1. YAZARLAR

  2. Yaman ADAM

  3. DEĞİRMENE SU TAŞIMAK
Yaman ADAM

Yaman ADAM

Yazarın Tüm Yazıları >

DEĞİRMENE SU TAŞIMAK

A+A-
Darbeler, baskılar, “halka rağmen halka karşı” zulmün miladı olarak hatırlanan 12 Eylül; “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” sözünün tekerrürüyle aynı zamanda sivil inisiyatifin yani halkın zorbalara karşı “Yeter, söz milletin!” dediği 12 Eylül referandumunun da yıldönümü olarak hafızalarda yerini aldı ve tarihe kayıt düşüldü.
Şerif Mardin’in; eğitimle ilgili olarak Doğu ile Batı kıyaslamasında “Öğretmen imama karşı yenilmiştir” dediği gibi bugün de gelinen noktada siyasî alanda şunu söyleyebiliriz: “Postal, çarığa karşı yenilmiştir.”
Zoraki yolculuğumuz ise hâlâ katı, yapay, küresel sömürü esasına dayalı kutsal kurumların koordineli işleyişleri arasında devam ediyor.
Meselâ; bulunduğunuz şehrin bir ucunda herhangi bir kurumla işiniz var. Sizden şehrin diğer bir ucundaki başka bir kurumdan bir önceki kurumla hiç alakası olmayan bir belge istenir. Oysa günümüz teknolojisinde bu iş on saniyelik bir iştir. Aynı kurum, bu sizden istenen belgeyi kimlik numaranızı internete girerek birkaç saniyede elde edebilir. Ama yok, siz o belgeyi alabilmek için şansınız yaver giderse yarım gününüzü harcayacaksınız, gidiş geliş masrafı yapacaksınız ve o kurumun derneğine ya da vakfına bağış adı altında veya harç yaftasıyla haraç ödedikten sonra hiç de lazım olmayan o belgeyi alabileceksiniz.
Yaşadığımız ülkenin bütün kurumları tabiatına uygun olarak parasal/küresel bir sömürü sisteminin odak noktaları, karakolları gibidir. Küresel bir avuç soyguncuya ve bozguncuya hizmet eder. Bu kurumların başında ya da bürokrasisinde bulunanların sizden veya başkalarından olmaları sonucu değiştirmiyor. Başkaları zulmederek soyarlar, gasp ederler, cebren ve hile ile alırlar; sizden olanlara da gülümseyerek soyulursunuz. Netice hep aynıdır. Sistemin dişlileri belirli bir düzenekte çalışırlar. Her biri diğerine bağlıdır. Ters bir hareket yapamazsınız; yapmaya kalkarsanız dişiniz/dişliniz kırılır ve oyun dışı bırakılırsınız. Oysa o oyuna girebilmek, o dişlinin başına geçebilmek için ömrünüzün en güzel günlerini yine bu sistemin eğitim kurumlarında, dershanelerinde, sınavlarında geçirdiniz; bir sürü boş bilgiyi ezberlediniz ve on binlerce kişiyi geride bırakarak yarışı kazandınız, barajı aştınız, kontenjana girebildiniz ve oyuna dâhil edildiniz...
Mecbursunuz oyunu kuralına göre oynamaya… Ta ki, sömürü ve zulüm sistemin kendisi değişinceye kadar…
Artık yaptığınız iş, sizin inancınız olmuştur. Sıradandır ve sorgulama gereği de duymazsınız. Sallarsınız başınızı, alırsınız maaşınızı… Müslüman olduğunuzu, Allah'a (cc) ve Peygamber(sav)’ine inandığınızı, namaz kıldığınızı, oruç tuttuğunuzu, zekât verdiğinizi, emekli olunca da hacca gittiğinizi/gideceğinizi ve en vahimi de anlamını bir kere bile idrak etmeden/edemeden bir ömür “Lâ ilâhe illallah” dediğinizi; son nefesinizde de diyebileceğinizi ümit ederek bu değirmene su taşırsınız. Oysa “lâ ilâhe” derken aslında kabul etmediğiniz, reddettiğiniz, elinizin tersiyle arkanıza attığınız “lâ ilâheler” in, -statünüze göre- bir ömür borazanlığını, hademeliğini, tetikçiliğini, sözcülüğünü, kısacası kulluğunu yapmışsınızdır. Şeklen ittikleriniz, aslen efendinizdir. Piramidin tepesindekilere kulluk etmişsinizdir. Aslen tapmanız gereken de şekilde kalkmıştır. Hayatınızın bir süsü, aksesuarı olmuştur. Ramazanda oruç tutarsınız, teravih kılarsınız; başınızdakiler meydanlara, ekranlara cambazlar, hokkabazlar, soytarılar, sanatçılar(!) getirirler, onlarla eğlenir, tartıştıkları konularla bilgilenir(!), hoşça vakit geçirirsiniz; bayram gelince de bayram namazına gidersiniz. Misafirlerinize marka şekerler, tatlılar, colalar ikram edersiniz. Ama hiçbir zaman “illallah”ı hayatınıza hâkim kılma fırsatını yakalayamazsınız. Çünkü değirmene su taşıma göreviniz devam etmektedir. Bu aksesuarlar sadece bir avunma, savunma, mazeret belirtme, teselli bâb’ından garnitürler olmuştur hayatınıza...
Kitabınızı hatimler inersiniz; ama tamamını yaşayamazsınız, hayat kitabı, kılavuzu, yapamazsınız. Hayatınızı, yaşantınızı kazandığınızı sandığınız paraya endekslemişsinizdir. Kılavuzunuz paradır. Dolayısıyla –siz farkında değilsinizdir; ama- taptığınız da paradır, “İllallah”ınız da paradır. Para bir aracı olduğuna göre aslında parayı yaratanlar, parayı yönetenler, para politikası uygulayanlardır taptıklarınız.
Kimdir bunlar? diye onları sorgulamak aklınızın ucundan bile geçmemiştir.
Merhum Şair Üstat Necip Fazıl’ın;
“Allah’ın bir pulunu bekleye dursun on kul
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul,
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa…”
Dediği gibi dünya zenginliğinin yüzde 40’ı, piramidin tepesinde oturan dünya nüfusunun yüzde 1’nin elinde…
Ve piramidin tepesinde oturanların gözü önünde her gün 35 bin çocuk yoksulluk ve önlenebilir hastalıklardan ölmüş/öldü/ölüyor/ölecek...
Dünya nüfusunun yüzde 50’si günde bir dolarla yaşamaya çalışıyor.
Bunun anlamı da her gün 35 bin çocuğun vebali ve 3,5 milyar insanın âhı omuzlarımıza yükleniyor.
Farkında mıyız?
Her an, el’an su taşıdığımız bu değirmenin çarpık sitemi size garip gelmiyor mu?
Hani “Komşusu aç iken tok yatan gerçek mü’min olamaz”dı?
Bir Ramazanlık değil, kıyamete kadar komşuluğumuz…
Çünkü yolculuğumuz ve komşuluğumuz devam edecek; ta ki, hesap gününe kadar.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen İbrahim’i yakacak ateşe su taşıyan karınca misali çırpınan resmî ve sivil toplum kuruluşlarına, vakıflara, derneklere ve hayırsever halkımıza katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.
 
 
 
 
  
Bu yazı toplam 466 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.