1. YAZARLAR

  2. Abdurrahim Küçük

  3. Lübnan Çıkmazının İç Yüzü-8
Abdurrahim Küçük

Abdurrahim Küçük

Yazarın Tüm Yazıları >

Lübnan Çıkmazının İç Yüzü-8

A+A-

BÖLGENİN DIŞ GÜÇLERLE İLİŞKİSİ

Mısır’ın bölgeye girişi: Haçlılardan önce hâkimiyetlerini güneyin dışındaki bölgede kuran Müslüman Şiiler, Fatımilerin Memaliklere yenilgisinin arifesinde memalikler ve Osmanlılar zamanında sayılarının ve güçlerinin azaldığını, Lübnanlı Şiilerin de Osmanlıya bağlılığını biliyorlardı. Sahil şeridinde oluşturulmaya çalışılan nüfus dengesi Müslüman Türkmenler, Çerkezler ve Kürtlerden müteşekkildi.

 İç Bölgede Mısır’ın varlığı ile iç hareketlerin başlaması Sadrazam İbrahim Paşa saltanatına tesadüf eder. Buda İbrahim Paşanın Hristiyanlara olan güvencinin Müslümanlardan daha fazla olmasının neticesidir. Taraftarlığın ana sebebi ise Müslümanların Osmanlı yanlısı olmalarıdır. Bu Hristiyan bilinçlenmesi onlara kendi iç meselelerini bir tarafa atmaları sonucunda hem birliktelik hem de dıştan gelen göçmenlerle kısa zamanda sayısal bir üstünlük sağlamıştır.

Hristiyanların Lübnan’a göç sebeplerinin arasında kendi dindaşlarının yanında yer alma yatarken Akdeniz ve Doğu ticareti de işin dinamosunu teşkil etmekteydi. Lübnan’ın dağlık bölgelerinde yerleşen ve aydınlıkta kalan Marunîlerin açık davetleri ve bölgenin faziletlerini teşhir etmelerinin yanında inanç hürriyetinin serbest bırakılması ve ticaretteki önemi vazgeçilmez bir gel çağrısına karşı cevaptı da adeta.

Bu ümitsizliklerin içinde ümit kapısının açılışı, kısa zamanda Fatımiler ve Osmanlı zamanında bölgeye göç eden Müslüman Arap, Türkmen, Çerkez ve Kürtler lehine olan Hristiyan dengesinin kaderini değiştirmişti. AKKA Valisi olarak tayin edilen Ahmet Paşa, İslami havayı Lübnan’da tutmuş, diğer azınlıklara önem vermemiştir. Bu kendine çekiliş Hristiyanların birleşmesine meydan vermiştir.

İbrahim Paşanın Hristiyanlara tanımış olduğu büyük serbestlik ile Lübnan devleti ikame edilmeden önce, Mısır, Suriye Ermenistan gibi diğer devletlerden göç eden Hristiyanlar Lübnan’da % 60’lık çoğunluğu sağlarken Müslümanları  % 40 ‘lık gibi bir azınlığa düşürüldü. Bu azınlık, cüz’i mezhep farklılıklarıyla tekrar parçalanırken birleşen Hristiyan potansiyelinin karşısında bir daha güç kaybetmiştir. Bu Müslüman mezheplerinden, çoğunluğu Şiiler, ikinci sırayı Dürziler teşkil ederken üçüncü sırayı da Sünniler almaktaydı. Azınlıkta kalan Sünniler zaman zaman Suriye Sünnileri ve Osmanlıdan almış oldukları yardımlarla varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Bunun için siyasi çorbada tuzları olmayan Sünniler Osmanlı’dan sonra sükut’a  bürünmüşlerdir.

BÖLGEDE OSMANLININ SONU

Osmanlı devleti siyasi, iktisadi ve içtimai yönden zayıf düştüğü ve en son da Trablus garp savasında balkanları kaybetmesinin arefesinde Araplar ve özellikle de batıyla bağlantısı olan gayri Müslimlerin uzum zamandan beridir gösterdikleri sabırları taşmış artık harekete geçmenin zamanı gelmişti. Emevi devleti döneminde zaman zaman iç karşılık çıkaran Marunîler, Osmanlı döneminde de ayrı boyutlara bürünmüşlerdi. Batının doğudaki uzatmalı karargâhı, zaman zaman kepenklerini açarak ağır misafirlerini ağırlamak için hazırlıklar yapıyordu.

1516’da Osmanlı yönetimi altına giren Marunîlerin Osmanlı tarafından himayeleri, Marunîlerle Katolik kilisesi arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi yönünde Cizvit rahibi John Eliano’nun gösterdiği yoğun gayretler neticesinde Papa XIII. Gregory, 1584 yılında Roma’da Marunî din adamlarının yetiştirilmesi için bir eğitim merkezi kurmasına kadar devam etti. Tüm bu çabaların altında yatan, Hristiyan âleminde herhangi bir kopmanın önlenmesi ve birliğin korunması amaçlanıyordu.

Tarihçiler 1. Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerini birçok etkene bağlarken bölgeden Osmanlının uzaklaştırılmasının altında yatan gerçeği gözlerden uzaklaştırılıyordu. Bugün soğuk savaş ve sıcak savaş dönemlerinde olduğu gibi dün de durum bundan farklı değildi. Güçlünün bir bölgeye ya da bir ülkeye girmesi veya idaresi altına almak istemesi görünen sebep değil onun arkasında yatan çıkar ve menfaattir.

Yıllardır Osmanlı’nın sırtını yere getirmeyi planlayan batı ülkeleri ve içteki uşakları, her zaman olduğu gibi sahada bileğini bükemediklerini kalleşlik bertaraf ederek hedefe ulaşmaya çalışıyordu. Ve ulaştılar da. Bu bir nevi bir devin titreşiminden duyulan haz sadistliğiydi. Gücüyle yenemediğinin yenilgisini görme, yüzyıllardır ezberlediği dersini verme bahtiyarlığı(!). 

Rusya’nın Fosfer boğazını geçerek Akdeniz’e uzanması, Avusturya’nın Selanik sahillerini, İngiltere Arap yarım adasını geçerek uzak doğuyu ulaşmasıyla sömürü düzeni yenden sahaya iniyordu.  Ve bu Müslim ve gayrimüslim zayıf halkların ülkelerine el koyuşun adı:  Hristiyan sömürgeciliğiydi.

Gelecek yazımız Kanuni Esasi’de verilen azınlık hakları hakkında olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar