Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Eve Dönüş Projesi

A+A-
Yazının başlığına bakıldığında ilk aklınıza gelen şeyden, yani terörden söz etmeyeceğim bu paylaşımda. Yeryüzündeki küçük cennetlerimiz olan evlerimizden, hanelerimizden, yuvalarımızdan söz edeceğim. Bin bir vesile ve vasıta ile terörize edilen hayatlarımızdan, allak bullak olmuş maneviyatımızdan, kısa günde kırk defa örselenen ruhlarımızdan ve evlerimizde yeşermesi gerekirken acımasızca budanan, ezilen, çiğnenen değerlerimizden bahsedeceğim.
“Dünya mü’minin zindanıdır”, doğrudur. Bir yanda, yaşanan acılar, katliamlar, açlık, yoksulluk, hastalıklar, kıtlıklar, acı, keder, kan ve gözyaşına boğulanlar, diğer yanda varlık içinde yüzen, sadece zayıflamak için harcadıkları para ile yeryüzündeki tüm açların doyacağını bilse de umursamayan, sözüm ona medenileşirken tüm değerlerini umarsızca harcayan ve insanlıktan çıkan, korkunç bir yok etme projesinin figüranlığına gönüllü aday yığınlar. Bu keşmekeş içerisinde Allah (cc) birdir diyen, onun emrettiği adalet ve hakça paylaşım düzenine gerçekten iman eden ve buna mugayir her halin hesabının sorulacağına da yürekten inananlar için elbette mevcut hâl ve gidişat “zindan” hükmündedir, böyle de hissedilmelidir.
İşte bu zindanın kesif, zifiri karanlığına açılan ve içeriye sıcacık güneş ışığını dolduran tek pencere, ruhumuzun nefes aldığı yegâne yer, yeryüzündeki küçük cennetlerimiz hükmünde olan yuvalarımız, evlerimizdir. Günün ve asrın, şu biçare zamanların yorgunluğundan sıyrılacağımız, gerçek ve karşılıksız sevgiyi beraberce terennüm edeceğimiz gözlerimizin sevinci eşlerimiz ve Yüce Yaradan’ımızın lütfu evlâtlarımızla paylaştığımız mekânlar. Peki, evlerimiz gerçekten öyle mi?
Yoksa, insanlığa ve insani değerlerin tümüne karşı açılmış olan ve hiçbir kutsalı olmayan, hiçbir ahlaki değeri olmayan savaş oralara da sirayet etti mi? Yoksa daha mahşer gününü beklemeden, o güne kadar sabredemeden biz zaten eşlerimizden ve evlâtlarımızdan kaçmaya mı başladık? Evlerimiz, yetişkiniyle çocuğuyla herkesin kendi hayatını yaşadığını zannettiği, aslında ona gündüz dayatılan hayatın geceye ait kısmının rolünü üstlendiği, ayrık yaşam biçimlerine mi sahne olmakta? Televizyon, bilgisayar veya cep telefonlarının ekranlarına kilitlenmiş sanal dünyanın zavallı aktörlerini mi oynamaktayız evlerimizde yoksa?
Eşimize en son ne zaman muhabbetimizi izhar ettik? Sahi “elde bir olan, demirbaş olan” ve öyle algıladığımız emanetleri en son ne zaman sıcacık, içten, karşılıksız bir gülümsemeyle ve küçük heyecanlarla bezenmiş üç beş güzel sözcükle selâmladık. En son ne zaman senden, benden, işimizden, başkalarından, çocuklardan ve derslerinden değil de, “biz” den konuştuk? “Allah adına söz vererek namuslarını helal edindiğimiz”, “gözler sevinci eşlerimiz” ve çocuklarımızla en son ne zaman bu nimetlerin yaratıcısını beraberce andık, şükrettik, olmayanın da kavuşması için yalvardık, dua ettik? Sahi en son ne vakit ağlamıştık birlikte, yaşanan onca zulüm ve acılar karşısında ya da Rabbimizin huzurunda hissedip kendimizi? Son günlerde hiç elini tuttuk mu yârimizin ya da şöyle göğüs kafesimizin içine hapsetmek ister gibi, muhabbetlerimize tutsak, sevdamıza esir etmek ister gibi bağrımıza bastık mı sevdiklerimizi?
Hazan vakti de değil ama neden solmuş, kurumuş yapraklar gibi dökülüyor tüm insanlığımız, insani vasıflarımız? Geçici, sanal, maskelenmiş güzelliklerde kaybetmişiz yönlerimizi. Oysa ünlü yazar Tolstoy’un da tabiri ile “Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir” hâlini kuşanıp, sevgiliyi güzel görmeyi denememiz gerekmez miydi? Eldekini, var olanı hep “elde bir görüyor” ve maalesef kıymetini bilemiyor birçoğumuz ta ki elden gidene kadar.
