1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Ne hâl ile, ne mal ile, ululuk kemâl ile…
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Ne hâl ile, ne mal ile, ululuk kemâl ile…

A+A-
Delikanlılığa adım atmaya başladığımız günlerden beri büyüklerimizden sık sık duymaya alıştık bu sözü. Başlarda öyle çok da anlamlı gelmiyor, “özlü sözler” kabilinden yaşlıların zaman zaman telaffuz ettiği sözlerden biridir diye çok da üzerinde durmuyorduk. Ta ki “orta yaşlara” gelip, hatta biraz da geçip, etrafımızda malıyla ve hâliyle övünen veya övülenlere daha çok şahit olmaya başlayınca, her ikisinin de sahiplerine verdiği zararları müşahede etmeye akıl erdirince, söz de anlam kazanmaya başladı küçük dünyamızda.

Şu geçici, yalan dünyada mal, mülk sahibi olmak zaten emanetin ağırlığını artırmaktan başka ne ifade ederdi ki. Hani eskilerin dediği gibi;

“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan…”

makamında, her şeyin gerçek sahibinin şuurunda olarak, “malın, mülkün hükmettiği değil de mala, mülke hükmeden” olabilmek ise gerçekten çok zordu. Pek çok koç yiğitler bu imtihanda soldu gitti gözlerimizin önünde. Emaneti kendilerinin sandılar, hep daha fazlası için daha çok “dinden yırtarak dünyalarını yamamaya” çalıştılar. Nefislerinin arzularının, ihtiraslarının, güç ve tahakküm heveslerinin zavallı kurbanları, mallarının köleleri haline dönüştüler. “Yazık, yazıklar olsun bu hayatın sahiplerine” derekesinde bir hayatı tercih ettiler ve kaybettiler. Hep söylerim, “bu dünyada iki evi olanın kiracı derdi var” diye. Ya evini kiraya veremiyordur ya da kiracısından muzdariptir. Halbuki bize kuvvetimizi, kudretimizi, mallarımızı, vakitlerimizi ve azalarımızı yaratılış gayesine uygun olarak sarf ve istimal etmemiz emrediliyor, bu halin ise sürekli olmasına istikamet adı veriliyordu. Demek ki neymiş, mal ile olunmuyor, mal ile gelen dünyevi itibar, mal elden çıkınca yok olduğu gibi, ahirete de “o malda hakkı olanların hakkı verilmedikçe ve o mal kendinin zannedildikçe” zarar veriyormuş.

Hâl ile de ululuk olmaz diyorlar. İşte bu biraz karışık bir mesele. Öncelikle “hâl ehli olacak hâlimiz mi kaldı” diye sorası geliyor insanın. Hâl ehli olmak, tasavvufta çok fazla ibadet ve nafileler neticesinde o yolun saliklerinden bir takım harikulade durumların ortaya çıkması olarak tarif edilir genellikle. Bu bazen herhangi bir intisap olmadan da husule gelebildiği gibi, hak dinin mensubu olmayanlarda bile nefsin aşırı zayıflatılmasına bağlı olarak “istidraç” şeklinde zuhur edebilir (hint fakirlerinin ateş üzerinde ayakları yanmadan yürümeleri) gibi. Ancak o yolların uluları, bu “belaya duçar” olan biçarelerin derhal bunun etkisinden kurtulmaları, bu hâllerden arınmayı dilemeleri, bu hâllerin “Allah’la aralarına perde olacağı” bilinciyle temizlenmelerini öğütlerler, hele böyle bir durumun iradi olarak talep edilmesini ve halka izhar edilmesini ise son derece şiddetle reddeder ve kınarlarmış. Demek ki “hâl ile” de olmuyormuş.

Kemâl ise, “olgunluk” manasında kullanılsa da, esas itibariyle insanın hakikatini kapsayan, gayesini belirleyen, hâllerini düzeltici ve istikbâlini tayin edici tavır ve davranışların tamamını muhtevi bir ifadedir. İnsan-ı Kâmil tabiri de; kulluk şuuruna ermiş, bir kula yakışan bütün olgunlukları taşıyanlar için kullanılır. Özünde kula yakışır bir acziyet ve bunun neticesinde abdiyyetle tezyin olmayı ifade eder. Çünkü beşer için mümkün olan nihai kemâlin sahibi olan Efendimiz (sav) “Seni hakkıyla bilemedik, sana hakkıyla kulluk edemedik, sana hakkıyla şükremedik Ya Rabb” ifadeleriyle kulluğun tarifini en güzel şekilde yapmış, gerçek kulluğun ve kemâlin, Rabb’in büyüklüğü ve azameti karşısında kulun, acziyetini kabul ve itiraf etmesinden geçtiğini bildirmiştir. Kemâl sahibi olmak, ibadetleri ve yaptığı güzel ameller başta olmak üzere hiçbir şeyi kendisine mal etmeden Rabbin karşısında hiçliğini anlamak, O’nun izzet eşiğine zelil başımızı koymakla mümkün olacaktır. Bizim derdimiz de aradığımız şey de bu olmalıdır ki; Hz. Mevlana’nın “Kişiye, aradığı şeye göre değer biçilir” şeklindeki eşsiz ifadesinde kendimize bir parça yer ve değer bulabilelim. Demek ki ululuğun sırrı mal ve hâl sahibi değil, kemâl ehli olabilmekten geçiyormuş. Gerçek huzuru, adi cam parçalarında değil de hakiki elmaslarda aramanın sırrı da bu olsa gerek…
 
Bu yazı toplam 97 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.