diye bana sordu. Ne kadar çileli bir hayat yaşadığını daha öncesinde de anlatmıştı ve aslında tipik fedakâr Anadolu kadınlarından biriydi. Döndüm: “Bazen ah almazsın ama kaderindir yaşarsın. Çünkü; iyiliğinle sınanırsın ve kimseye yaranamazsın”. Sonra yüreğini ferahlatmak için devam ettim: “Belki sen değil de onlar ağır bir imtihana tabii tutulmuştur. Peygamber Efendimiz kim ki anne ve babasına yetişip de onlar ihtiyarladığı halde onların gönlünü kazanarak cennete giremezse o kimsenin burnu yerde sürtülsün diye lanet etmemiş miydi? Eden kendine eder, yapan bulur ve çeker” deyip sarıldım. Vedalaşırken: “Yine gel beni burada sahipsiz koyma” dedi.
    Neticede kundak içerisinde cami avlusuna bırakılan bir bebekle, çaresizlik içinde bırakılan bir anne-babanın hiçbir farkı yoktur. Her ikisi de bakıma muhtaçtır yani; düşkündür. Anladık mı şimdi adının neden “düşkünler evi” olduğunu… 
    
 

Bu yazı toplam 898 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar