1. HABERLER

  2. RAMAZAN

  3. Muşlu Ayşe Teyze'nin Medine sofraları
Muşlu Ayşe Teyze'nin Medine sofraları

Muşlu Ayşe Teyze'nin Medine sofraları

Medine-i Münevvere’de kaşık, çatal, bıçak kullanmamız zor. Ezanla kamet arasında on dakikamız ya vardır, ya yoktur. O on dakika içerisinde sofra serilecek, her şey sofraya konulacak, yemek yenilecek, sofra kalkacak ve kametle birlikte namaza durulacak. Ni

A+A-
Sizleri on sekiz yıllık bir adanma hikâyesinin başkahramanı ile tanıştıracağım. Ama belki de Ayşe Teyze'yle tanışanlarınız olmuştur. Belki bir Ramazan umresinde yolunuz onun sofrasına düşmüştür, elleriyle sardığı dolmalardan yemişsinizdir. Mescid-i Nebevî'nin bahçesinde iftar hazırlıkları yetişsin, kimse aç kalmasın diye koşuşturmalarına şahit olmuşsunuzdur, kim bilir. Dört çocuk annesi Ayşe Işık, gelin gittiğinden beri, yani yirmi beş yıldır Medine'de yaşıyor. Yıllardan beri Ramazanlarda Mescid-i Nebevî'de sofra açarak, binlerce Müslümanın iftar duasına eşlik ediyor.

Ne zamandan beri sofra açıyorsunuz?

Hemen hemen on sekiz yıl oldu.

Sofra açma fikri nerden geldi aklınıza?

Bir gün kayınvalidem bana bir kasa dolusu kabak göndermiş. Bu kabağı nasıl tüketebilirim diye düşündüm. O yıl görümcem rahmetli olmuştu; yoğurtlu kabağı çok severdi. Ben de görümcemin ruhuna bu kabağı kızartıp Harem-i Şerif'e götüreyim dedim. Yaklaşık yirmi kilo kabağı kızarttım, üzerine yoğurt döküp Harem'e götürdüm. O insanlara ikram ederken içimdeki sevinç, beni bir sonraki gün de Harem'e giderken bir şeyler yapmaya sevk etti. Öylelikle başladım.

Sofranızda neler ikram ediyorsunuz?

Medine'nin geleneksel bir usulü vardır ikramda. Muhakkak ki olmazsa olmazlarından taze hurma yani rutananın yanı sıra yoğurt ve dukka dediğimiz bir baharatımız vardır. Bu üçü muhakkak sofrada bulunur. Tabii ki bu şart olmasa bile buna yakın yiyecekler bulunursa daha güzel olur.

Peki, ikram ettiklerinizin hepsini siz mi temin ediyorsunuz?

İlk on dört yıl kendim el harçlığımı biriktirerek temin ettim. Tabii o zaman küçük çaplı açıyordum sofrayı: Elli kişi, yüz kişi, yüz elli kişi. En son kendi başıma verdiğim iftar dört yüz, dört yüz elli kişiydi.

Sonrasında…

Sonra Medine'de bire bin sevap olduğunu bilen umreciler, imece usulüne başladı. Ekmeği biri aldı, meyveleri biri getirdi, suyu biri tedarik etti. D aha doğrusu onlar almadı, ücretini bir kişide toplayıp bize verdi. Bir sonraki gün de biz aldığımız yiyecek ve içecekleri el arabalarıyla Harem-i Şerif'e getirdik. Verenin niyetine iftar soframızı açtık.

Dünya Müslümanlarını tek bir sofrada birleştiriyorsunuz. Onları gözlemliyorsunuzdur. Nasıl bir ilişki var, kendi aralarında diyaloğa giriyorlar mı?

