1. YAZARLAR

  2. Mehmet Kaçar

  3. İSLÂM MEDENİYET’İNDE İNSAN
Mehmet Kaçar

Mehmet Kaçar

Yazarın Tüm Yazıları >

İSLÂM MEDENİYET’İNDE İNSAN

A+A-

Yer yüzü üzerinde, insanlık tarihi boyunca tanıyabildiğimiz hay(canlı) varlıklar içerisinde, kendi ve çevresi hakkında bilgi ve şuur sahibi tek varlık insanın kendisidir. Çünkü akıl denen bir varlıkla süslenmiştir. İnsanoğlu kendisini, çevresini tanıyabilmesi ve bilgi sahibi olabilmesi için duyular, akıl, sezgi, ilham gibi vasıtalarla donatılmış bir varlıktır, bunları tamamlamak ve gayp âlemini tanımak için de ilâhi vahye dayanan dinler ile vazifeli kılınmıştır.
Ne var ki filozof ve bilginler içinde akıl ve duyuların verdiği bilgiler dahil her şeyden şüphe edenler (şüpheciler), yalnız akıl ve duyulara güvenenler hep ola gelmiştir. Bunların yanı sıra sezgiye ve ilhama da dayananlarda bulunmuştur. Vahyi ve dini bütün bunların üstünde görenler, mevcut olmuştur. İşte bu vasıtalarla kendini tanımaya uğraşan insanın bilgisi, şümul ve gerçeklik bakımlarından kullandığı, dayanıp güvendiği vasıtalara bağlı kalmış, buna göre eksik veya tam, doğru veya yanlış, hâk veya batıl olmuştur.
İnsanların vicdanına hakim olan düşünce ve değer hükümlerine yön veren inançlar, fert ve toplum olarak hayatına hâkim olan sistem ve doktirinler de, yukarıdaki saydığımız vasıtalar ile elde edilen bilgilere bağlıdır. Meselâ yalnız akıl ve duygularına dayanarak bilgi sahibi olduklarını, gerçeği bu yoldan bulduklarını iddia eden materyalistlere göre insanoğlu, maddenin kendi kendine ve tesâdüfen mâruz kaldığı kimyevi değişim ve birleşmeler sonunda meydana gelmiş, tekâmül(evrim) yoluyla hayvandan oluşmuş ve gelişmiştir. İnsanoğluna ait, dıştan zorla kabul ettirilmiş bir gaye yoktur; yapılacak iş insanların maddi refahlarını sağlamak, onları mümkün olduğu ölçüde istediklerini yapma hürriyetine kavuşturmaktır.
İşte asırlardan beri maddeci filozof ve bilim adamlarının ileri süre geldikleri bu doktrin, eksik bilgi araçlara, acele edilmiş genelleme ... dayandığı için eksik, hatâlı ve tutarsız olmuş, insan oğlunun manevi refah ve huzuru bir yana, maddi refahını ve hürriyetini bile temine muvaffak olamamıştır. Buna karşılık Allah’a ve dine inananlar, akıl ve duyuları yanında diğer bilgi vasıtalarına da dayanan, bütün bunları vahyin ışığı altında ayıklayan, tamamlayan ve billûrlaştıran bilginler, mürşidler, insanı daha tam, daha derin ve inceden tanıma imkânını bulmuşlar, buna bağlı olarak ileri sürdükleri doktrin ve düzenlemelerde gayeye ulaştırma yönünden daha başarılı olmuşlardır.
Dinlerin en sonu ve en kâmili olan islâm’a göre insan oğlunun yaratılış hikmeti ve gayesi yalnız Allah’a kulluk ve yeryüzünde O’nun hükümranlığını temsildir(Halifetullah).
“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışım dır. “(Zâriyat: 51/56)
“Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’demişti...”(Bakara:2/56)
İlk âyetin gösterdiği hedef insanın, hem kendi arzu ve duygularına hemde kendisi dışındaki her hangi bir varlığa ve iktidara kul köle olmaması, kulluk duygusunu yalnız Allah’a tahsis etmesi ve yalnız onun huzurunda eğilip secdeye kapanmasıdır. Bu âyette geçen “li-ya’bu dün:bana kulluk etmeleri için” ifadesi yalnızca namaz, oruç, hacc gibi doğrudan ibadetleri değil, insanın fert ve toplum halinde bütün hayatını, davranış ve yönelişlerini içine almaktadır. 
Esasen Kur’ân’ı Kerim de Kâinatın yaratılışından ve tâbi olduğu harikulade nizâmdan (düzenden) bahseden bir çok âyet canlı cansız her varlığın, bu mânâda Allah’a kulluk ettiğini, onun emir ve tâlimatına boyun eğdiğini ifade etmektedir. Böylesine muazzam bir birlik, denge ve düzen içinde kendisine irade verilmiş ve yeryüzünde Allah’ın hükümranlığını temsil için gönderilmiş bulunan, kâinatın göz bebeği ve efendisi olmaya namzet yaratılmış olan insan bu hedefe varabilmek için bütün diğer kulluk ve kölelikler den kurtulmak zorundadır.
