1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Onlar, “Bir Kaç Tane Mehmet’in” Çok Daha Ötesindeler
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Onlar, “Bir Kaç Tane Mehmet’in” Çok Daha Ötesindeler

A+A-
Gece yarısı yırtıcı bir telefon sesiyle uyanıyorum. Bizim çocuklardan Mustafa arıyor, sesi heyecanlı, “Acele hazırlan hocam, göreve gidiyoruz, Komutan da bizimle gelecek” diyor. Komutanı biliyorum, arkadaşım, havacı.
Soru yok, sorgulama yok, yorum yok, itiraz yok. “Ben üniversite hocasıyım, ne işim var bu işlerle” demek de yok. Madem vatan için her şeye eyvallah, sonu, sonucu ne olursa olsun. Eski tip bir CASA uçağında buluyorum kendimi sonra, yanımızda bir pilot, Komutan, üniformalı bir bayan ve Mustafa var sadece.
Dost mu düşman mı olduğu belli olmayan bir komşu ülkeye gidiyoruz gece vakti, bir tesise girip, bir “bilgisayar çip” i alıyoruz sadece. Benim görevim ise o “çip” i hasarlandırmadan almak, getirmek, çözümlemek ve yetkililerle içeriğini paylaşmak. Dönüşte korkunç bir patlama ile sarsılıyor uçağımız bir anda, beynim uyuşuyor, gözlerim kararıyor, irtifa kaybediyoruz, uçağın kanatlarından birinin bir parçası kopmuş, düşüyoruz… Gece sanki daha bir karanlık, yol daha uzun, hayat daha kısa diye geçiyor aklımdan o anda. Sonra hızla bir suya çarpış sesi, taşlara sürtünme sesleri, yerde gözümün önünde sürtünmeden çıkan kıvılcımlar ve bir patlama daha. Bir süre için her şey kararıyor, etrafımda pırıltılar, yeşil-mavi ışıklar beliriyor gibi, sonra sert bir sarsılmayla kendime geliyorum. Komutanın sesini duyuyorum, “Hocam bizi bırakma, sen lazımsın bu vatana” diye bağırıyor. Yara, bere içinde tüm vücudum, göğsüm ağrıyor, belli ki birkaç kaburgam kırılmış. Kan pıhtısı oturmuş gözlerimi zorlukla aralıyorum, bir sahildeyiz, uçak parçalanmış, kuyruk kopmuş, kanatlar ayrılmış, ana gövde ikiye bölünmüş, sahilde taşların üzerindeyiz, halen yanıyor uçak ve enkazdan koyu dumanlar yükseliyor. “Neredeyiz” diyorum, “vatandayız” diyor Komutan. “Emanet nerede” diyorum, elimi tutuyor ve avucumun içindeki küçük kutucuğu gösteriyor “Hocam, elinizi açamadık, parmaklarınızı dahi kıpırdatamadık, o kadar sıkı tutuyordunuz ki diyor”, “hamdolsun, emaneti getirebildik” diyorum. Sonra, “Mustafa’m nerede!” diyorum, “Hocam!” diyor, başka bir şey diyemiyor, boğazında bir şeyler düğümleniyor adeta. “Oğlum gibiydi o benim, yavrum, kardeşim nerede Komutan!” diye haykırıyorum. Mustafa’mın belinden az yukarısından ikiye ayrılmış bedenini gösteriyor az ileride, diğer üniformalı bayan da yara bere içerisinde ve Mustafa’mın başucunda hıçkırıklarla ağlıyor…
Zorlukla yanına gidiyorum, Komutan’a tutunarak. Sadece gövdesi kopmuş, yüzü pırıl pırıl, aydınlık, gözleri açık, sanki bakıyor gibi, sanki canlı gibi, her zamanki muzip gülümsemesini takınmış suratına, “Hocam, sana son şakamı da yaptım” der gibi, hayır Mustafa, bilirsin ben böyle şakaları sevmem, hiç sevemedim bu kadar can acıtanlarını. ”Hocam, sen, Mustafa yine sattın beni derdin ya bana takılmak için, işte şimdi gerçekten sattım seni” der gibi, “Hocam, 29 yaşımda, veda ettim hayata, anama, babama, gençliğime, hayallerime, sana ve canımdan çok sevdiğim vatanıma, ama bin can feda olsun” der gibi.
Sonra biri ayakkabılarını çıkarıyor Mustafa’mın, yeni, kan lekesi bulaşmamış, sandalete benzer, bej rengi ayakkabılarını, “niye!” diye düşünüyorum, bulamıyorum, “ailesine hatıra diye verecekler mi acaba” diye aklıma geliyor… Bir de, birkaç ay önce Suriye açıklarında düşürülen uçağımızdaki şehit pilotlarımızın televizyonlarda gösterilen ayakkabıları geliyor aklıma, denizin altından çıkarılmış, yepyeni, simsiyah, gıcır gıcır boyalı postalları. “Adetten herhalde” diyip geçiyorum. “Postallar, ayakkabılar neye, ne işe yarar ki canlar gittikten, gencecik fidanlar solduktan sonra” diye soruyorum kendime. Komutan, pilotumuzun da şehit olduğunu söylüyor, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diye aklıma geliyor.
Sonra kendimi Musalla mezarlığında, şehitlikte buluyorum. Bir zamanlar fakültede dekanlık yaparken beraber çalıştığım bir bürokrat, elinde 23 Nisan’larda çocuklara dağıtılan kağıt bayraklardan birazcık daha büyüğü ile, birkaç basamaklık bir yere çıkmış Mustafa’mdan bahsediyordu, nedense “ayakkabılar” da konmuştu bir yere, sergilenircesine ahaliye…Donuk bir yüz ifadesi, klişe sözler, donuk bakışlarla süzüyordu bürokrat ahaliyi. Niye bu kadar hissiz diye düşünürken, bakıyorum, o vakur ve metanetli duruşu, yanaklarına süzülen ince bir gözyaşı süslüyordu…
Haa, ahali demişken, sahi ne kadar da azdı seher vakti sisin içerisinde duran gölge insanların sayısı. Tek tek sayıyorum, 1, 2, 3, 4, 5, 6…Yok, gerisi yok, dolaşıyorum, sisin içinde mi kaldılar acaba diye, koşuyorum sağa sola, “neredesiniz, siz neredesiniz, ey insanlar!, niye yoksunuz?, gencecik Mustafa’mın gövdesi sizin için ikiye ayrıldı, o sizin için şehit oldu, siz yaşayasınız diye, niye gelmiyorsunuz?, niye bir Fatiha’yı çok görüyorsunuz kardeşime…” diye haykırıyorum, ruhsuz, sisli boşluğa…
Sonra hıçkırıklarla sarsılıyor bedenim, sahi göğsüm ağrıyordu ya, şimdi çok daha fazlalaştı, ağrıya, acı, sızı, hüsran ve isyan da eklendi sanki. Komutan geliyor, yere çökmüş vaziyette ağlarken, diyor ki “Hocam, Mustafa’mız ne ilkti, ne de son olacak, üzülme, analar daha ne yiğitler doğuracak, gene bu topraklar kanla korunacak, alın yazımız kanla yazılmış yine kanla yazılacak, ama vatan sağ oldu, hep sağ olacak”. Bir de ekledi “Hocam, başını az yukarı kaldırıp baksana, sakın eğme bir daha önüne...”. Yavaşça kaldırıp başımı, sisler içinden yeni doğmak üzere olan güneşe doğru bakıyorum. Mustafa’m orada, hemen bir iki metre yukarımızda, ellerini göğsünde bağlamış, ışıktan bir huzme içerisinde, yüzü apaydınlık, bize bakıp gülümsüyor ve “Hocam, ben çok iyiyim, sen hiç merak etme” dediğini duyar gibi oluyorum hafif esmeye başlayan rüzgârın sesine karışmış fısıltılarla…
Uyandım sonra, meğer bütün bunlar rüya imiş, bugün 29 Ağustos 2012, saate baktım sabah 06.55, ter içinde kalmışım ve ağlamışım uykumda. Göğsüm hakikaten ağrıyordu. Gözyaşlarımı sildim elimin tersiyle ve hemen salona koşup Mustafa’mı, kardeşimi aradım telefonla. Korkmuştu delikanlı besbelli o saatte aranınca, endişelenmişti yine bizim için besbelli. “Hocam, hayırdır, bu saatte ne oldu, ters giden bir şey mi var?” diye sordu. “İyisin değil mi kardeşim? Tek parçasın değil mi?”. Bir yandan da sesim titremeye başlamıştı, ağlıyordum işte yine. Mustafa’m şaşkın bir şekilde “iyiyim Hocam, hiçbir sıkıntı yok, sen rahat ol, ben gelirim, görüşürüz” diye beni teskin etmeye çalıştı sağ olsun. Artık konuşamıyordum ya sevinçten ya da ağlamaktan, sadece son olarak “Oğlum, sen bize, sen bu vatana lazımsın, kardeşim benim, tek parça kal olmaz mı?” diye telefonu kapattım ve oturup hatırlayabildiğim kadarı ile rüyamı ve bu sabah yaşadıklarımı yazmaya çalıştım. Ama acı bir hakikat var ki, bugün gördüğüm rüya, hepimizin her gün yaşadığımız gerçekti aslında.
Evet dostlar, bu toprakların alın yazısı hakikaten kanla yazılmış ve yazılmaya da devam ediyor. Evlerimizde rahat uyuyorsak, işimize gücümüze huzur içerisinde gidip gelebiliyorsak, hatta zaman zaman gülümseyebiliyorsak, bunu, cenazelerine bile katılmaya erindiğimiz, tertemiz ruhlarına bir Fatiha’yı bile çok gördüğümüz şehitlerimize borçluyuz. Onlar da, biz de, Allah (CC) da biliyor ki, bu evlatlarımız, Efendimiz’e (SAV) komşu bu kardeşlerimiz, canlarımız, sadece basit bir istatistiksel ifadenin, “Birkaç Mehmet’ten biri!...)” olmanın çok daha ötesinde ve yukarısındalar, bakmayı ve görmeyi bilebilene, anlayabilene, yüreğinde hissedebilene…
Onlara çok şey borçluyuz, onları hep hatırlayalım, dualarla, rahmet temennileri ile analım ve en azından birer Fatiha ile onlara da kendimizi de hatırlatalım olmaz mı? Zira hep yanı başımızdalar ve ya hüzünle ya da gülümseyerek bizi seyrediyorlar, ben artık çok daha iyi biliyor ve anlıyorum…
Bu yazı toplam 375 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.