1. YAZARLAR

  2. Serdar USMAN

  3. Klasik Bir Yazı : Ahh Eski Ramazanlar - 2
Serdar USMAN

Serdar USMAN

Serdar USMAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Klasik Bir Yazı : Ahh Eski Ramazanlar - 2

A+A-
Sevgili okurlarım, yazılarımı bazen gününden önce yazar ve sıraya koyarım. Bir önceki yazımı aslında bugün için hazırlamıştım. Ama yazılarımda sıralamada değişiklik yapma ihtiyacı hissettim. Bu sebepten de ramazanın ikinci günü olduğu halde sekizinci günü ibaresini düzeltmeden gazeteye göndermişim. Düzeltir, özür dilerim.
Kaldığımız yerden devam edelim. Büyüklerin konaklarında normal günlerde de imam bulunur, sabah akşam ve yatsı namazlarını ev halkı cemaatle kılar, ağalardan münasip biri müezzinlik yapardı. Ramazan’da ise ekseriyetle konak imamı teravih kıldırmazdı; hâriçten musikişinas bir imam ve güzel sesli müezzinler tutulması âdetti. Cemaat için ya sofaya veya mevsim kış ise cami hâline konmuş büyük bir odaya güzel seccadeler serilirdi. İmamın sesine dokunmaması için uzağına konan iki buhurdanda öd ya da amber yakılırdı. Müezzinler en arka safta durur, her dört rekâtta hep bir ağızdan ilâhîler okurlardı. Namazın sonunda imam efendi Kur’an-ı Kerim’den yine yüksek sesle mihrâbiye okur, bu suretle teravih namazı son bulurdu.
Her sınıftan halk kendi mali gücüne göre sahur için yemek hazırlardı. Vüzera ve ekâbir-i rical konaklarında da geceleri matbahlarda hazırlanan yemekler tablakârlar tarafından harem ve selâmlığa taşınırdı. Yine gündüz gibi sofralar kurulursa da akşam yemekleri gibi olmazdı. Sahur yemeği, suyu alınmış söğüş et veya ızgara köftesi ve donmuş paça, hususi yapılmış simliden makarna, hafif tatlılardan sütlaç, muhallebi, ayva ve elmasi tatlısı, hoşaf ile münasip sebzelerden ibaret olurdu. Sahura kalkmak bütün çocukların hoşuna gittiğinden validelerine, kendilerini uyandırmaları için akşamdan ısrarla ricalarda bulunurlardı.
Bu büyük konaklara geceleyin de sahur yemeği için fukara gelir, onlara ayrılan sofralarda yemekler yedirilirdi. Ancak gelen fakirlerin çoğu İstanbul’un uzak semtlerinde oturdukları için sahur yemeğini konakta yemez, matbaha gider, arkasında taşıdığı zembilindeki kaplara akşamdan kalan yemeklerden koyup dönerlerdi. Yakında oturanlar sahura kalırdı. Kışın sahur vakti çok geç olurdu. Böyle zamanlarda misafir gelecekse sahura yakın gelir, ev sahibi ve ev halkı da üç-dört saat kadar biraz uyurdu. Kış günleri uykudan kalkarak soğuk odada yemek yemek zor olduğundan yemek yenecek odalar daha önce mangallarla ısıtılırdı.
Emekli devlet ricâli, fazla hizmet ve meşguliyetleri olmadığından öğle namazlarını cemaatle camide kılmak için erkence konaklarından çıkar, namaz kıldıktan sonra bir süre camide kalır, ibadetle meşgul olurlardı. Dışarı çıktıklarında, gördükleri fakirlere atıyyeler vererek yardımda bulunurlardı. Yardım ve bahşişlerin açıktan verilmeyip bir zarfa konması veya en azından bir kâğıda sarılarak verilmesi büyüklerin âdetlerindendi.
Bursa’da Ramazan sofralarına münhasır hoş bir âdet vardı. Nedîmenin misafirlere salonun kapısında takdim ettiği şimşir kaşıklarda Kur’an’daki süre isimleri yazar, herkes aldığı kaşıkta hangi süre ismi yazıyorsa, o ismin yazılı olduğu sofraya otururdu. Böylece zengin-fakir, paşa-gedâ yan yana yemek yerdi. Yemekten sonra da şimşir kaşıklar, üzerlerinde süre isimleri yazılı olduğu için yakılır ve külleri gül bahçesine dökülürdü.
Anadolu’nun bazı yerlerinde ilk defa oruç tutan çocuklara çeşitli hediyeler verilirdi. Bazı yerlerde de çocukların oruçları satın alınarak oruca teşvik edilirdi. Tam gün oruç tutamayacak kadar küçük olan çocuklara öğle vakti oruçları açtırılır ve buna da “tekne orucu” denirdi.
Ramazanlarda Padişah’ın huzurunda Tefsir dersleri okunurdu Padişah’ın huzurunda okunduğu için bu derslere “Huzur Dersleri” denirdi. Haftada 2 gün, Ramazan boyunca 8 defa 1 Mukarrir Efendi ve karşısındaki 15 kişiden oluşan muhatapları, Huzûr-u Hümâyunda 2 saat ders okurlardı. Ders esnasında Padişah dâhil herkes diz çökerdi. Dersler saray salonlarından birinde ve öğle ile ikindi arasında takrir olunurdu. İlk huzur dersleri Osman Gazi zamanında başlamış, Sultan Murad Hüdavendigar’ın tertibiyle resmîleşmişti. Âlimler halk için de câmilerde tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yaparlar, umumi vaazlar verirlerdi. İşte Osmanlılar, bu mübarek ayı, her şeyiyle rengârenk ve dopdolu yaşıyorlardı.
Anladığınız gibi ramazan bir hayattı. Hayatın gerçeğiydi. Mutluluk kaynağı idi. Uhrevi âlemin mis rayihalar saçan ve dünyamıza yansıyan kokusu idi.
Nerde o Ramazanlaaaar!
Ahh nerde?

 
Bu yazı toplam 82 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.