Yalnız Allah’a kulluk şu üç temel üzerinde durur veya bu hedefe üç vasıta ile ulaşılabilir:
1- Maddi ve Mânevi, hukuki ve iktisadi hürriyet,
2-İnsanlar arasında eşitlik,
3-Sosyal dayanışma,
Tam Hürriyet: İnsan ruh düşünce ve duygu dünyasında hürriyete (mânevi hürriyet) kavuşmadan dış dünyada, hukukî ve iktisadi hürriyete (maddi hürriyete kavuşamaz. Manevi hürriyet, sağlam bir imana, dünyada başlayan fakat mezarda bitmeyen ebediyet âlemine uzanan bir dünya görüşüne ve hayat anlayışına, her nevi korku ve endişeyi silip atabilecek güçte maddi ve manevi temele dayanağa muhtaçtır. 
İşte islam da bunları insanlığa en mükemmel bir şekilde sunmuştur; âmentü esaslarında toplanmış islam imanı, temel ibadetlerde ve islamın içtimai hukuki ve iktisadi düzeninde kendini gösteren ruh terbiyesi, sosyal ve hukuki âdalet, sosyal dayanışma, maddi ve manevi hürriyetin temelleridir.
İnsanlar arasında eşitlik: Hürriyetin ikinci temeli insanların birbirine eşit oldukları inancı ve bu inanca dayanan uygulama ve düzenlemelerdir. Eşitlik mefhumunun tanımadığı, kimilerinin tanrılardan deldiği, kimilerinin de damarlarında dolaşan kanın asil ve mavi olduğuna inanıldığı bir çağda, insanın demir perdelerle ve duvarlarla bölünmüş, sınıflara ayrıldığı; kiminin mukaddes, kiminin de adi kabul edildiği, kadının ruhunun bulunup bulunmadığının tartışıldığı bir devirde islam, insan cinsinin birlik ve eşitliği inancını getirmiştir, insanlar kökte ve gidiş ve oluşta, hayatta ve ölümde, haklarda ve borçlarda, kanun ve Allah huzurunda, dünyada ve ahirette eşittir. Üstünlük ancak iyi iş ve eserler ile olur, kerâmet ancak takvâdadır.
Saygıya lâyık ve kemâle namzet olmak -hiç bir fark gözetilmeden- bütün insan oğullarına şâmildir: “And olsun ki biz insan oğullarını şerefli kıldık, onlara karada ve denizde gezmelerini sağladık, temiz(tayyib) şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”(İsra:17/70).
Sosyal dayanışma:Bütün fertlerin hiç bir kayıt ve sınır tanımadan hür hareket ettikleri ve eşitlik istedikleri bir toplumda, hem fert hemde eşitlik istedikleri bir toplumda, hem fert hem de toplum yıkılmaya ve ölüme mahkum olur; fert hürriyeti, toplumun yüksek menfaatiyle çatıştığı çizgide durmalı; diğer fertlerin hürriyet sınırına da tecavüz etmelidir. Şu halde hürriyet ve eşitliğin ideal çizgide kalması sosyal dayanışmaya bağlıdır. İslam’da sosyal adalet dayanışması; fert ile nefsi(kendisi), fert ile ailesi ve yakınları, fert ile toplum, toplum ile diğer toplumlar ve mevcut nesil ile gelecek nesiller arasında bahis konusudur.
a-Fert kendisi ile meşgul olacak, kusur ve aşırılıklarını islâh’a çalışacak, uğrunda yaratıldığı hedefe ulaşmak için gayret sarf edecek.
b- Aile toplumun temel taşıdır; milli ve manevi değerlerin ilk mektebidir. İnsani duyguların mayalandığı teknedir; aileyi toplumdan kaldırdığımız zaman ideal ve fıtri(tabii) insan tipi ortan kalkar; aile aynı zamanda nesiller arası dayanışmanında vazgeçilmez bir unsurudur.
c-Fert ve toplum arasında bir birine sorumluluk yükleyen ve haklar veren karşılıklı bir bağlılık ve dayanışma vardır. Her fert kendi işini en güzel bir şekilde yapmakla mükelleftir, işini en güzel bir şekilde yapmak Allah’a kulluk gereğidir, ibadettir, çünkü herkesin özel işinin meyvesi, fayda ve neticesi topluma aittir. Her fert, bir bekçi, bir görevli gibi toplum menfaatini kollamak ve gözetmekle görevlidir. Her fert, gördüğü kötülüğü, gayri meşruluğu ortadan kaldırmakla görevlidir. Ümmet yoksulların ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir.
Selametle!..
 

Bu yazı toplam 1444 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.