1. YAZARLAR

  2. Dilek Bülbül

  3. Mevlana’ya Can Veren Bir Tebrizli: Şems…
Dilek Bülbül

Dilek Bülbül

Yazarın Tüm Yazıları >

Mevlana’ya Can Veren Bir Tebrizli: Şems…

A+A-

Ben Ali oğlu Muhammed. Tarihin andığı üzere: Tebrizli Şems. Dedem Azeri Türküdür. Babam Melekdadoğlu Ali. 
     “Aşk” tabirini basit bir insan bedeninden öteye götüremeyen bazı yazarlar(!) bu beraberliği pek hayra yormayıp densiz yorumlarda bulunsa da gelin biz Şems’i biraz tanıyalım: 
    Asıl ismi Mevlana Muhammed olan zat 1183 yılında (yahut 1185?) Tebriz’de dünyaya gelmiştir. "Şemseddîn" yani; dinin güneşi lâkabıyla anılmıştır. Küçük yaşlardan itibaren manevi ilimlere meraklı olan Şems, ününü duyduğu bütün meşhur şeyhlerden feyz almaya çalışmış ve bu sebeple diyar diyar dolaşmıştır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine "Şemseddîn Perende" yani; uçan Şemseddîn denilmiş, ayrıca Tebriz'de tarikat pirleri ve hakikat arifleri ona "Kâmil-i Tebrizî" adını vermişlerdir. Birçok âlimden ders alan Şems, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in ahlâkını örnek almış ve devamlı bir arayış içerisinde olmuş, sonunda da Hz. Mevlana'yı arayıp bulmuştur. Bu buluşma Mevlevîlikte Musa-Hızır buluşmasına benzetilmektedir. Dünya’ya, kılık ve kıyafete önem vermeyen Şems, Mevlana ile üç-üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olup O’nu ilahi aşkın potasında eriterek, kâmil bir Hak aşığı yapmaya muvaffak olmuştur. 
    Bir gün Mevlana’ya felsefecilerden bir grup geldi. Soru sormak istediklerini bildirdiler. Mevlana bunları Şems’e havale etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç soru sormak istediklerini belirttiler. Şems: “Sorun” buyurdu. İçlerinden birini reis seçtiler. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz. Ama görünmez, göster de inanalım.” Şems Tebrizî buyurdu ki: “Öbür sorunu da sor!” “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek dersiniz, hiç ateş ateşe azap eder mi?” Şems: “Peki öbürünü de sor!” “Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” Bunun üzerine Şems, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamanın kadısına gidip, Tebrizî’yi şikâyet etti ve “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu” dedi. Şems: “Ben de sâdece cevap verdim” buyurdu. Kadı bu işin açıklamasını istedi. Şems de şöyle anlattı: “Efendim, bana Allahü Teâlâ’yı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.” O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem” dedi: Şems: “İşte Allahü Teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana: “Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın?” buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcup olup, söz söyleyemez hâle düştü.
    Yine bir gün Şems Tebrizî hazretleri kalp gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin talebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül kırıklığı içerisinde Cenâb-ı Hakka: “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye duâ ediyordu, öyle bir yalvarışı vardı ki bütün ruhlar onunla birlik olmuşlar: “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diyorlardı. Şems de o anda Cenâb-ı Hakka münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak: “İste ey Şems! Bütün dileklerin yerine getirilecek” diyen bir ses işitti. Bu cevap üzerine Şems: “Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye yalvaran bu evliyâ kuluna ihsân eyle” dedi. Şems hazretlerinin bu şefaatiyle, o evliyâ kul, derhal isteğine kavuştu.
    Nitekim; Şems’i anlatmaya ne kalem yeter ne de kağıt… 
    Haybeden konuşanlara inat,
    Bu menkıbeler tarafımızdan bir cevap.

Bu yazı toplam 730 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar