1. YAZARLAR

  2. Mehmet Kaçar

  3. KAPİTALİST SİSTEMİN BOZUKLUĞU “KUL HAKLARI’NA RİAYET ETMEMEK”
Mehmet Kaçar

Mehmet Kaçar

Yazarın Tüm Yazıları >

KAPİTALİST SİSTEMİN BOZUKLUĞU “KUL HAKLARI’NA RİAYET ETMEMEK”

A+A-

İslam Dini, ümmet kardeşliğini ve ümmet arasındaki sevgiyi göz önünde bulundurduğu gibi, bireyin ahlaklı olmasına ve ahlakının temizliğine de çok önem verir. Ahlâklı ve vicdan sahibi olan bireyler, faiz ve kul hakları yiyemezler. Faiz ve Kul Hakkı yemenin yaygın olduğu toplumlarda, sevgi-saygı ve kardeşlik hukuku diye bir şey kalmaz. Benden on lira alıp’da bana geriye elli lira ödemek zorunda kalan birey, benim düşmanımdır. Hiç bir şekilde benim ruhum ona ısınmaz ve benim düşmanım olur. Kalbim de ona asla sevgi besleyemez.
Oysa yardımlaşma, paylaşma ve bölüşebilme, İslam toplumunu temellendiren en önemli İslam prensiplerindendir. İşte bu temelleri, faiz ve kul hakları zayıflatır ve toplumda sınıfsal farkların hatta köleliğin ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenlerden dolayı İslam Dini faizi yasaklar ve kul haklarına çok dikkat edilmesini ister.
Burada dikkatleri, keskin bir kılıç gibi boynumuza dayanmış olan ve büyük bir ur gibi beynimizi saran önemli bir tehlikeye dikkat etmekte çok büyük fayda vardır. Bu ur İslam ümmetine bela olmuş öyle bir beladır ki ümmetin her yanını kuşatarak milli üretimin durmasına, hatta zaman zaman tamamen de durmasına sebep olmaktadır.
Gerçek olan şudur ki, biz bugün korkunç bir uçurumun kıyısında yaşamaktayız. Bunun nedeni de İslam coğrafyasında üretimin yok denecek kadar az olup ve onunda yüzde 90’nın milli ve yerli olmamasıdır. Ümmet fertlerine düşen görev ise milli gelirin çok az olmasıdır. Fakirliğin, umutsuzluğun, bunalımın ve ezikliğin, kardeş düşmanlığının üzerimize çökmesinin nedeni de yalnızca toprak dağılımı olmadığı gibi enerji gelirlerinde ki dağılımında ki adaletsizliktir. Millî servetlerin çarçur edilip, üretimin yok denecek kadar az olması da sebepler arasındadır.
Anlatmaya çalıştığımız çarpıklık ve bozukluğun temelinde bir takım sosyal adaletsizlikler yatmaktadır. Toprak ve servetin kötü bir şekilde dağılışı, fırsat eşitliğinin bulunmaması, emek-ücret dengesizliği(alın terinin karşılığının verilmemesi) , işçi-işveren meselelerinin bozukluğu, bütün bu ve benzerlerine bağlı olarak yetenek ve değerleri küçük görüp aristokrat olarak, doğanları korumak gibi adaletsizlikler en zirvede ki başlıkları oluşturmaktadır. Bu saydığımız şeylere eklenmesi gereken bir felaket daha vardır ki o da bahsettiğimiz faktörlerin oluşturduğu ahlaki bozukluğun doğurduğu sosyal adaletsizliktir. Ahlâk bozukluğunun bir başka nedeni de tabi ki akide(inanç)nin vicdanlara hapsedilip, orada yer etmemesidir. İnsan aklını taptaze tutup onu yönlendirecek bir inancın bireyde bulunmamasıdır.
İslam ruhî fakirliği ortadan kaldırmak için öncelikle bu fakirliği oluşturan maddi sebepleri ortadan kaldırır. Sonra da insanın ruhunu öyle bir akideyle doldurur ki insan o akide sayesinde kötülüklerle mücadele eder. Bu inanç ise ruhun boşluğunu doldurur ve ferdi Allah’a yönlendirir, bireyin kimliğinden daha önemli olan kendisinin daha önemli olan, kendisinin de bir parçası olduğu toplumu ve insanlığı insani hedeflere çağırır. 
Ruh hastası, İslam kimliğini kaybetmiş, vicdani hassasiyetleri körelmiş bir takım kişiler söylenenleri önemsiz görebilirler. İnsanlığın vicdani hassasiyetleri bu tür düşüncelere rağmen varlığını sürdürmeye devam edecektir ve hiç bir zaman da iflas etmeyecektir. 
Eğer Ademoğlu, kendisini yer ve gök ile ilişki kuracak bir inanca(akideye) sahip olamıyorsa işte o zaman cüce bir yaratık ve köle ruhlu bir birey demektir. Hatta inanç denen akideye, ruhî değerlerle istihza(alay) edilen komünizim dünyasında bile çok ciddi bir ihtiyaç duyulmaktadır. Eğer, inancın ruha verdiği sıcaklığı ve canlılığı olmasaydı, çarları, diktatörlerin zindanlarına atılan, Sibirya’ya sürülen binlerce insan, komünizme zemin hazırlayan şecaat ve dayanma gücünü bulamazlardı.
Varlığını sürdürmekte olan beşeri hasta rejimler, içimizde öyle bir vicdansızlık, sadakatsizlik, fesat ve düzensizlik oluşturdu ki, bunların tezahürleri hemen hemen her adı başı görünmektedir. Devlet dairelerinde ki umursamazlıklar veya ayrıcalıklar, öyle bir noktaya geldi ki ortaya bir dokunulmazlar, mösyöler grubu çıkmış oldu. Bütün bu olanların hesabı sorulamadığı sürece sonunu almakta imkansız görünüyor.
İşveren ve işçiler arasında ki güvensizlik ve adaletsizliğin oluşturduğu başı bozukluğun, işçiyi bozgunculuğa sürükleyeceği gözden ırak tutulmamalı. Eğer bir ortamda adalet yoksa, emeğin ve alın terinin karşılığı alınamıyorsa, kaos, anarşi, nizam ve intizamdan daha kolay, daha rahat bir zemin bulur. Fırsat eşitliğinin olmaması, milli serveti çarçur ederek altını üstüne getirir. Ayrıca servet ve imkanların belirli bir azınlığın elinde olması ve bunların ihtikar ve karaborsacılığı, milyonlarca kişiyi uyuşukluk ve tembelliğe, yüz binlerce kişiyi de şehirlerdeki kahvehanelerde ve köy odalarında vakit harcama israfına sürüklenmiştir. Sonun da bu insan kitleleri hiç üretmeden devamlı tüketen tembeller güruhunu oluşturmuşlardır. Çünkü bu insanlar, çalışıp üretebilecekleri iş alanları bulamıyorlar. 
Devlette yatırı projeleri için para bulamıyor. Çünkü devlet para babaları zarar eder düşüncesiyle onlara acıyarak, gelirleri azalmasın diye bütçeyi basit vergilerden oluşturmaya çalışıyor.
İşte, bütün bu felaketlere ve belalara bir de inanç boşluğunu eklemek yanlış olmaz zannımca. Eğer toplum, inancın beslediği bir vicdandan mahrum ise, çalışmaya olan inancı kaybolmuş ise ortaya öyle bir felaket tablosu çıkar ki bunun önüne İslam dan başka hiç bir şey geçmez.
İslam var gücüyle tembellik denilen hastalıkla ve tembelliğe sevk eden her türlü sebeple mücadeleyi esas alır. 
İslam, tembellik hastalığını ortadan kaldırmak için hem şuur ve vicdan planında, hem de fiil ve olaylar alanın da tedavi yöntemleri koymuştur. İslam’ın en büyük düşmanı hangi renk ve şekilde, hangi biçim ve surette olursa olsun uyuşukluk ve tembelliktir.
İslam para babalarının servet ve imkanların ellerinde tutmaları neticesinde ortaya çıkan işsizliğinde en büyük düşmanıdır.Ücret ve karşılığı, emek ve gayret nispetindedir. Oturup hiç bir iş yapmadığı halde servet sahibi olanların, çalışmayıp tembel tembel yatan kişilerin bu serveti yemelerine engel olmalıdır.
İslam; tembellikten, rahata düşkünlük sebebiyle boş oturmaktan, kurnazlık yaparak kolay geçinmek için dilencilik yapmaktan ötürü ortaya çıkan işsizliğin de en büyük düşmanıdır. İslam, bu tür insanları, çalışabilecek durumda olmalarına rağmen bu tür yollara başvurdukları için ‘Kıyamet gününde yüzlerinde bir parça et bulunmaksızın gelecekler’ diye tasvif etmektedir.
İslam, dindarlık kisvesi altında tembel tembel oturmayı da haram kılmıştır. İbadetler muayyen vakitlerde yapıldığı için bir kimsenin bütün gününü almazlar.
“Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan(nasibinizi) arayın.”(Cuma:10)
İslam, bir kenara çekilecek işsiz güçsüz oturup dualar okuyarak zaman geçirmeyi de kabul etmez. Bugün İslam Coğrafyası’nda binlerce kişinin camilerde, tekkelerde oturup namaz kılmaları, dualar okumaları, zikir ve mevlid merasimleri düzenlemeleri ve bunun dışında hiç bir şey yapmamaları, İslam’ın özüne uygun bir davranış değildir.
Eğer, yetkiler, İslam Dinine bırakılırsa bu tür zevatlar, çalışmaya sevk edilirler. İş bulamadıkları taktirde devlet hemen devreye girerek iş imkanı bulur. Çalışmak da yeyip-içmek kadar gerekli bir ihtiyaçtır. Çalışmak, rûhun ve vücudun zekâtıdır. İslam, çalışmayı ibadet kabul eder. 
İşsizlik, toplumu yıkıma sürükler. Bu nedenle de devlet, tolum işsizlik felaketinden korumak için gereken imkânları hazırlamalıdır. Eğer bu imkanlardan sonra da bile bile tembellik eden olursa devletin görevi, zorla bile olsa bu kimseyi tembellikten men edip onu gücü nispetinde çalıştırmaktır.
Selametle!...
 

Bu yazı toplam 1060 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.