1. YAZARLAR

  2. Murat KARAKOYUNLU

  3. Devlet Ahlakı
Murat KARAKOYUNLU

Murat KARAKOYUNLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Devlet Ahlakı

A+A-
90lı yılların sonunda Amerikan Savunma Bakanlığına bağlı bir yayın organı olan Foreign Policy dergisinde çıkan bir harita dikkat çekmekteydi. O tarihte çok önemsenmese de bu harita, pekçok stratejist tarafından, ilerde değerlendirilmek üzere bir köşeye konuldu. Ortadoğu’nun bugününü şekillendiren bu haritayı yeniden hatırlamak bölgedeki gelişmeleri değerlendirmek açısından önemlidir.
Bölge coğrafyasını baştan sona değiştiren bu haritada Ortadoğu, Suriye’den Suudi Arabistan’a Irak’tan Türkiye’ye, İran’dan, Yemen ve Lübnan’a kadar pekçok ülkenin sınırlarını yeniden dizayn etmektedir. Bu dizayn Ortadoğu için bitmeyecek yeni bir kan gölü kaynağının da habercisidir.

Ortadoğu coğrafyasındaki aidiyetleri, tarih boyutta gündem olmamış olan Araplar; Emeviler ve Abbasiler dönemi dışında hiçbir zaman bölgeyi yönetme ihtiyacı hissetmemiş, bir döneme kadar kısmi küçük idareler bulunsa da; çoğunlukla Selçuklular, Memlüklüler ve de Osmanlı’ların yönetiminde yaşamıştır.

1800’lü yılların başında bölgede açılan misyoner okullarının etkisiyle Hristiyan Araplar üzerinde başlayan milliyetçilik söylemleri, 1900’lü yıllarda Müslüman Araplara da sıçramış, Al Fatat adıyla Fransa’da
başlayan Arap Milliyetçiliği söylemi, o tarihten sonra kötü giden herşeyin sebebi olarak Türklerin gösterildiği dile dönüştürülerek bir dönem için kullanılmış, daha sonra çok da geçerli olmayan bir argüman
olarak bırakılmıştır. Öyle ki 22 ayrı Arap ülkesinin birleşmesiyle kurulan Arap Birliği örgütü ile şimdiye kadar İsrail karşısında dahi ortak hareket edememiş olan milliyetçi yapının bugün için yeni bir sürece
doğru evrildiği görülmektedir. Arap ülkeleri kıpırdanmaktadır.

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı, halihazırda pekçok yerde karşımıza çıkan İslam Ordusu yapılanması ve benzer gelişmeler, Coğrafya ülkeleri açısından olayın ciddiyetinin
farkedilmeye başlandığını göstermektedir.

Bu noktada bölgedeki gelişmelerin bayraktarlığını yapan ve aslında tehdidi en yakın hisseden ülkelerden biri olan Suudi Arabistan’a dikkat etmek gerekiyor. İçerisinden Mekke ve Medine gibi şehir
devletlerinin de çıkarılarak parçalanması planlanan Suudi Arabistan’ın, mevcut devlet kültürü, örgütlenme becerisi ve diplomasi geleneği ile gelişmelere karşı tek başına direniş gösterebileceğini ummak
yanıltıcıdır. Zira Suud diplomasi ve savunma kültürü, ABD ve Batı diplomasisi ile baş edebilecek güç ve kabiliyette değildir.

ABD’nin, eski düşman İran ile olan ilişkilerini revize ettikten sonra, bölgede yeni dengeler oluşturmaya başlaması ve bu anlamda terör kartı ile sıkıştırmak için bu kez Suud yönetiminin üstüne gitmeye
başlaması, önemlidir. Nitekim ABD kongresinde sunulan ve 11 Eylül saldırılarının azmettiricisinin S.Arabistan olduğuna ilişkin kararı içeren yasa tasarısı, ABD’nin uluslararası
camiada Suud yönetimini sıkıştırmak için attığı ilk adımdır
. Suud yönetimi, 750 Milyar $’lık ABD menkullerini, satışa çıkarabileceğini iddia ederek bu tehdidi şavuşturmaya çalışmışsa da; bu
hamlenin ABD karşısında bir işe yaramayacağı mutlaktır. Zira ABD elindeki bu 11 Eylül kartını, Türkiye için kullanılan Ermeni soykırımının kabulü kartı gibi sürekli ısıtılarak kullanılmaya devam edecektir.
Üstelik ABD’nin Suudi yönetimi üzerindeki tek hamlesinin bu olmayacağını tahmin etmek de zor değildir.

Bu noktada Türkiye’nin durumunu iyi değerlendirmek gerekir. Şii İran ve Vahabi Arabistan arasında bir çimento olması gereken Türkiye’nin devlet geleneği, coğrafi gücü ve siyasi yapısı, bölgesel direnişi
yönlendirmek için önemli bir güç olmalıdır. Erdoğan’ın İİK’de yapmış olduğu mezhep ayrıştırmasının tehlikelerine ilişkin konuşma, bu açıdan değerlendirildiğinde daha da önemlidir.

Bugünden sonra geçtiğimiz yazıda İran üzerinden yapılacağını söylediğimiz kara propaganda tehlikesinin S. Arabistan üzerinden yapılacağına da dikkat çekmek gerekir. Zaten ülkede, hali hazırda
palazlanmayı bekleyen “Zalim Suud Rejimi” söylemi her daim beklemektedir. Ne var ki bu söylemlerin peşinden gitmek şu dönem için doğru değildir.

Herşeyden evvel Türkiye, devletlerin yönetim biçimi ile ilgilenmek hastalığından uzaklaşmalıdır. Bir kere her ne kadar günümüz için en iyi yönetim biçimi olarak görülse de, demokrasi, de kemale ermiş bir yönetim biçimi değildir. Ayrıca bizim için aslolan devletler arası ilişkilerdir. O sebeple toplumsal ahlaki değerlerimizin bir bütünü olan menfaatlerimizi korumak ve bu manada bir dış politika bilinci oluşturmak başarısına erişmiş bulunan Türkiye’nin, olası ayrıştırmalardan uzak durmasında yarar vardır.

Bilinmelidir ki dış politikada göz önüne alınması gereken esas devlet ahlakını gözetmektir ki; reel politika da bu, menfaatlerle şekillenir.   
Bu yazı toplam 153 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.