1. YAZARLAR

  2. Dilek Bülbül

  3. Hollanda Votkası: Rumi (?)
Dilek Bülbül

Dilek Bülbül

Yazarın Tüm Yazıları >

Hollanda Votkası: Rumi (?)

A+A-

Gündemi sallayan ve birkaç gündür tartışması süren alkol markası ile ilgili yazmasam kendimi eksik ve vebal altında hissedecektim. Çünkü; arkadaşımın paylaşımı sayesinde haberdar olmuştum ve orijinal paylaşımın altındaki yorumlar oldukça ilgimi çekmişti. Yorumlarda Hz. Mevlana’nın bir İslâm bilgini olmadığından tuttun da bu işi Türkler yerine Afganlıların düşünmesi gerektiğinden, Mesnevi’nin cinsel hikayelerle doluluğundan, Rumi kelimesinin de zaten Rum anlamına geldiğinden ve Mevlana’nın Rum kökenli olduğundan ve dolayısıyla Müslümanlıkla alakasının bulunmadığından vs. daha nicesi cahillik kokan sallama-uydurma meselelerden bahsedilmekteydi. Yani; elin gevurunun yaptığı işten çok, o yorumlar insanın canını yakmaktaydı. Yorumları okurken şunu fark ettim ki: “Kişi, kendinden bilir işi” sözü çok doğruymuş. Kimileri kendi günahına dayanak ararken kimileri de belediye seçimlerine kadar siyasileştirmişti meseleyi. Gerçek olan şu ki; sapıtmaya meyliniz varsa nedensiz de sapıtabilirsiniz. Sonuçta, kimse bir diğerinin ameliyle sorguya çekilmeyecek. Ama bunu yaparken tarihî, dinî, millî değerlere zarar vermeden yapın. Ha bir de dayanak demişken bununla ilgili bir anekdot da düşmek istiyorum. Günün birinde televizyon programı yapan bir hocayı -denk geldi- izliyorum. Kendisini çokça eleştirenlerden bahsediyordu ve “hoca sen bunu böyle söylüyorsun ama neye dayanarak söylüyorsun?” diyenlere “ayete-hadise-sünnete dayanarak söylüyorum sizin gibi duvara dayanmıyorum” demişti. Hakikaten şimdi o sözün ağırlığını daha da idrak etmiş bulunuyorum. Zira etrafımızda bilgi sahibi olanlardan çok fikir sahibi olanların aşırılığı gittikçe artmakta ya da duvara dayanmakta… Ah şu internet… nelere kadir meret… Halbuki günümüzde bilgiye ulaşmak internet sayesinde daha kolayken ne yazık ki her karşımıza çıkan bilginin doğruluğunu teyit etmekten yoksunuz ya da bunu yapamayacak kadar tamamen bilgi yoksuluyuz.

Şimdi öncelikle yukarıda bahsettiğimiz ve ilkin Hz. Mevlana’ya ilişkin yanlışları düzeltmekle başlayalım. Asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Celaleddin ismi Arapça’da “dinin şöhreti” anlamına gelir. 30 Eylül 1207’de Afganistan’ın Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası “Âlimlerin Sultanı” olarak bilinen Bahaeddin Veled, annesi Mümine Hanım ise Harzemşahlar imparatorluğundan gelme bir prensestir. Hz. Mevlana bir seyyididir. Yani; soyu Peygamber Efendimize kadar dayanır ve Mollahünkar lakabıyla da bilinir.  Ayrıca; Anadolu’ya Doğu Roma ülkesi anlamına gelen “Rumî” denilmekteydi. Sanıldığı gibi kendisi Rum değildi ama bu isim aynı zamanda Mevlana Hazretleri için de kullanılmıştır. Efendimiz anlamına gelen “Mevlana” ise oğlu Sultan Veled ve Şems Tebrizî’den itibaren Mevlana’yı sevenler tarafından yakıştırılan isimlerdendir. Moğolların yıkıcı faaliyetleri ve barbar tavırları nedeniyle Anadolu’ya gelmişlerdir. Ailesi ile birlikte çıktıkları yolda ilk durakları Nişapur olmuştur. Burada tanışıp hayranı olduğu Feridüddin Attar için yaşı küçük ama ruhen olgunlaşmış olan Mevlana: “O, aşkın yedi sitesini dolaştı. Halbuki ben daima bir caddenin dönemecindeyim” sözlerini söylemiştir. Nişapur’dan sonraki durak Mekke olmuş, hac görevini ifa ettikten sonra Anadolu yolculuğu başlamıştır. Önce Karaman’a yerleşen, sonra Sultan’ın davetiyle Konya’ya gelen aile kısa süre içerisinde Konya halkıyla bütünleşmiştir. Birçok âlimden ders almış ve onlardan etkilenmiş olsa da hayatındaki en büyük tesiri Şems ile karşılaşmasından sonra yaşamıştır. Aralık 1273 yılında, 66 yaşındayken karaciğer rahatsızlığı sebebiyle vefat etmiştir. Cenazesinde bütün Konyalılarla birlikte Hıristiyan ve Yahudiler de vardı.  Daha ölmeden Sadreddin Konevî’ye cenaze namazını kıldırmasını vasiyet etmişti fakat Konevî üzüntüsünden baygınlık geçirince namazı Kadı Sıraceddin el-Urmevî kıldırdı. Şeyh Sadreddin’e daha sonra, cenaze namazını kıldıracakken neden bayıldığı sorulduğunda: “Namaz kıldırmak için tabutun önüne vardığım zaman, meleklerin saf bağlayıp tabutun önüne durduklarını gördüm. O halin heybetinden, dehşetinden aklım başımdan gitti” diye cevap vermiştir.

