1. YAZARLAR

  2. Mükremin Kızılca

  3. İbn-i Batuta Diliyle Ahilik
Mükremin Kızılca

Mükremin Kızılca

Yazarın Tüm Yazıları >

İbn-i Batuta Diliyle Ahilik

A+A-

İbn-i Batuta zamanının Asya, Afrika ve Avrupa memleketlerini 30 yıl gezdi.

Nisan 1332 yılında Suriye Lazkiye’den vapurla Alanya’ya çıktı ve Anadolu’yu baştanbaşa dolaştı. Saraylara, sultanlara misafir oldu.  Gördüklerini, yaşadıklarını olduğu gibi iki ciltlik seyahatnamesinde anlattı.

Aşağıda onun tuttuğu notlardan Anadolu topraklarında yaşanan Ahilik kurumuna ışık tutacak bilgileri bulacağımız bölümleri aynen Arapçadan çevirerek verdim.

Karamanoğullarının da tabi olduğu Mısırda Memluk Türk devletinin ve hilafetinin hüküm sürdüğü, Selçukluların yıkılıp Osmanlıların yeni kurulduğu bir zamanda Anadolu Türkmenleri.

“Rum diyarı olarak bilinen Anadolu dünyanın en güzel bir köşesidir. Allah burada dünyanın farklı yerlerinde dağılmış bütün güzelliklerini bir araya getirmiştir. İnsanları en güzel bir şemaile sahiptir.

Elbiseleri tertemizdir. Yemekleri en lezzetlidir. İnsanların en şefkatlileridir. Şam bereket, Anadolu şefkat yurdu, sözü meşhurdur.

Anadolu’da bir zaviyeye veya bir eve misafir olduğumuzda etrafımızı erkek kadın Türkler sarar ve durumumuzu inceleyerek neye ihtiyaç duyduğumuza bakarlar. Kadınları gizlenmezler erkeklerle beraber misafirlere yardım ederler.

Oradan ayrılacağımızda kırk yıllık akraba ve ailedenmişiz gibi bizi uğurlarlardı. Kadınlar ardımızdan üzülür ağlarlardı. Erkekleri bize haftanın bir gününde yaptıkları sıcacık ekmeklerden yanında tereyağıyla getirirler ve hanımlarımız sizden dua ister, der, ikram ederlerdi.

Anadolu’da Türkler tamamen Hanefi Mezhebindendirler. Sünnetleri tam kılarlar, aralarında Harici, mutezile, kaderiye, Rafızi ve benzer hiçbir yanlış inanç sahibi yoktur. Bu, Allah’ın onlara özel verdiği bir fazilettir.

Antalya’da Yahudiler, Hristiyanlar ayrı koloniler halinde yaşarlar. Müslümanlar ise büyük şehirde ikamet ederler. Burada mescit, cami, medrese ve hamamlar vardır.

Ahilik

Kardeş manasındaki Ah kelimesine birinci şahıs ye’si eklenerek oluşan bir deyimdir.

Anadolu’nun bütün Türkmen beldelerinde kurulan bir teşkilat olup dünyanın hiçbir yerinde örneği yoktur.

Ahiler insanlara, misafirlere azami derecede iyi karşılayıp ağırlarlar. Köy ve şehirlerine gelip gidenlerin yemek ve diğer ihtiyaçlarını hızlı şekilde karşılarlar.

Zalimlerin zulmüne uğramamaları için garipleri korurlar.

Ahi: sanat erbabını, bekâr ve yalnız yaşayan gençleri bir araya toplayan kişidir. Her hususta sözünü dinlerler ve öne geçirirler. Buna fütüvvet de denmektedir.

Ahi bir zaviye inşa ederek içini tefriş eder. Zaviyede her türlü ihtiyacı karşılayacak alet ve edevat bulunur. Gündüz herkes işinde gücündeyken ikindiden sonra burada toplanırlar. Zaviyeye elleri boş gelmezler, burada misafir varsa ona ikramda bulunurlar. Garipleri ve misafirleri buradan ayrılıncaya kadar ihtiyaçlarını görürler. Misafir olmadığı akşamlarda Türkü çağırıp oynarlar.

Zaviye mensuplarına Feta derler. Dünyada bunlar kadar güzel işler gören bir topluluk görmedim. Şiraz ve İsfahan’da benzer bir kurum olsa da gelene gidene gariplere Türkmen ahi ve Fetaları gibi alaka göstermezler.

Denizli (Ladik) iki ahi zaviye sahibinin kavgasına şahit olduk.

Denizli’ye geldiğimizde dillerini bilmediğimiz iki gurup önümüzde tartışmaya başladılar. Biz onları yol kesici sanıp bizi yağmalayamaya geldiklerini sandık. Silahlarını çıkararak bir birlerinin üzerine yürüyecekleri sırada Arapça bilen bir hacı çıka geldi.

Ona ne istediklerini sordum. Onlar burada ahi Sinan ve Ahi Toman adlı iki fütüvvet şeyhinin adamlarıdır. Sizi, hangimiz zaviyesinde misafir edelim, diye kavga ediyorlar.

Bu davranışlarına son derece şaşırdık ve memnun olduk sonunda  aralarında kura çekerek barış sağlandı.

Önce Ahi Sinan sonra Ahi Toman’ın zaviyesinde birer gece misafir olduk. Akşamları muhteşem ziyafetler bittikten sonra akşam namazını kıldık. Sonra zaviyede Kur’an’ı kerim okunuyor ardından da türkü çağırıp oynuyorlardı.”

İbn-i Batuta Muhammed b. Abdullah 1304 / 1377

Tühfetü’n-Nüzzar fi Garaibi’l-Emsar ve Acaibi’l-Esfar c. 1 s. 290

Önceki ve Sonraki Yazılar