İslamiyet'in insanları birleştirip tek noktaya topladığı yer, namazdaki saftır. Bizim sofralarımızda da namaz safı gibi, omuzları birbirine yapışık şekilde saf saf dizilen insanlar, oruç ibadetlerini yerine getiriyorlar. İnsanların iftara hazırlanırken önüne konulan yiyecekleri yanındakiyle paylaşması, mesela zemzemini, hurmasını birbirine ikram etmesi şahit olduğum ve izlemekten keyif aldığım manzaralar. Kendi milletinin diliyle, sevdiği şeylerden ikram etmek daha güzeldir. Benim sofram tüm dünya Müslümanlarına açıktır. Ama genelde yemek dağıtmaya başladığım zaman, Türk hacılarının daha çok rağbet ettiğini, yiyeceklerin onların damak tadına daha uygun olduğunu görüyorum. Lisanımı bilmeleri de benim soframa Türklerin gelmesini kolaylaştırıyor. İsteklerini daha kolay ifade edebiliyorlar. Benimle birlikte birkaç Türk sofrası da yan yana. Aramızda bir Özbekli, bir de Sudanlı kardeşimin sofrası var.

O zaman her isteyen sofra açabiliyor Medine'de?..

Evet, ama şu anda devletin bir uygulaması var. Dakka dediğimiz bir kâğıdın olması şart sofra açabilmek için. O kağıtta sofra için verilen yerin ölçüsü belirtilmiştir. O ölçünün dışına çıkamazsın, çünkü komşu sofralar da kendi sayısını ona göre ayarlıyor. Biz genelde sofrayı geniş tutmaya çalışıyoruz ki, Ramazan'ın son on beş günü yoğunluk arttığında zor durumda kalmayalım. Allah Resulü buyuruyor ki; “Kim Ramazan'da bir umre yaparsa, Rasulullah (s.a.v.) önde, kendi arkada hac yapmış gibi sevap alır." Bunu bilen Müslümanlar bu sevabı kaçırmamak için Ramazan umresini tercih ediyorlar. O yüzden Ramazan bizde yoğun geçiyor çok şükür. Medine'de bir iftar yaşamak, bir insanın ömründe geçirebileceği en güzel vakitlerden biridir.

Yıllardır bu işi yapıyorsunuz, belki yüzbinlerce Müslüman iftarını açtı sofranızda. İçlerinden hâlâ görüşmeye devam ettikleriniz var mı?

Öylesi var ki, artık bir kız kardeşten daha yakın olmuşumdur. Çünkü benim Ramazan'daki yerim yıllardır hiç değişmedi; 7B 13. kapı diyen beni bulur. Ramazan umresini kendine âdet edinen hacılar, her sene gelip beni buluyorlar. Telefon numarasına, adrese gerek kalmıyor. Soframa her yıl gelen bazı hacılar, beni kızları gibi görüyorlar. Kendi kızını bu kadar sahiplenen ve seven kişileri görünce, annem bile bazen kıskanıyor.

Sofrada yaşadığınız talihsizlikler oluyor mu?

Oluyor tabii. Allah Resulü'nün bile hurma dağıtırken hırpalandığını biliyoruz. Benim soframda da olması tabiidir. Çünkü nefis, iman, oruç hepsi bir arada olunca, kişi mücadele içinde oluyor. Bu fıtrattan gelen bir şeydir. Bazen istemeyerek de olsa üzerime çok gelindiğinde sinirleniyorum, ama sinirlenince yüksek sesle salavat çekiyorum, misafirlerin kalplerini kırmamak için. Ben bu yoğunlukta acaba birine eksik mi verdim, birini unuttum mu, kırdım mı diye düşünüyorum.

Çok aşırı hassas davranmıyor musunuz?

Evet ama dönem hassas, onlar da Allah'ın ve Resulü'nün misafiri. Başından beri acaba soframa gelen misafirleri kırıyor muyum diye kalben çok üzülüyordum. Allah Resulü benden razı mı, hizmetim tamam mı diye düşünüyordum hep. Bu, aklımda hep bir soru işaretiydi. Allah Resulü'nün benden haberdar olup olmadığını kendi kendime hep sorup duruyordum.

Sorularınız sizi hizmetten alıkoymadı ama. Peki cevap buldunuz mu?

Elhamdülillah. Büyük kızım Zeynep, on yaşlarındaydı. O zaman evde yemek yapıp götürüyorduk. Her gün sabah namazından sonra yatıp, on, on bir gibi uyanıyor, saat dörde kadar dört yüz kişilik yemek pişiriyordum. Üç küçük çocuğum var. Bir çuval patates ve on tavuğu pişiriyor; dört yüz kutuya koyup ağızlarını kapatıp koliliyor ve bir çuval yeşilliği yıkayıp temizliyordum. Bitmedi. Çay yapılacak, turşu konulacak ve dörtte Harem'e gidilmesi lazım. Yine bir gün böyle ev yemeği yaptım, Harem'e götürdüm. Kızım Zeynep de ekmekleri dağıtıyordu. Bir ara yanıma geldi. Bir hacı elli riyal verip annene ver demiş. O hacının neden böyle yaptığını merak edip yanına gittim. Hacı bana dedi ki; “Allah Resulü benim rüyama geldi, bu sofradan hep yiyorsun, biraz da sen kat, buyurdu." Bunu duyunca “Allahu ekber!" dedim, “Demek ki Allah Resulü benim soframdan ve hizmetimden haberdar, şükürler olsun." Soframa dört elle sarıldım.

Sofranızda sadece yemek yenmiyor, ezan ile iftar arası edilen dualarıyla da meşhur diye duydum...

Kayserili bir hacım vardı. On dokuz yıldır çocuğu olmamıştı. Sofra serilmesine yakın telefon etti bana Kayseri'den; “Bebek için tedavi oluyorum, bu son umut. Bana Harem-i Şerif'te sofrada dua eder misin?" dedi. Ben de sofraya gittim hacıların ikramlarını hazırladım, ezanı bekliyoruz. Herkes ellerini açtı, can-ı gönülden Makbule'miz için hayırlı bir evlat istedi. Dokuz ay sonra telefonuma bir Muhammed bebek müjdesi geldi. Soframızda dua ettiğimiz çok insanın duası kabul oldu, Allah'ın izniyle.

Dört yüz kişilik yemeğin ikramını nasıl yapıyorsunuz tek başınıza?

Gönüllü hizmet eden çok genç kızımız var. Sırayla gelirler, sofraları serer, ikramları yerleştirir ve sonra da toplarlar. Allah bin kere razı olsun. Bu genç kızlardan birinin görevi, günlük Hatim-i Şerif dağıtmak. İkindi namazından sonra dağıtır hatmi, akşam namazına kadar okunur ve toplanır. Mesela geçen sene iki yüz kırk yedi hatim okunmuştu soframızdan. Hatim duası yapılır, sofraya hizmet edenlerin, maddi olarak yardım edenlerin ve soframızda yiyip içen herkesin gelmiş geçmişlerine bağışlanır. Hacılar buna çok önem veriyor, benim için Medine'de hatim okundu hissiyle dönüyorlar memleketlerine. Burada güzel olan çok şey yaşadım, dillerini bilmediğim insanlarla tanıştım. Onların soframa oturduktan yıllar sonra beni tekrar bulmalarından çok etkileniyorum.
Ayşe Işık, gelin gittiğinden beri, yani yirmi beş yıldır Medine'de yaşıyor. Yıllardan beri Ramazanlarda Mescid-i Nebevî'de sofra açarak, binlerce Müslümanın iftar duasına eşlik ediyor.

Ramazan'ın otuz günü mescitte açıyorsunuz iftarınızı, bu da ailenizle hiç iftar açmadığınız anlamına geliyor…

En büyük kızım hariç bütün çocuklarım Muhammet Emin, Ömer, Fatmatüz Zehra Harem-i Şerif'de emeklediler. Büyük kızım sofra açmaya başladığımda altı yaşındaydı. Allah eşimden razı olsun, o izin vermeseydi yapamazdım. Ramazan haricinde eşime karşı sinirlenebilirim, dil uzatabilirim, ben de bir beşerim, ama Ramazan'da her zamankinden on kat daha iyi olmaya çalışırım ki, eşim sinirlenip bana bir gün “Harem'e gitme" demesin. O destek olduğu için açabildim sofrayı. Bazen kendi yerime kızımı gönderip evde eşimle iftar açma duygusunu yaşamak istedim ama yapamadım. Evde iftar açınca sanki oradaki hacılara zulüm etmiş gibi hissediyorum.

Neden?

Yıllar önce Medine'de bu kadar yemekli otel olmadığı için hacılar bir çorbayla akşamı, yatsıyı, teravihi kılıp sonra otellerine gidiyorlardı. Benim bir bardak çorbam bile onlar için çok kıymetliydi. Böyle bir durumda ben evde oturup beş çeşit yemek yapıp kendim yiyemezdim. O bir bardak çorba da olsa Harem'e götürmek zorundaydım.

Hepiniz ayrı ayrı yerlerde mi açıyorsunuz iftarı?

İki oğlum Harem'in erkek tarafında genç gruplarla açıyorlar oruçlarını. Eşim de bizi Harem'e bıraktıktan sonra Türk Camii dediğimiz caminin bahçesine gidiyor. Medine'de çalışan, Mısırlı, Suriyeli, farklı pek çok ülkeden insana meyve suyu götürüyor. O da kendi grubuyla orada iftar açıyor. Kızlarım zaten benim yanımda. Hiçbir zaman o hasreti çekmedik. Ancak altı gün oruçlarında ya da nafile oruçlarda evde olabiliyoruz.

Sizin Ramazan'ınız Türkiye'deki Ramazanlardan daha farklı geçiyor, mesela hiç iftar davetlerine gitmiyorsunuz. İçinizde kaldı mı hiç, bir iftar davetine katılamamak?

Önceki yıl tatil dönüşü bilet bulamadığım için, Ramazan'ın ilk haftasını Türkiye'de geçirmek zorunda kaldım. Benim için bedenen bir eziyetti. Çünkü ben iftarları aç geçirmeye alışmışım. Harem-i Şerif'teyken asla karnımın doyduğunu bilmem. Benim en büyük iftar yemeğim, hacılarım yediği zaman onların yüzündeki mutluluk. İftarda şurada olayım, burada yiyeyim diye hiç düşünmedim. Tabii Medine'de de var; bazı aileler Harem'e gitmiyorlar, kendi çevrelerinden her gün biri diğerini yemeğe alıyor. Bana mantıklı gelmiyor, çünkü uzaktan, dünyanın dört bir tarafından gelmiş misafirlerim varken, yakındaki insanlara yemek yapmak istemiyorum.

Yani siz de davet veriyorsunuz bir bakıma, ama uzaktan gelen misafirlere...

Onlar Resulullah'ın misafirleri. Bunu hiçbir zaman unutmam. Ramazan'dan iki ay önce patlıcanları kızartır, buzluğa atarım. Ramazan'da da hemen kıymasını kavurup, musakka yapıp Harem'e götürürüm. Cezayirli bir hanım yıllar önce soframda musakka yemiş. Yıllar sonra geldi beni buldu. “Ben o musakkanın tadını unutamıyorum." dedi. O misafirin yediği bir bardak çorbayla, bir kepçe musakka, gittiğim davetlerde alacağım tatlarla kıyaslanamaz. Benim için önemli olan, Allah Resulü'nün misafirlerinin Medine'den güzel bir hatırayla dönmesidir.

Bir bardak çorba dediniz, çorbayı ikram usulünüz o şekilde mi?

Medine-i Münevvere'de kaşık, çatal, bıçak kullanmamız zor. Ezanla kamet arasında on dakikamız ya vardır, ya yoktur. O on dakika içerisinde sofra serilecek, her şey sofraya konulacak, yemek yenilecek, sofra kalkacak ve kametle birlikte namaza durulacak. Mercimek çorbası, tarhana çorbası, yulaf çorbası, semizotu çorbası, ıspanak çorbası, aklınıza gelen her çorbayı biraz daha sıvı yapıp bardakla ikram ediyorum. Çünkü koyu bir çorbayı tabaktan kaşıkla o sürede bitirmek mümkün değil.

Çorba her sofrada var da sizin sofranızın özelliği yeşillikler...

Allah'ın Resulü “Sofranızda yeşillik bulundurun." diye buyuruyor. Ben de roka, maydanoz, nane, evde ne ot bulursam güzelce yıkarım, sofrada herkesin önüne az az koyarım. Bir gün Urfalı bir teyzem -şu an sıkıntısı varsa Allah sıkıntısını gidersin- geldi, benden yeşillik istedi. Benim de yeşillik çuvalı elimde sofrada dağıtıyorum. “Ben sana yeşillik verirsem sen bana ne vereceksin?" dedim. Dedi ki, “Ben de Resullullah'a şiir yazdım onu okurum." Tamam, dedim. Yeşillikleri dağıttım, onunkini de verdim. Daha sonra şiirini, ilahisini okumasını istedim. Meğerse yıllarca gelememiş Resullulah'a. O özlemle çok güzel yazmış. Hâlâ aklımda o şiiri; “Pasaportlar toplanmış millet gidiyor Medine'ye / Dediler ismi yokmuş vallah fakirsin diye / Urfa'dan otobüsler kalktı / Listeler asıldı senin adın yok diye." İki üç dal maydanoz vesilesiyle dinlediğim sözler beni çok etkiledi.

Medine özlemine dair çok şiir, çok ilahi var edebiyatımızda. Urfalı teyzeyi bile şair yapmış...

Ben bir insanın Medine'yi görmeden, Harem'de orucunu açmadan, o havayı solumadan, burada duasını etmeden öldüğünü duyunca çok üzülüyorum. Neye yarar o mal, o mülk. Siz yeter ki niyet edin Rabb'im nasip ediyor. Yeterince paranız mı yok, önemli değil, siz Allah'tan isteyin. Hacda bir kadınla tanışmıştım. Bu hanım Kur'an kursunda temizlik işçisi. Kursun arka tarafında bir oda kadar toprağa marul ekmiş, temizliği bitirdikten sonra onlarla ilgilenmiş. Akşamüstü manavlara götürüp satmış ve o parayı biriktirip hacca gelmiş.

Biz her sene hacca, umreye giden zenginleri eleştiren haberlerle meşgulüz oysa...

Halbuki isteyen herkese Medine'nin yolları açılır elhamdülillah. Mesela benim soframın bir demirbaşı vardır. Demirbaş diyeceğim, çünkü duvarı tutan odur. Perihan Abla... Bir emekli maaşıyla idare edip yine de her Ramazan'ı Medine'de geçirir. Nasıl olduğunu soranlara şu cevabı verir: “Yıl boyunca fazla su kullanamam, elektriği fazla tüketemem, kışın iki tane battaniyeyle yatarım, doğalgazı açmam. Çünkü Ramazan'ı Medine'de geçirmem lazım." Çünkü ömründe bir defa da olsa Ramazan'ı Medine'de geçiren, başka hiçbir yerde aynı lezzeti alamaz. Allah bütün isteyenlere nasip etsin. Rabbim bize de gönül kırmadan, kimseyi üzmeden, kimsenin hakkına girmeden Ramazan hizmeti geçirmeyi nasip etsin.
Sizleri on sekiz yıllık bir adanma hikâyesinin başkahramanı ile tanıştıracağım. Ama belki de Ayşe Teyze'yle tanışanlarınız olmuştur. Belki bir Ramazan umresinde yolunuz onun sofrasına düşmüştür, elleriyle sardığı dolmalardan yemişsinizdir. Mescid-i Nebevî'nin bahçesinde iftar hazırlıkları yetişsin, kimse aç kalmasın diye koşuşturmalarına şahit olmuşsunuzdur, kim bilir. Dört çocuk annesi Ayşe Işık, gelin gittiğinden beri, yani yirmi beş yıldır Medine'de yaşıyor. Yıllardan beri Ramazanlarda Mescid-i Nebevî'de sofra açarak, binlerce Müslümanın iftar duasına eşlik ediyor.

Ne zamandan beri sofra açıyorsunuz?

Hemen hemen on sekiz yıl oldu.

Sofra açma fikri nerden geldi aklınıza?

Bir gün kayınvalidem bana bir kasa dolusu kabak göndermiş. Bu kabağı nasıl tüketebilirim diye düşündüm. O yıl görümcem rahmetli olmuştu; yoğurtlu kabağı çok severdi. Ben de görümcemin ruhuna bu kabağı kızartıp Harem-i Şerif'e götüreyim dedim. Yaklaşık yirmi kilo kabağı kızarttım, üzerine yoğurt döküp Harem'e götürdüm. O insanlara ikram ederken içimdeki sevinç, beni bir sonraki gün de Harem'e giderken bir şeyler yapmaya sevk etti. Öylelikle başladım.

Sofranızda neler ikram ediyorsunuz?

Medine'nin geleneksel bir usulü vardır ikramda. Muhakkak ki olmazsa olmazlarından taze hurma yani rutananın yanı sıra yoğurt ve dukka dediğimiz bir baharatımız vardır. Bu üçü muhakkak sofrada bulunur. Tabii ki bu şart olmasa bile buna yakın yiyecekler bulunursa daha güzel olur.

Peki, ikram ettiklerinizin hepsini siz mi temin ediyorsunuz?

İlk on dört yıl kendim el harçlığımı biriktirerek temin ettim. Tabii o zaman küçük çaplı açıyordum sofrayı: Elli kişi, yüz kişi, yüz elli kişi. En son kendi başıma verdiğim iftar dört yüz, dört yüz elli kişiydi.

Sonrasında…

Sonra Medine'de bire bin sevap olduğunu bilen umreciler, imece usulüne başladı. Ekmeği biri aldı, meyveleri biri getirdi, suyu biri tedarik etti. D aha doğrusu onlar almadı, ücretini bir kişide toplayıp bize verdi. Bir sonraki gün de biz aldığımız yiyecek ve içecekleri el arabalarıyla Harem-i Şerif'e getirdik. Verenin niyetine iftar soframızı açtık.

Dünya Müslümanlarını tek bir sofrada birleştiriyorsunuz. Onları gözlemliyorsunuzdur. Nasıl bir ilişki var, kendi aralarında diyaloğa giriyorlar mı?

İslamiyet'in insanları birleştirip tek noktaya topladığı yer, namazdaki saftır. Bizim sofralarımızda da namaz safı gibi, omuzları birbirine yapışık şekilde saf saf dizilen insanlar, oruç ibadetlerini yerine getiriyorlar. İnsanların iftara hazırlanırken önüne konulan yiyecekleri yanındakiyle paylaşması, mesela zemzemini, hurmasını birbirine ikram etmesi şahit olduğum ve izlemekten keyif aldığım manzaralar. Kendi milletinin diliyle, sevdiği şeylerden ikram etmek daha güzeldir. Benim sofram tüm dünya Müslümanlarına açıktır. Ama genelde yemek dağıtmaya başladığım zaman, Türk hacılarının daha çok rağbet ettiğini, yiyeceklerin onların damak tadına daha uygun olduğunu görüyorum. Lisanımı bilmeleri de benim soframa Türklerin gelmesini kolaylaştırıyor. İsteklerini daha kolay ifade edebiliyorlar. Benimle birlikte birkaç Türk sofrası da yan yana. Aramızda bir Özbekli, bir de Sudanlı kardeşimin sofrası var.

O zaman her isteyen sofra açabiliyor Medine'de?..

Evet, ama şu anda devletin bir uygulaması var. Dakka dediğimiz bir kâğıdın olması şart sofra açabilmek için. O kağıtta sofra için verilen yerin ölçüsü belirtilmiştir. O ölçünün dışına çıkamazsın, çünkü komşu sofralar da kendi sayısını ona göre ayarlıyor. Biz genelde sofrayı geniş tutmaya çalışıyoruz ki, Ramazan'ın son on beş günü yoğunluk arttığında zor durumda kalmayalım. Allah Resulü buyuruyor ki; “Kim Ramazan'da bir umre yaparsa, Rasulullah (s.a.v.) önde, kendi arkada hac yapmış gibi sevap alır." Bunu bilen Müslümanlar bu sevabı kaçırmamak için Ramazan umresini tercih ediyorlar. O yüzden Ramazan bizde yoğun geçiyor çok şükür. Medine'de bir iftar yaşamak, bir insanın ömründe geçirebileceği en güzel vakitlerden biridir.

Yıllardır bu işi yapıyorsunuz, belki yüzbinlerce Müslüman iftarını açtı sofranızda. İçlerinden hâlâ görüşmeye devam ettikleriniz var mı?

Öylesi var ki, artık bir kız kardeşten daha yakın olmuşumdur. Çünkü benim Ramazan'daki yerim yıllardır hiç değişmedi; 7B 13. kapı diyen beni bulur. Ramazan umresini kendine âdet edinen hacılar, her sene gelip beni buluyorlar. Telefon numarasına, adrese gerek kalmıyor. Soframa her yıl gelen bazı hacılar, beni kızları gibi görüyorlar. Kendi kızını bu kadar sahiplenen ve seven kişileri görünce, annem bile bazen kıskanıyor.

Sofrada yaşadığınız talihsizlikler oluyor mu?

Oluyor tabii. Allah Resulü'nün bile hurma dağıtırken hırpalandığını biliyoruz. Benim soframda da olması tabiidir. Çünkü nefis, iman, oruç hepsi bir arada olunca, kişi mücadele içinde oluyor. Bu fıtrattan gelen bir şeydir. Bazen istemeyerek de olsa üzerime çok gelindiğinde sinirleniyorum, ama sinirlenince yüksek sesle salavat çekiyorum, misafirlerin kalplerini kırmamak için. Ben bu yoğunlukta acaba birine eksik mi verdim, birini unuttum mu, kırdım mı diye düşünüyorum.

Çok aşırı hassas davranmıyor musunuz?

Evet ama dönem hassas, onlar da Allah'ın ve Resulü'nün misafiri. Başından beri acaba soframa gelen misafirleri kırıyor muyum diye kalben çok üzülüyordum. Allah Resulü benden razı mı, hizmetim tamam mı diye düşünüyordum hep. Bu, aklımda hep bir soru işaretiydi. Allah Resulü'nün benden haberdar olup olmadığını kendi kendime hep sorup duruyordum.

Sorularınız sizi hizmetten alıkoymadı ama. Peki cevap buldunuz mu?

Elhamdülillah. Büyük kızım Zeynep, on yaşlarındaydı. O zaman evde yemek yapıp götürüyorduk. Her gün sabah namazından sonra yatıp, on, on bir gibi uyanıyor, saat dörde kadar dört yüz kişilik yemek pişiriyordum. Üç küçük çocuğum var. Bir çuval patates ve on tavuğu pişiriyor; dört yüz kutuya koyup ağızlarını kapatıp koliliyor ve bir çuval yeşilliği yıkayıp temizliyordum. Bitmedi. Çay yapılacak, turşu konulacak ve dörtte Harem'e gidilmesi lazım. Yine bir gün böyle ev yemeği yaptım, Harem'e götürdüm. Kızım Zeynep de ekmekleri dağıtıyordu. Bir ara yanıma geldi. Bir hacı elli riyal verip annene ver demiş. O hacının neden böyle yaptığını merak edip yanına gittim. Hacı bana dedi ki; “Allah Resulü benim rüyama geldi, bu sofradan hep yiyorsun, biraz da sen kat, buyurdu." Bunu duyunca “Allahu ekber!" dedim, “Demek ki Allah Resulü benim soframdan ve hizmetimden haberdar, şükürler olsun." Soframa dört elle sarıldım. 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.