1. YAZARLAR

  2. Mehmet Kaçar

  3. İSLAM VE DEMOKRASİ/SEÇİM VE MECLİS
Mehmet Kaçar

Mehmet Kaçar

Yazarın Tüm Yazıları >

İSLAM VE DEMOKRASİ/SEÇİM VE MECLİS

A+A-

İslam ve demokrasi ilişkisi hakkında ki düşüncemiz nasıl olmalıdır? Seçim, meclis, kanun hâkimiyeti, muhalefet gibi ana müessese ve prensipleriyle demokrasiyi, İslamiyetin devlet hayatını düzenleyen temellerin ışığında nasıl bir değerlendirme yapmamız gerekir?
İslam Dini, öncelikle devlet yönetiminin Kur’an-ı Kerim, Sünnet (Peygamber uygulaması) ve icmâ kaynaklarına dayanmasını istemektedir.
Bilindiği üzere İslam’da kanunlarda bu kaynaklara dayanmakta, aradaki küçük boşluklar da ictihad ile doldurulmaktadır. Bu kaynakların ümmetten istediği bir konu da her önemli işlerini danışma (meşveret, şura veya kıyas metodu) ile yürütmektedir. Devlet yönetimi Müslümanların en önemli işleri arasında olduğuna göre, bununda danışmaya dayanması bir kişi veya grubun istek ve düşüncesine bağlı kalmaması zarureti ortaya çıkıyor.
Danışma mecliste olacaktır, meclis üyelerini tespit etmenin yollarından biride seçimdir. Devlet başkanını ya doğrudan doğruya halk, yahut da onların verdiği vekâlete dayanarak bu meclisin üyeleri seçecektir. 
Hz. Peygamberin (s.a.v)kurduğu Medine Site Devleti için bir anayasa hazırladığını, kendisi dahil herkesin bu anayasa ile kanun mesabesinde olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnete(peygamberi uygulama) uyduklarını hiçbir kimsenin kendisini bu kanunların üstünde görmediğini, kanunun herkese eşit olarak uygulandığını... en azından kaynaklardan okuyarak öğreniyoruz.
Bu tutumu, Raşid Halifeler dediğimiz ilk dört halife ile daha sonra gelenlerin bir kaçı aynen devam ettirmişlerdir. İslam da muhalefet rejim üzerinde olamaz; Kur^’an ve meşverete dayanan rejimi değiştirip bunlara dayanmayan bir düzen getirmek üzere parti kurulamaz. Ancak meclis üyeleri ve gerek devlet başkanı seçilirken muhalif şahıs ve gruplar olabilir(Hz. Osman ve Hz. Ali’nin seçiminde olduğu gibi, Hz. Ebubekir’in seçiminde Hz. Ali’nin muhalefeti gibi), başka adayların etrafında birleşip bunları seçtirmek için meşru zemin de mücadele edebilirler. 
Seçimden sonra bu manada muhalefet sona erer ve toplum bir bütün olarak, “yöneticiler hak yolda (Kur’an ve Sünnet üzere) olduğu müddetçe” ona arka çıkar ve yardımcı olurlar, yöneticiler hak yoldan saptıkları zaman onları hak yola geri gelmeleri için çaba sarf ederler..
Gerek Hz. Ebu Bekir’in ve gerekse Hz. Ömer’in hitâbelerin de bu konu çok net bir şekilde açıklanmıştır. Ayrıca beşeri (ictihadi) düşünce ve düzenlemeler konusunda daima muhalif şahıs ve gruplar olabilir; bunlar gerek yönetim ve gerekse ülke kalkınmasında, öncelikler, yöntemler, teknikler konusunda farklı düşüncelerini ileri sürebilir, iktidarında bunu gerçekleştirmesini doğal bir hak olarak isteyebilirler!..
İktidar, çoğunluğun kabul ettiği mâkul ve meşru sebeplerle muhaliflerin görüşlerini kabul etmezse muhaliflerde buna boyun eğerler; ancak yine makul ve meşru sebeplerle iktidar boşluğu doğunca kendileri iktidar olmak üzere çalışmalarına devam ederler.
İşte İslam, belli bir isim koymadan yönetimin, yukarıda ki esaslara dayanmasını istemiştir. Diğer sistemler ile yapılacak karşılaştırmalarda yukarıda ki vermeye çalıştığımız temel esaslar göz önüne alınacaktır.
