1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Değdi mi hiç kardeşlerim?...
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Değdi mi hiç kardeşlerim?...

A+A-
Güzel ülkemde on yıllarımız “öğretilmiş çaresizlik” duygusunu yoğun bir şekilde yaşayarak geçip gitti. Öyle ya, biz zaten eziktik, yenilmiştik, geriydik, cahildik, yobazdık, kaba-sabaydık. Türk filmlerinden öğrenmeliydik çatalı, kaşığı, bıçağı tabağın hangi tarafına koyacağımızı veya başımızı dik tutabilmenin, ancak üzerine kitap koyup düz bir çizgide yürüyerek mümkün olduğunu. Kitabı okumaya gerek yoktu zaten, bunun yerine ya başımıza koyup yürüyerek öykündük batılılara çaresizce ya da kitapla olan ilişkimizi kutsal kitabımızı süslü kılıflara hapsedip duvara “asarak” sürdürdük.

Dünümüzü öylesine unutturdular ki bize; şanlı tarihimizden ve kadim medeniyetimizden geriye sadece bir “kızıl sultan”, bir “hain ve korkak padişah”, kırık dökük bir “Bandırma vapuru” ve zillet kalmıştı. O halde başımızı yeniden dik tutabilmemiz, batılılar karşısında ezilmeden durabilmemiz için her türlüsünden şapkalar takmalı, harflerimizi ve alfabemizi değiştirip geçmişimizle olan tüm bağlarımızı kopartmalı, ölçü birimlerimizi değiştirmeli, dans etmeli, içki içmeli, her türlü müptezelliği mübah görmeli, kısalan eteklerde “devrimi” yaşamalı ve taçlandırmalıydık çılgınca. Böyle yaparsak ancak “muasır medeniyetler seviyesine” erişecek, ezik, biçare olmaktan kurtulacaktık. Nitekim oldu da, başardık sonunda ve tüm değerlerinden ve elbiselerinden soyundurduğumuz Keriman Halis önce 1932 de “Cumhuriyet Gazetesi” nin düzenlediği “güzellik!” yarışmasında Türkiye birincisi, ardından Belçika’da “dünya güzeli!” seçildi. Jüri başkanının “İşte Müslüman Türk kızı mayosu ile karşımızda arz-ı endam ediyor, artık onlar da bizim gibi oldular” sevinci ve kadeh kaldırışı yankılandı yıllarca hafızalarımızda. Böylece yükseldiğimiz seviyede başımız göğe ermiş, dünya bizi o kadar kabullenmişti ki çıplaklığımızı dahi olabildiğince cömertçe ödüllendirmişti.

Sonra yıllar yılları kovaladı. Rahmetli Üstadın da dediği gibi;
“Cemiyet ah cemiyet, yok edilen ruhiyle,
Ve cemiyet, cemiyet yok eden güruhiyle…”
seviyesizliğinden, O ve O’nun gibi fikir çilekeşlerinin mücadeleleri sonucu bataklıkta güllerin açmaya başladığı günlere eriştik. Toplum yeniden kendine gelmeye başladı, atılan tohumlar yeşermeye durdu. “Önce insan, önce kul, önce ahlâk ve her daim adalet” diyen serdengeçtiler milletimizin örselenen değerleriyle yeniden buluşmasına yollar açtılar. Üzeri kalın örtülerle, küllerle örtülen özüne kavuşmaya başlayan insanımız yıllardır “kafasına vurula vurula öğretilen çaresizliğini” adeta bir kirli yorgan gibi üzerinden atarak özgüvenini kazanmaya, bir yandan tarihi ve geçmişi ile barışırken diğer yandan da o geçmişin omuzlarına yüklediği kadim mesuliyetlerle yüzleşmeye başladı. Artık çalışıyor, üretiyor, kalkınıyor, okuyor, yazıyor, dünyaya açılıyor ve “ben de varım bu oyunda Ey Ahali” demeye başlıyordu. Mazlumlara yardım elini uzatan, onların ümidi olan bir ülke haline geliyorduk tam da…

Amma velâkin, bu durum içeride ve dışarıda birilerinin hoşuna gitmedi. Biz kimdik ki kendi ayaklarımızın üzerinde duracak, dünyanın en azılı, tescilli zalimlerine, terör devletine “One minute” diyecek, Birleşmiş Milletlerin kararlarını veto yetkisine sahip olan beş ülkesine “Dünya beşten büyüktür” diye kafa tutma cesareti gösterecek, zilletten izzete terfi edecektik. Her zamanki oyunları ve düzenleri ile geldiler üstümüze. Birilerinin “şahsi veya topluluk menfaatleri müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhit edilmişti” yeniden. İçimizden vurdular, can evimizden hançerlediler sinemizi. Belimize inen baltanın sapı bizdendi yine maalesef. Yaralı kartalın dediği gibi “kalbimize saplanan okun ucundaki tüyler kardeşlerimizin kanadındandı”. Oysaki dost bilmiştik, dost bellemiştik herkesi, birbirini sevmeye ilahi takdir gereği mecbur kardeşlerdik biz. Hiç hatırlamak istememiş, hiç de konduramamıştık eskilerin sözünü üzerimize; “Bazıları gibi dostu olanın, düşmana ihtiyacı yok” demişlerdi de inanmamıştık.

Şimdi tüm safiyetimle ve iyi niyetimle soruyorum kardeşlerime; Değdi mi ha, değdi mi ülkemize diz çöktürdüğünüze? Değdi mi yalanlara, dolanlara, iftiralara, adaletsizce yükselip makam, mevki elde etmelere, mahremiyetlere göz, kulak uzatmaya, insanların gizli hallerini araştırmaya, mazlumlara giden yardımları bile “uluslar arası teröre destek” yalan ve iftiraları ile dünyaya yaymaya? Değdi mi on yılda merkez bankasında ancak birikebilen meblağın kırk günde birilerine peşkeş çekilmesine ve halkımızın fakirleştirilmesine? Yahu siz kimin hesabına çalışıyorsunuz? Her şey bir yana, on yıllardır aynı yolda beraber yürüdüğünüz insanları ne uğruna yarı yolda bıraktınız? Yoksa baştan beri bu birliktelik “onlara sadece gideceğiniz yere kadar eşlik etmenin” ötesinde bir şey değil miydi? Değdi mi size her şeyiyle destek olan, yarım lokmasını dahi bölerek verenleri düşürdüğünüz mahcubiyete? Bunun hesabını size samimiyetle gönül veren, her türlü fedakârlıkta bulunan insanlara nasıl izah edebileceksiniz? Hepsinin ötesinde; Allah’a nasıl hesap vereceksiniz? Kim size neyi vaat etti de bu kadar gözünüz karardı? Kim, sizi neyle tehdit etti ise söyleyin birlikte savaşalım o şer güçlerle. Devletin yönetimi ile ilgili hiçbir risk almayanların, bu süreçte el bebek gül bebek büyüyen ve büyütülenlerin (ki bunu asla doğru ve adaletli bulmuyorum) devletin ve milletin istikbalini ve istiklâlini bu denli hoyratça ve fütursuzca riske atmasını değer miydi? Yazık, yazık, yazık oldu, size de, size inanan ve destekleyenlere de, milletimiz ve ülkemize de. Umarım bir an önce bu hatalarınızdan vazgeçer ve hem tövbe eder, hem de milletimizden özür dilersiniz. Ama önce işe içinizde yuvalanıp da “dişlerinizi, dişlerimizi kıran pirincin içindeki beyaz taşları ayıklamakla” başlamalısınız kanaatimce.

Her kim olursa olsun milletin emanetine ihanet edenler de, harama el uzatanlar da, milletin iyi niyet ve samimiyetini, himmet ve gayretini pervasızca çarçur edenler de, devlet içinde devlet olmaya çalışanlar da mahşerde zaten kaçınılmaz olan ilahî adalet karşısında hesap vermeden önce bu dünyada milletin ve adaletin önünde hesap vermelidir. Asla unutmamamız gereken ilahî düsturu bir kez daha tazeleyelim gönüllerimizde “Siz kendi hakkınızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah sizin hakkınızdaki hükmünü değiştirmeyecektir”.

Herkes bir kez daha bilsin ve anlasın ki; bizim devlet geleneğimiz ve milletimizin iradesi bunları aşmaya yetecek güç ve kudrettedir. Tarihteki tecrübelerimiz buna delil ve şahittir. Bu asil ve necip millet, bazı kardeşlerimizi menfaat ve emellerine alet ederek ülkemizdeki huzur, kalkınma ve güveni hedef alan güçleri bertaraf edecek, onları tutan ve oynatan ipleri kopartacak güç ve kararlılıktadır. Biz düştüğümüz, diz üstü çökertildiğimiz yerden kalkmasını da, yeniden başımızı dimdik tutacak, dünyanın mazlum milletlerine ümit olacak kadar doğrulmasını da biliriz Allah’ın izniyle. İnanmayan varsa, dönsün tarihimize ve bilhassa “İstiklâl Harbimize” bir baksın…
 
Bu yazı toplam 57 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.