İkicisi; Mevlevilikte çileye girme denen bir tabir vardır ki; Mevleviler kendilerini yemek, içmek, uyumak gibi temel ihtiyaçlardan yoksun bırakarak bin bir gün ibadetle meşgul olurlardı. Bu süreçte amaç; nefsi terbiye etmektir. Bu nedenle Hollanda’nın bin bir adet votkayı piyasaya sürmüş olması da tabi ki rastlantısal değildir.

Üçüncüsü; İslâm felsefesi, ömrü boyunca bir kitabı baştan sona okuyamamış kimselerin anlayabileceği basitlikte bir konu değildir. Üslubu ağırdır, kıssadan hisselerle benzetmeler yapılır ve sembolizm geniş yer tutar. Yorumlayabilmek için ilmin faziletlerinden bolca nasiplenmek gerekir. Bundan dolayı Mesnevi’ye laf söyleyebilmek için İbn-i Arabî’yi , İbn-i Fadl’ı, Sadreddin Konevî’yi, Ömer Hayyam’ı, Ahmet Eflakî’yi ve daha nicelerini hatmetmiş olmak gerekir ki burada da had bilmek gerekir. Gel gelelim Hollanda’ya. İslâmı ve Türkleri kötülemekte birbiriyle yarışan, değerlerimizi değersizleştirmeye çalışan Avrupa ülkelerinden sadece biridir. Kendi ırkının bir ismi ve tarihi olmayan karma bir millettir. Eşcinsel evlilikleri destekleyen ve hatta teşvik edip yasal hale getiren ilk ülkedir. Ayrıca; sözde Ermeni soykırımını destekleyen ve her fırsatta bunu dile getiren yandaş bir siyasetçidir. Uyuşturucu kullanımının yasak olmadığı da göz önüne alınırsa “Rumi” adını verdikleri içkiyi hangi kafayla piyasaya sürdüklerini anlamak hiç de zor değil.

Bu nedenle fırsatı ganimete çeviren Hollanda’nın tutumu bu şartlar altında normal iken kendi insanımızın cahilliğini temizlemek neden bu kadar zordur? Annem der ki: Bir beynamazın yedi evden yetmiş eve zararı olur. Buradaki beynamaz (binamaz) kelimesi sadece namaz kılmayan manasında değil; pis yani necis ve habis (kötümser) kimseler dâhil, okuduğundan bihaber cahil kimseler için de kullanılmaktadır.  O yüzden bir bilgiyi aktarırken yahut bir fikri insanlara benimsetmeye çalışırken bunun ilmî dayanaklarının olmasına özen göstermek gerekir ki; bu da farkındalık oluşturan bir okuma kültürü ile aynı paralellikte yer alır. Aksi taktirde ağzınızdan çıkan söz kendi infilakınıza neden olur. Çok gariptir ki; hem şanlı bir geçmişe sahip olup hem de birçok dinî ve millî değere sahipken kendini alaşağı etmeye çalışan, gelenekleriyle dalga geçen ya da görmezden gelen bir millet olmaya başladık. Her zaman için söylerim: “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derseniz yılanın kuyruğu şahmerana dönüşür ve ilk hamlesini size karşı yapar”. Üç maymunu oynamayı bırakmalı: Görmeli, Duymalı ve Bilmelisiniz.

Bu yazı toplam 7800 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar