1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. 'Eğitim'i medyaya devrettik, 'Öğretim'e devam...
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

'Eğitim'i medyaya devrettik, 'Öğretim'e devam...

A+A-
"Eğitim evde, ailede başlar” denilirdi bir zamanlar hatırlar mısınız? Anne-baba idi ilk öğretmenlerimiz, geniş ailelerde dede, babaanne veya anneanneler de katılırdı sürece, ne de güzel olurdu. Herkesin asli rolünü üstlendiği yaşanası zamanlardı o güzel günler. Dedelerimizden, babalarımızdan kahramanlık, tarih, edep öğrenir, kültürümüzü geliştirir, annelerimizden sevdaya, aşka dair hikâyeler dinler, babaannelerimiz bize Kuran okumayı, duaları, sureleri öğretirdi. “Dur” vardı duracağımız yerleri, “sus” vardı susulacak halleri hatırlatan. “Ayıp” vardı, “şükür” vardı, “sabır” vardı, yani kısaca “ahlâk” vardı hayatımızı şekillendiren, hamurumuzu yoğuran, bizi insan eden, kul eden, dost eden, arkadaş eden.

Okul ise sadece bilgilerin zerk edildiği yerler değil, evde başlayan hayat eğitiminin devam ettiği yerlerdi. Kalan eksikler orada giderilir, öğretmenler adeta ikinci bir anne-baba gibi algılanır, onların bir bakışından, yüzlerindeki bir ifadeden bile dersler alınırdı. Böyle bir ortamda “terbiyesizlik”, “küstahlık”, “kendini bilmezlik”, “kötü konuşmak”, “yalan söylemek”, “birini arkadan çekiştirmek”, “ahlaksızlık yapmak”, ”birine yan gözle bakmak”, “emanete sahip çıkmamak”, “sözünde durmamak” en ağır fiillerdi ve mutlaka ağır bir karşılığı vardı.

Ve bir gün tüm bu erdemlerimizi fütursuzca harcayan bir “kara kutu”ya teslim ediverdik geleceğimizi. Bizim olan, bize ait olan, geçmişimizi hatırlatan, bugünümüzü anlamlı ve yaşanabilir kılan, geleceğimize yön verecek neyimiz varsa o kutuya emanet ettik. O kara kutu, kapkara ruhuyla tüm varlığımızı sinsice ele geçirdi. O güne kadar bizim olanla yetinen, “olana sabır, kalana şükür” diyen herkes, “meğer ne kadar da çok ihtiyacımız varmış, meğer ne kadar yozmuşuz, meğer ne kadar da geri kalmışız” yaveleri ile aldanıp, kendinin olmayana, hatta kendine dayatılana doğru müthiş bir yarışa dâhil oldu…

Yetmemiş gibi başka kutular da girdi masum ve örselenmemiş hayatlarımıza; bilgisayarlar, internet, cep telefonları, dizüstü bilgisayarları, tabletler, akıllı telefonlar vs vs. Her bir kutu ruhumuzu kutulara hapsetti iç içe. Artık dış dünyadan bağımsız, güya dünyaya açılırken içe kapanan, iki çift kelâm edemeyen, bir dilekçe yazamayan, selamsız, sabahsız, kültürsüz bir nesil yetişiverdi ve kayıverdi ellerimizin arasından körpecik yavrularımız. Akıllı telefonların akılsız köleleri haline getirildiler, ruhları karartıldı, gönül iklimleri çölleştirildi, hissiyatları örselendi arsızca, acımasızca ve mütemadiyen.

Okullar artık sadece “öğretim”le ilgilenen kurumlar, eğiticiler de öğreticilere dönüşmüştü. “Kurbağanın sindirim sistemi” sorulacak diye sınavlarda, “soğuk suya atılıp yavaş yavaş ısıtılarak haşlanan ve bunun acısını hissetmeyen kurbağalara” dönüştürülüyordu nesillerimiz. Artık evlerde de sohbetler yemek masasında azıcık, muhabbetler reklam arasında eser miktarda, paylaşımlar aynı çatı altında odadan odaya cep telefonları aracılığıyla olmaya başlamıştı. Güya sosyal medya ortamlarında yalnızlığımıza ortaklar ararken, yanı başımızda acımızı, kederimizi, derdimizi, sevgimizi, kısacası her şeyimizi paylaşabileceklerimizden fersah fersah uzak yaşamaya başlamıştık. Öyle ki bir kanepe ötemizdekilerin hasretini çeker olmuştuk sistematik bir şekilde uyutulurken.

Eğitimi başta televizyonlar ve internet olmak üzere kutucuklara devrettik ve ne kadarı gerekli olduğu bilinmeyen bilgileri öğretmekle yola devam ediyoruz kısacası. Kalan manevi, moral, kültürel boşluğu doldurabilmek için çabalayan binlerce gönüllü kuruluş veyahut yapı gözükse de perdenin önünde, belki de aynı materyalist tezgâhtan geçildiği için ürünler pek de istenildiği gibi olmuyor ve günden güne çölleşiyor ruh iklimlerimiz, gönül dünyalarımız. Kendi ellerimizle kazdığımız uçurumlara sürükleniyoruz hep birlikte…

Bu azgın gidişe bir dur denilmediği takdirde ne öğretmen kalacak, ne öğrenci, ne eğitmen kalacak ne de eğitilecek bir nesil. Başta ebeveynler olmak üzere her kademeden sorumluluk sahiplerine büyük vazifeler düşmekte bu vahim duruma müdahale etmek için. Eğitim müfredatında birtakım düzelmeler olsa da Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) başta olmak üzere denetleyici kurumların tekrar ve acilen gözden geçirilmesi gerekmekte gibi duruyor. En başta da aynada ruhumuza bir bakmak, kendi hatalarımızı, eksikliklerimizi düzeltmeye başlamak en iyisi, en doğrusu ve tutulacak en sağlam yol gibi görünüyor. Sizce de öyle değil mi?.
Bu yazı toplam 96 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.