1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Irak’lı Yetim Musa’nın Sessiz Çığlığını da Duyar Benim Başbakanım
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Irak’lı Yetim Musa’nın Sessiz Çığlığını da Duyar Benim Başbakanım

A+A-
Konya'nın en zengin semtlerinden birinde, Meram Yeniyol Konakları'nın hemen arka sokağında, gösterişli sitelerin, lüks evlerin arasına sıkışmış tek katlı metruk evlerden birinden çıktı çocuk. Hava insanın içini donduracak kadar soğuk, ağaçlar kırağısından sıyrılmamış henüz. Üzerinde bir yazlık gömlek, ince bir pantolon ve çorapsız ayaklarında terliklerle yürüdü 7-8 yaşlarındaki ufaklık. Hani tam da İHH-İnsani Yardım Vakfı’nın reklamlarında denildiği gibi;

“Zemheri ayında üşür bir çocuk,Terk etmiş yurdunu, hep boynu bükük…”

Yanına biri yanaştı kalın paltosuna bürünmüş, hani "karnı tok, sırtı pek" denilenlerden biri. "Hey delikanlı! seninle tanışabilir miyiz?" Çocuk başı dik ve mağrur cevap verdi tam da oturmamış Türkçesiyle "Musa benim adım, biz Irak Türkmeniyiz". Sonra 8 yaşında olduğunu, 6 kardeş olduklarını, öğretmen babasının Irak'ta bombalamada şehit olduğunu, ülkemize sığındıklarını, dayısının biriyle o metruk evde kaldıklarını öğrendi adam. Ha bir de dayısının da iş kazası geçirdiği için rahatsız olduğunu ve çok para kazanamadığını.

Musa ile arkadaş olmuşlardı kısa sürede, adam seslendi "Senin palton yok mu?" "Yok, dedi Musa, ben hep böyle geziyorum, ama üşümüyorum ki zaten, ben büyüdüm!..." Ah be Musa, sen gerçekten ne kadar da büyümüşsün o küçücük gövdendeki kocaman yüreğinle, önüne eğmediğin vakur başınla... Adam hafifçe gülümsedi, "Hadi dedi, arkadaşımsın, biraz gezelim, bir tuhafiye mağazası var mı buralarda?" Neyse mağaza bile sayılamayacak kadar küçük bir işyerine geldiler ve çocuğa kaban, şapka, eldiven aldılar, Musa'nın "Yeter, gerek yok" demelerine rağmen. "Musa, kazağın var mı?" "Var", "Ya kalın pantolonun, çorabın" "Geçen gün getirmişlerdi birileri, gerek yok" "E giyin o zaman arkadaş, bak hasta olacaksın, Allah korusun…". "Aslında geçen gün birileri palto da getirmişti ama bana büyük gelince abim aldı elimden" dedi Musa gülümseyerek, "aslında benim hiçbir şeye ihtiyacım yok" diye de devam etti başı dik. Sobamız da var dedi, "ağaç (!) ve kömür de getirdiler" diye ekledi. Dönüşte adam manavın, bakkalın önünden geçerken sormaya devam etti "Evde makarna, patates, un, yağ, şeker, soğan da var mı?" "Var", "Peki bak şuradan portakal, elma, nar, ayva alsak? "Yok, gerek yok her şeyimiz var çok şükür" diyerek almasına müsaade etmedi Musa.

Sonra evlerine geldiler, adam kapıda kardeşleriyle tanıştı; en büyüğü 12 yaşında olmak üzere Muhammed, İbrahim, İsa, Musa, Meryem ve kucakta bir küçük kız daha. Eşiyle tanıştırdı bir dahaki ziyaretinde Musa'yı ve ailesini, artık arkadaş olmuşlardı ya ne de olsa. Altı yetim, bir kadıncağız, bir anneanne ve dayı bir küçük evde. Evin kirası 300 TL. Ama şükrediyorlar, teşekkür ediyorlar, devletimize minnettarlar ve hepimizi utandırırcasına o iki göz evin pencerelerine TÜRK BAYRAĞI asmışlar.

Tanışma faslından sonra "Sizin için ne yapabilirim, hem komşuyuz hem de Musa benim arkadaşım artık" diye sordu adam. Musa'nın annesi; anneannenin kronik diyabet hastası olduğunu ve reçeteleri devlet karşılamadığı için para ile almak zorunda olduklarını, tek bir reçetenin 357 TL tuttuğunu, bunu da karşılayamadıkları için bir aydır ilaç alamadıklarını söyledi ve buna bir çare talep etti adamdan. Bir de ilave etti "Biz hem gardaşız, hem dindaşız, Allah razı olsun, vatanımıza sığındık, burası bizim ikinci vatanımız, yad eller değil. Yalnız biz de Suriyeli göçmenler gibi, onların yararlandığı bu sağlık yardımlarından yararlanmak istiyoruz, Türkiye büyük devlet, bize de bu yardımı yapar elbet, ilaç alınamazsa annem ölecek!...". Kısa süreliğine ilaç ihtiyacı giderildi anneannenin. Ancak “taşıma suyla değirmen dönmezdi ki”, buna kesin ve kalıcı bir çözüm gerekiyordu.

Şimdi o vakur delikanlının, 8 yaşındaki kocaman yürekli yetim Musa’nın Sayın Başbakanımız'dan, hani TV de, haberlerde çocukların "Ahmet Amca, Ahmet Emmi" diye hiç çekinmeden yanına yaklaşıp sarmaş dolaş olabildikleri o babacan, o güler yüzlü, o merhametli, mazlumlar için gözyaşı dökebilen o vicdanlı insandan, Taşkent'in "Davutların Ahmed"inden tek bir beklentisi, umudu var; aynı Suriyeli kardeşleri gibi kendilerine ve anneanneye sağlık ve ilaç yardımı alabilmek. Ben eminim ki 2.5 milyon Suriyeli kardeşimize, muhacirlere "ensar" hissiyatı ve hassasiyetinde yaklaşan ülkemiz ve merhametli idarecilerimiz sayıca çok daha az olan Iraklı Türkmen Kardeşlerimize, Afganistanlı ve diğer göçmen kardeşlerimize de aynı uygulamayı yapabilecek güç ve kudrettedir...

Bizi ve canım ülkemizi ayakta tutan da bu yetimlerin, gariplerin, hastaların, mağdurların, mazlumların duası değil mi zaten?...


 
Bu yazı toplam 121 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum