1. YAZARLAR

  2. Serdar USMAN

  3. Klasik Bir Yazı: Ahh Eski Ramazanlar - 1
Serdar USMAN

Serdar USMAN

Serdar USMAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Klasik Bir Yazı: Ahh Eski Ramazanlar - 1

A+A-
Değerli okurlarım, bugün on bir ayın sultanı ramazan ayının sekizinci gününü idrak ediyoruz. Bu mübarek ayı idrak ederken geçmiş ramazanların nasıl yâd edildiğini hepimiz biliriz. Biliriz de bir türlü tekrar o hazzı yaşayamamanın acısını tüm bedenimizde hissederiz.
Ben çeşitli sitelerden derleyerek bir araya getirdiğim bazı bilgileri paylaşarak o eski ramazanların doyumsuz hazzını hissetmenizi murad ettim bu yazımla…
Osmanlı toplumunda, Ramazan gelmeden evvel bütün insanlarda tatlı bir telaş başlar ve hazırlıklar yapılırdı. Komşu ve akrabalar bir araya gelerek imece usulüyle mevsimine göre erişteler, turşular, konserveler, reçeller yaparlardı.
Birçok yörenin kendine has yemekleri iftar ve sahur sofralarını süsler. Bilhassa komşular birbirlerine yemekler gönderirlerdi. Böylece her komşunun sofrası zenginleşirdi. Köylüler, köy odalarında bir araya gelerek sohbet ederlerdi. Karşılıklı iftar dâvetleri yapılarak aileler, komşular, arkadaşlar ve akrabalar arasındaki birlik ve muhabbet artardı. Yine bazı yörelerimizde Ramazan ayında evlerde toplanılarak şiirler, maniler okunurdu. Ayrıca köyün yaşlıları, gençlere eski hikâyeler anlatırlardı.
Ramazan geldiğinde, İstanbul’un bütün evleri, herkesin kudretine göre birer Dârü’t-Tabak (Ziyafet evi) hâline gelirdi. Herkes akraba ve ahbaplarını evine iftara dâvet eder, ikram ederek kudretince ziyafet vermeye çalışırdı.
Büyüklerin konaklarında Ramazan akşamları büyük hazırlıklar yapılır, süslü ve mükellef sofralar kurulurdu. Büyük konaklarda ev sahibi için hazırlanan sofradan başka, her günkü gibi kâhya odasına, divan efendisi, kitapçı, mühürdar ve imam efendi odalarına da zengin sofralar kurulur, gelen misafirler rütbelerine göre buralara alınırdı. Hane sâhibinin her akşam kurulan sofrasına Ramazana mahsus olan ekmeklerden başka uzun yumuşak pideler, muhtelif ufak halka çörekler, gümüş veya değerli bir tepsiye çeşitli meyvelerden yapılmış reçeller, sucuk, pastırma, peynirler ve bilhassa hurma ile türlü türlü zeytinler konurdu. Ortasına da saplı, kulplu ve kapaklı elmastıraş denilen billûrdan çok küçük sekiz-on kadar bardak içinde Mekke-i Mükerreme’den getirilmiş zemzem-i şerîf konurdu. En ağır kıymetli takım ve tabaklar, sırmalı havlular, gümüş leğenler hazır edilirdi.
İftar vaktine yarım saat kala odanın münasip bir köşesine konmuş buhurdanlarda ödağacı veya buhur, pek kibar ailelerde amber yakılır, odanın kapısı çekilirdi. Akşam ezanına çeyrek kala hane sahibi yemek odasına girer, ayakta kendi sofrasına alınacak misafirlerin gelişini bekler, karşılar, herkes sofrada yerini alınca daire imamı efendi derhal Kur’an-ı Kerim’den bazı âyât-ı celîle okumaya başlar, herkes sessizce dinlerdi. Bu arada vaktin geldiğini bildiren top da atılmış olurdu. Önce zemzem-i şerif içilerek oruçlar açılır, iftarlık denen reçeller ve önlerindeki çöreklerden yemeye başlanırdı. Zenginler yemekte iki çeşit çorba ve yumurta, en az üç çeşit tatlı, iki çeşit börek ve hoşaf ile beş-altı türlü sebze bulundururdu. Sofraların meşhur tatlıları baklava, samsa, revani, şekerpare idi.
Ramazan’ın en mühim hususiyetlerinden biri iftar sofralarına davetsiz gidilebilmesiydi. Osmanlı Sarayına Ramazan ayı boyunca iftara davetsiz olarak gelinebilirdi. Bunun hâricinde Osmanlı Sarayının hususi davetleri de olurdu. Ramazan’ın ilk on gününde Padişah, ayan ve mebusan reisleriyle birlikte vükelayı saraya iftar için dâvet ederdi.
Büyük devlet adamlarının ve zenginlerin hanelerinde hususi dâvetler verildiği gibi, kapıları her gece isteyen ahbap ve misafirlerine de açık olurdu. Gelen geri çevrilmez içeriye alınırdı. Bu davetsiz misafirler, derece ve itibarlarına göre kâhya ve divan efendisi ve mühürdar gibi zatların odalarına alınır, iftar ettirilir, onlara da mükellef iftarlıklar, tatlılar, börekler ve her türlü yemek verilirdi. Gedikli ağalarla diğer ağalara, kavas ve aşçılara ve evdeki diğer hizmetlilere ayrı ayrı sofralar kurulurdu. Konağın alt katına da iftara gelen mahalle bekçisi, sakası, amele ve diğer fakirler için onar kişilik en az üç-dört sofra hazırlanırdı. Bu misafirler kahvelerini de içtikten sonra hazinedar ağa onlara diş kirası namıyla bir miktar atıyye verilirdi.
Davetli misafirler de kahvelerini içer, bir kısmı yatsı namazı vakti yaklaşınca gitmeye başlardı. Bunlar arasında mahallenin imamı, müezzini ve muhtarı gibi kimselerle diğer komşu ve mahalle ahalisinden atıyye verilmesi lazım gelenlere de yine ayrı ayrı diş kiraları verilirdi. Hane sahibi tarafından maiyetinde bulunanlara veya arzu ettiklerine Ramazan hediyesi adı altında saat bile verildiği olurdu. Yatsı namazı vakti gelince hane sahibi ile kalanlar hep beraber teravih namazı kılarlar, daha sonra biraz sohbet eder ve dağılırlardı.
Değerli okurlarım, ramazan aylarının geçmişimizde ki anlamı ile bugünkü anlamı arasında can sıkıcı çok değişiklikler oldu. Günümüzde zenginler arasında iftar davetleşmeleri yaşanır oldu. Zengin sofralarında fakirler yer bulamaz oldu. Fakirlerin mutluluğu sadece marketten alınan bir koli içerisinde ki cüzi sayıda ki gıdalarla sınırlandırıldı. Günden güne akrabalar arasında da bu kopukluğun başladığı hissedilmeye başladı. İnsanı insan yapan değerlerin bugünkü karşılığı toplumsal yozlaşma yönünde seyrediyor.
Müsaadenizle geçmişte ramazan güzellikleri ile alakalı bir yazım daha olacak. Onu da gelecek yazımda paylaşayım.
 
Bu yazı toplam 55 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.