“Ahkam-ı Şeriyye tatbik ve tanzim ve icrâ etmek ve hürriyet-i fikirden neşet eden mânevi anarşiliği kaldırmak için gayret lazımdır ki; ulemâ-i muhakkikinden bir heyet-i âliye bulunsun ki, o hey’et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemânın onlara itimadıyla ümmet için bir çeşit zımmi kefâlet ve dava vekili hükmünde olmaları cihetinde icma-i ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluryorlar! O vakit ictihadın neticesi o icma ile şer’an düstür olabilir. Ve icmanın tasdik ve sıkkiyesiyle umuma şamil oluyor.”
Bir İslam Hukukçusu olarak, Bediûzzaman Said Nursi’den aldığımız bu sözlerini nasıl yorumlarsınız?
Bu sözler ictihad, icma ve şurâ ile ilgilidir. Üstat da göre ictihad her zaman gerekli ve zorunludur ve asla durması, kapısının kapanması düşünülemez; ne var ki ictihadın sonuçlarının düstur olabilmeyi veya uygulama alanı bulabilmesi için üzerinde ulemanın -veya çoğunluğun- birleşmesi gerekir.
Böylece cumhur görüşü ve icmâ elde edilmiş olur. Müslümanların meseleleri üzerinde görüşecek ve ictihadları birleştirecek olan ulemâ(hey’et-i âliye), gerektiğinde kendilerine baş vurulmak üzere bir yerde bulunmalı, yahut oraya toplanabilecek imkân ve şartlarda olmalıdırlar. İşte bu yerde meclis olabilir; böylece meclis ve şüra fikrine gelinmiş olunur.
Son zamanlarda, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde ulemâ meclisleri ve akademileri kurulmuş, bazı meseleleri hey’et halinde ele alıp hükme ve karara bağlama yoluna girilmiştir; yukarıdaki fikirleri serdeden zâtın rûhu umarız bundan dolayı şad olmaktadır.
Gayri Müslimler de temel hak ve hürriyetlerini İslam hakimiyetinde korumaktadırlar. Asırlar boyunca İslam hakimiyetinde yaşayan gayri müslimlerde, hem kültür kimliklerini koruyabilmişler, hem de müslümanlardan daha müreffeh yaşayabilmişlerdir. Hak ve hürriyetler konusunda ki cüzi kısıtlamalar toplum ve devletin güvenliği ile ilgili bulunmaktadır.
Müslümanların temel hak ve hürriyetlerinş onlara bahşeden yine İslamın tâ kendisidir. İslamın bahşettiği bu hak ve hürriyetleri gasbetmeye kalkışan yönetimler, adları ne olursa olsun, meşruiyetlerini kaybederler. Bu yönetimleri islama izafe etmek ve mesel3a İslam padişahı, sultanı, lideri... demek asal değildir. ve gerçeği aksettirmemektedir.
Totaliter olmakla itham edilen islamın ilk halifesi (devlet başkanı) bu makama beyat ile (bir çeşit seçim sistemi ile) gelmiş ve ilk hitabesinde şunları söylemiştir: “En hayırlınız olmadığım halde beni bu makama getirdiniz; eğer beni hak (doğru, âdil, kanunlara uygun bir davranış) üzere bulursanız bana yardım edin, bâtıl bir yol üzerinde görürseniz benim yolumu düzeltiniz. Bu sizi yönetirken Allah’a itaat ettiğim sürece sizde bana itaat edin. Aksi halde bana itaat borcunuz yoktur. İyi bilin ki -başkalarından onun- hakkını alıncaya kadar içiniz de en zayıf olan benim nezdimde en güçlüdür. Başkalarının hakkını alıncaya kadar içinizde en güçlü olan, benim nezdimde en zayıf olandır. İşte bu sözlerimi söyler ve Allah’tan beni bağışlamasını dilerim.
Bu hitabe bugün adına “hukuk devleti” denilen sistemin bundan on dört asır önceki ifadesidir ve uygulamada bu yönde olmuştur. Eğer bazı müslümanlar fuhşa, sömürüye, müstehcenliğe, bozgunculuğa... hürriyet istiyor ve bunu “temel hak ve hürriyetler” içinde sayıyorlarsa islamın bunları kısıtlayacağına kaçınılmaz olarak bakılmalıdır.
Ancak bu kısıtlama da, total bir yönetim iradesi ile değil, iradesini Allah’ın iradesi içinde eritmiş bir toplumun iradesi ve rızası ile olacaktır.
Selametle!...
 

Bu yazı toplam 1269 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum