1. YAZARLAR

  2. Mehmet Kaçar

  3. RAMAZAN MEDENİYETİ “UNUTMA BENİ DOLMASI!”
Mehmet Kaçar

Mehmet Kaçar

Yazarın Tüm Yazıları >

RAMAZAN MEDENİYETİ “UNUTMA BENİ DOLMASI!”

A+A-

Ay takvimi(Kameri takvim) her yıl dönüp dolaşıp, bazen uzun bazen kısa günlerde, Ramazan ayına insanları eriştirir. Son yıllarda Ramazan ayı yaz mevsimine rastladığı için iftarların saati uzamaktadır. Daha bir kaç yıl böyle uzun günlerde iftar açmaya devam edeceğiz. Oruçlarımızı uzun saatlerde tutmaya devam edeceğiz. Bir insan ömründe yaklaşık iki defa yaz mevsiminde orucunu tutmaktadır. Bu uzun günler de oruç tutmak tabi ki ciddi bir direnç sınavını da yaşamaktadır.

“Oruç”.. Şafakla başlayan ve yine gün batımına kadar yemeden, içmeden, nefsani ve ruhi hazlardan uzak kalınarak yapılan ibadetin adına denir. Yani insan oğlu kendisini dünyevi ve uhrevi hazlardan uzak tutuyor. Bu kadar uzun süre bu hazlara sabretmek tabi ki bir sınavın neticesinde ancak yapılabilir. Bu sınavın adına “nefsine ve ruhuna hakimiyet” sınavı denir.

İnsan zihninde binlerce yıl gerilere gidebilen kalıplar vardır. Genel olarak, kendini bir şeyden yoksun kılıyorsun, bu bir şekilde telafi edilecektir; yani bunun bir ödülü olacaktır. Ortadoks Hristiyanlar ve Müslümanlar bu ödülü ahirete havale ederler. İslam da orucun mükafatının ahirette görüleceği inancı kuvvetli ve güçlüdür. Bu dünya denilen geçici alemde kendini tut, haz ve zevklerden uzak dur, ahirette ise mükafat olarak bunların en iyisi var. Mesela dünyada içki içme, cennette sana Kevser ırmağından sunulsun.

İnsan her ne kadar Ramazan ayında tuttuğu orucun ödülünü ahirette alacağını bilse de insan zihni bu ödüllere dünyada da kavuşmayı arzular. Mesela salı günü bir iyilik ederse çarşambaya yada perşembeye bir karşılık bekler. Aslında atamalarımızda oruç ibadetine biraz da bu amaçla bakmışlardır. Çünkü yaklaşık 30 gün oruçlu geçirilecek olan bu aya, “ob bir ayın sultanı” adını vermişlerdir. Bunun böyle olması içinde ne gerekiyorsa onu yapma gayreti içerisine girmişlerdir. En başta zengin mi zengin menülü iftar sofraları, yine Ramazan ayında orucu açıp keyif alemine has diyebileceğimiz bir Ramazan kültürünün biçimlendirdiği bir kültür ayı olagelmiştir.

Osmanlı ramazanları: Osmanlılar, kendi kültürlerine ve inanç anlaşmalarına göre temele dokunmadan daha serbest ve daha süslemelerle dolu bir İslam yaşam biçimi geliştirmişlerdir. Oruç bir ibadettir, son kertede de, temelde yer alan o ibadetin çevresinde, bazı zamanlarda olmayan yada olsa da oruçtaki gibi yoğunluğu bulunmayan bir dünyevi düzen kurmuşlardır. Yani tuttuktan sonra gidip saz da çalmışlar yada kanto gösterilerine de bakmışlar, tiyatro da seyretmeye gitmişlerdir. Doğu ile batının kültürel ögelerinin birbirlerine karıştığı 19. ve 20. yüz yılın başlarında ramazanları bu nedenle de çok ilginç karşılamış ve şehrin bir parçası olarak kamusal alanın desteklediği bir eğlence haline dönüştürmüşlerdir.

Bu yıllarda Ramazan ayı gelince meyhaneler Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine geçici olarak kapanır, yıllık onarım, temizlik vb. işlerine bakılır hale gelmiştir. Ama Ramazan bitimine doğru “Uskumru Dolması” pişirilir, buralara devam eden gediklilerin evlerine hediye olarak gönderilirmiş. Bu dolmanın adına da “Unutma Beni Dolması” adı verilirmiş. Şimdi bu Ramazan hediyesini alan müdavim müşterinin adı herhalde Yorgo veya Karebet olamazdı. İşte bu da Osmanlı İslam geleneğinde var olan ayrı bir kültürdü. Bir kısım alkolikler 11 ay meyhaneye giderler, Ramazan ayında alkol almayı bırakıp, oruç tutmaya başlarlardı. Bu insanlar içten gelen bir duygu ile Cennette bir yer edinmek için kendilerince yeterli bir çabayı gösterdiğine inanırlardı. Belki bu durum diğer inanç sahibi insanları rahatsız edebilirdi ancak bu tür bir şahıs için çok büyük bir fedakarlık olarak görülmüştür.

Eski Ramazanların, keşfi Türkiye Cumhuriyeti kurulunca genel olarak gelenekle arası çok iyi olmayıp limoni bir halde olunca, bazı nedenlerden dolayı Osmanlı geçmişinden uzaklaşmanın kendileri için iyi olacağına inanmışlardı.

İşte bu anlayış biçimi İstanbul’da ki Osmanlı Ramazanları geleneğini de sekteye uğratmış oldu. 1950’li yıllarda ise bazı radyo programları “Eski ramazanlar” fikrini ortaya koyarak programlar yapmaya başladılar. ramazan boyunca eski direkler arasını canlandıran programlar yayınlandı. O zamanlar hala kantoları hatırlayanlar vardı, bu kantoların taş plakları bile hala bulunabiliyordu.

Geleneklere Fransız kalmış ve kendine Hıristiyan geleneğini model almış bir toplumda, bitmiş kapanmış dönemlerin çeşitli ürünleri (bunlar müzik tarzı da, bir mobilya tazı da, yada herhangi bir giyim özelliği de olabilir). kendine özgü bir takım mekanizmaların çalışması neticesinde yeniden canlanır, sonra yeniden unutulur ve yenisi bir başkasına yerini bırakır.

Bugün dünya oruç sembolü olan iftar yemekleri ve iftar çadırları ile tazeliğini korumakta ve cap canlı olarak yaşatılmaktadır. “Bu dünyada bende varım” deme ihtiyacını duyan fertler yadakollektifler yahut da kurumlar, en azından bir iftar daveti “ yapılıyor. falanca Bey’in oruç tutup tutmadığı belli değil ama iftar davetine icabet edeceği kesin.

İçkili lokanta iftarları: Bu “İftar” ların bir kısmı, neden bilmiyorum, ama normal ahvalde içki servisi yapan(yıldızı çok oteller dahil) yerlerde yapılıyor. Bu da toplumda ki görece dindarlaşma gidişatının arazlarından biri, “Burası içkili yerdir. Tabi içkili olmayanı da var. Niçin oraya gitmiyorsunuz?” çoğu, oraya da gidiyordur, buraya da, normal zamanda. Ama şimdi iftarını da buralarda açıyorlar.

Bu durum da o yeri çalıştıran, iftarcılar da işlerini bitirip gidinceye kadar içki servisi yapmaktan kaçınıyor. Bu şimdi ki geç iftar döneminde bu hesapla, on bire(saat 23) kadar içki servisini sunamayacak, o zaman da kapanış saati gelmiş olacak.

Bu genel dindarlaşma başka her şey gibi politikacıların malzemesi yapıldığı epey uzun bir süredir “-Oruç tutmayan filanca dövüldü.” türünden haberleri okuyor veya dinliyoruz. Hatta ölüm hadiselerine bile rastlandığı oluyor. Aynı şekilde, “Ben oruçluyum” diyen de tartaklanıyor, çarşaflılar dövülüyor. Bunları da okuyup duyuyoruz.

Osmanlılarda genelde hoşgörü hakim bir devlette iftar yemekten çatlayıp ölen softa fıkrası da anlatılır dururdu. Ramazan filan dinlemeyip içki içen bektaşiliğin fıkrası da sürekli anlatılırdı. Kendi doğal hayatları olduğu için bir “geleneğe” uymakta olduklarının bilincinde değillerdi. Dolayısı ile “gelenek bekçileri” olarak kendini tayin ederde bulunamazdı. “Mahalle Bekçisi”nden öte bir otorite kurumuna gerek duyulmazdı.

Ramazan Kuponları: Türk gazeteleri de bir dönüşüm geçirdi. Uzun süre ve hala da öyle. Kadıköy-Karaköy vapurunun “lüküs” mevkiinde oturup, Gazeteleri karıştıran, makalelerle haşır neşir olan kariler yalnız ikinci mevkide okuma özürlüler değil, bütün Anadolu da kaybolurlarken, yazılı basının müşteri tavlama teknikleri de 1980’lerden sonra hızla değişti. Bu süreçte her gazete bir “Ramazan Otoritesi” bulmaya başladı. Bugün aynı taktik yazılı ve görsel medyada da devam ettirilmektedir. Bu defa amaç bu kutsal ay boyunca daha bir uyanan dini ilgiye vermekti(aynı zamanda şu kadar kupon getirene, Türkçe Kuran Meali, Kısası Enbiya vb. dönemi başlamıştı.) “Yanımda ki adamın sigarasının dumanı burnumdan girerse orucum bozulur mu?” dan, “Ramazan’da karı-koca...” Ya sorular, cevaplar, Televizyon kanalları da çoğaldıkça reyting için benzer bir yol izlediler. Netice de “bu geleneğe dönüş” biçimi gelenekte olmadığı kadar dini oldu. Bu durum halen de aynı surat devam edip gidiyor.

Selametle!....

 

Bu yazı toplam 1170 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.