Hele bir de sonradan variyetle, varlıkla tanışanlarımızın bir kısmı yok mu? Hayata beraberce adım attıkları, tüm acı, dert, yokluk ve sıkıntılara birlikte göğüs gerdikleri, ekmek bir lokmayken onu beraberce paylaştıkları can yoldaşlarını evlerde, eşiklerde, pencere önlerinde yolunu gözleyen yalnızlara dönüştürüverenler acımasızca. Huzuru, saadeti yuvalarında aramayıp da gönlünü başkalarıyla eğlemeye çalışanlar, üç kuruşluk ve üç dakikalık zevklerinin peşinde, gönlün “gönül inciterek” eğlenemeyeceğinin farkına varamayanlar. Hiç düşündünüz mü “Rabbim buna razı olur muydu?” diye. Farklı ortamlarda büyümüş, farklı eğitim ve terbiye ile yetiştirilen iki bireyin adeta anahtar-kilit gibi birbiriyle uyum sağlaması da beklenemez elbette. Ancak güzel sözün ve yumuşak huyun açamayacağı bir kilit olduğunu da düşünmüyorum. Eğer eşlerimizden hoşlanmadığımız bir hal ve durum sadır olur ise, sahip olduğu iyi hal ve tavırları gözümüzün önüne getirerek en güzel bir sabırla sabretmemiz öneriliyordu Mutlak Rehberimiz (sav) tarafından unutmayalım.
Ya dünyada geçireceği en güzel vakitleri evlâtları ve eşiyle beraber yaşamak yerine kahvehane köşelerinde, nargile salonlarında harcayarak hayatının anlamını oyun kâğıtları, tavla pulları ve okey taşlarının arasında heba edenler? Buradan hepinizin her iki âlemde iyiliğini isteyen, bunun için dua eden bir kardeşiniz olarak âcizane bir çağrıda bulunmak istiyorum. Lütfen, ne olur evlerinize, yuvalarınıza dönün ve sarıp sarmalayın eşlerinizi, evlâtlarınızı, canlarınızı, cananlarınızı olmaz mı?
Hanım kardeşlerimize de bir çift hatırlatmam olacak bu vesile ile. Süsleyin evlerinizi, süslenin evinizin direği, can yoldaşlarınız, eşleriniz için. Güzelliklerle, güzel söz ve hareketlerle bezeyin küçük cennetlerinizi, onlara kendilerini “özel ve önemli” hissettirin. Saygıya layık, sevilmeye değer olduklarını hissettirin ki misliyle karşılık bulasınız. Öyle ki işinden, çalışma hayatının bunalttığı ortamlardan evine gelirken adeta koşarcasına, bir an önce huzur bulacağı haneye ve sineye kavuşmak için can atsınlar. Hiç birimiz dünya güzeli ve yakışıklısı değiliz aslında. Ancak, dış görünüşümüze, fiziğimize dikkat etmek, hoş görünmek, kişisel bakımımıza önem vermek çok da zor olmasa gerektir. Dışarı çıkarken kendimize ve görünüşümüze gösterdiğimiz özenin çok daha fazlasını içerdeki helâlimize göstermek, onun gönlünü hoş etmek daha sevimli ve Hakk’ın rızasına daha uygun değil mi? Sevgiyi devam ettirmek, onu saygıyla harmanlamak, emek ve çaba isteyen bir süreçtir zira.
Dış görünüşe özen göstermenin yanı sıra, hâl ve tavırlarımız da en az bunun kadar önem arz etmektedir. “Güzel söz insanın ağzına yapışmaz” derdi büyüklerimiz. Ne olur sanki karşımızdakine günün yorgunluğunu unutturacak üç beş güzel söz söylesek, gönül alsak. Rahmetli babaannem anlatmıştı bir keresinde. “Deden beni çağırdığında, eğer ağzımda lokma var ise, lafı gevelememek için lokmamı çıkarır, buyur efendim derdim” demişti. Yine gelinlerine nasihat ederken, kendinden örnek verir, “dedeniz bana seslendiği vakit hemen elimde ne iş varsa bırakıp;
“Yele yele yamacına vardığım,
El bağlayıp divanına erdiğim,
Ağzından ağır kelamını aldığım,
Sultanım, canım efendim, ne diyeceksin gülüm”
diye huzuruna varırdım, sizler de öyle yapın ki, o da size hürmet etsin” şeklinde öğüt verirdi.
Sahi bugün böyle nasihat eden mi kalmadı, yoksa sessizce nefisleri putlaştırılmış narsist canavarlara mı dönüşüyoruz kadınıyla, erkeğiyle bilemiyorum. Aklın, ahlakın ve güzelliklerin önüne geçen hırslarımıza yenik mi düşüyoruz, sonunu ve kaçınılmaz sonu hesap etmeden. Sözün özü makamında diyorum ki; beyler evlerinize dönün, evinizde ise eşinize ve çocuklarınıza dönün tüm varlığınızla. Hanımlar, siz de kendinizi, evinizi ve halinizi öyle bir tezyin edin ki hem size ve çocuklarınıza, hem de eşlerinize cenneti dünyada yaşatın olmaz mı? Ne olur ruhlarımızı yaratılışlarının özü ve sebebi olan sevmeye ve sevilmeye hasret bırakmayalım. Hep birlikte Rabbimizin ihsan ettiği her türlü güzelliklere yeniden yelken açabilmek temenni ve niyazı ile…

Bu yazı toplam 139 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum