1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Önce HAK, Önce ADALET-2
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Önce HAK, Önce ADALET-2

A+A-
Geçen haftaki yazımızda haktan bahsetmiştik. Hakkın öneminden, kul hakkından ve hak yenmemesi gerektiğinden. Ya adalet! Ne kadar da uzak geliyor sesi ve nefesi değil mi? “Adalet haa!, o da ne ki kardeşim, kim kaybetmiş de biz bulacağız?” dediğinizi duyar gibiyim sanki…
Oysa adaleti asırlarca yeryüzünün önemli bir kısmına hâkim kılan iradenin özünde şu yatıyordu “Kudret; adil kullanıldığında iktidar, adaletsiz kullanıldığında zulümdür”. Bu hissiyatla hareket eden, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyen, kadıların önünde; azınlık mensubu ile padişahı birlikte diz çöktüren hassasiyet ruhlara hükmediyordu o zamanlarda. “Eskiye takılıp kalmamak lazım” diyenleri de duyar gibi oluyorum da, mâziden ibret almayanlar, ne hâli doğru okuyabilir ne de istikbâle doğru adımlarla ilerleyebilir diye düşünüyorum.
Daha dün, sohbetlerde, kaynak eserlerde, külliyatlarda “Güçlü olan haklı değildir, Haklı olan güçlüdür”, düsturunu konuşan, okuyan ve ilke edineceğini, hayatının her aşamasında hakkın mücadelesini; karşısındaki güç ve güçlü ne olursa olsun ve neye mal olursa olsun vereceğini söyleyenler vardı. Bunlardan bazıları, bugün maalesef Allah’ın (cc) emrettiği ve bütün hür vicdanların kabul ettiği adalet anlayışı yerine, bazen kendi çıkar ve heveslerine göre şekillendirdiği hak ve hukuk anlayışını, bazen de devleti kutsamakta, bunu yaparken de bütün insani ve İslami değerleri de ayaklar altına alabilmektedir. İşin en acı yanı da bundan rahatsız dahi olmayacak kadar vicdanları kararmış ve gözlerini de karartmış bulunabilmektedirler. Pragmatist ve Makyevelist bir düşünce yapısı, dünün idealist insanlarının, ülkü ve mefkûre sahibi insanlarının ruhlarını ele geçirmiş gibi sanki. Bugün Müslümanların hayallerini Rızay-ı İlahi’yi kazanabilmekten daha çok “iktidar ve güç” sahibi olabilmek süslüyor maalesef. Bu duruma ne kadar esef edilse yeridir. Hani İbrahim Ethem’in de dediği gibi “Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden, din de gitti, dünya da gitti elimizden” noktasındayız tam da. Yazık, çok yazık, hatta yazıklar olsun bizlere ki “âdi cam parçalarına değiştiğimiz, çamurlarda kaybettiğimiz pırlantaları bile aramaktan aciziz artık”…
O zaman soruyoruz ve sorguluyoruz “adalet yerine heveslerimizi, adalet yerine devleti kutsamak neden?” diye. Sahi devlet ne için vardı? Yanlış bilmiyor ve anlamıyorsam “Adalet” için, “Hakkın tesis ve teslimi” için, “Hak yiyenin, hakka tecavüz edenin cezalandırılması için” vardı değil mi?
O halde, bilhassa mesuliyet ve icra mevkiinde olanlarımızdan başlamak üzere hep birlikte, harbice, hasbice, samimice halimize bakmamız ve ideallerimizi, niyetlerimizi, beklentilerimizi gözden geçirmemiz lazım. Biz ne yapıyoruz, neyin mücadelesini veriyoruz, nereye gidiyoruz, yapıp ettiklerimizi vicdanlarımız onaylıyor mu?

Allah (cc) ne der? Evet, evet Rabbimiz ne der, bu yaptıklarımızdan razı olur muydu? Hak yememizden, gıybet etmemizden, yalan söylememizden, iftira atmamızdan, haksızlık yapmamızdan, zulmetmemizden, zulme rıza göstermemizden, kibrimizden, gururumuzdan, egomuzdan, “hak yoldayız nasıl olsa, hedefimize varmak için o halde her şey mübah” müptezelliklerimizden, garibi, yetimi, hastayı, düşkünü görünce yüz çevirmelerimizden razı olur muydu sahi?
Her hafta Cuma hutbesinin sonunda dinlediğimiz ayetlerde “Allah (cc), adaleti, iyiliği, yakınlarına yardım etmeyi emreder, her türlü fuhşiyattan, kötülükten ve azgınlıktan da men eder, O (cc), düşünüp tutasınız diye size nasihat eder” buyrulmuyor mu? Yoksa biz sadece duyuyoruz da dinlemiyor muyuz, anlamıyor muyuz, bu ölçülerle yaşamayı yeterince istemiyor muyuz?
Sahi Efendimiz (sav) bugün zuhur etse hangimiz, hangi yüzle yanına varıp ta şefaat isteyebilecektik? Yoksa yüzsüzlüğümüzü sonuna kadar kuşanıp, huzuruna varıp “Ya Resulullah (sav), ben her gün sana şu kadar salavat getirdim, şu kadar da umrelerde, haclarda seni ziyaret ettim, Eh artık bana da şefaat edersin, değil mi?” mi diyeceğiz. “Aslında kullarla ilgili, kul hakkıyla ilgili dediklerini yapmak biraz da zoruma gitti, biraz da ben ihmal ettim, tamam azıcık da etrafımdakilere zulüm ve eziyet ettim ama şimdi bu kadar salavat boşa mı gidecek?” mi diyeceğiz? Herhalde böyle bir durumda “Ben Müslümanım!” diyen pek çoğumuzu yeniden İslam’a davet ederdi o Yüce Elçi (sav). Hani “ey iman edenler, iman ediniz” haberi kutsisinde de ifade edildiği gibi…
Uzun lafın kısası, Beyler/Hanımlar, bir şey söyleyeyim mi; Allah (cc) her birimizin söylediklerimize ve yaptıklarımıza da, dışa vurduklarımıza da, içlerimizde gizlediklerimize de vakıf ve O Allah (cc) bir gün hepimizden HESAP SORACAK!!! Hem yapıp ettiklerimizden, hem de yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan, kul hakkı karşısındaki tavırlarımızdan, adaleti algılayış ve uygulayış biçimimizden, zulüm ve zalime, kötülük ve kötülere karşı duruşlarımızdan hesap soracak. O dehşetli günde hesap sorma makamında sadece Allah (cc), hesap verme makamında da bizler ve gözlerimiz kapalı peşlerinden gittiklerimiz olacak…
Rabbim her birimizi yanlışlarımızdan döndürüp bir an evvel sırat-i müstakime, en doğru yola iletsin, o yolda da sabit-kadem eylesin ve sonunda da defterleri sağdan verilenlerden olabilecek bir yüzle oraya varmayı bizlere nasip etsin. Tövbe ve nedamet kapıları her an açık ve mahcubiyetle yönelecek gönüllerimizi, yakarışlarımızı bekliyor. Hani bir şiirde de geçtiği gibi;
“Evet küçük adam, neden olmasın,
Hiçbir şeye geç değil, ölmemişsen,
Ve bir gün giyeceğin o son elbiseyi biçip,
Gülümseyerek dikersin, eğer istersen…” Konya 1991
Evet, dostlar, hiçbir şey için geç değil, eğer nefes alıyorsak…
Bu yazı toplam 199 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.