1. YAZARLAR

  2. Mehmet BİNA

  3. REHBER BİLGİLERİ
Mehmet BİNA

Mehmet BİNA

Yazarın Tüm Yazıları >

REHBER BİLGİLERİ

A+A-

ELENA'NIN HİKAYESİ

Bu sabah da diğer günlerden farksızdı: Yine bildik, yine ezansız... Böyle mi olurdu oysa, memlekette sabahlar... Sarıca Hafız fecir vakti kuşlardan evvel uyanır, şerefeden bir ezan okurdu ki, ılık Harameyn rüzgârları eserdi Akçapınar'ın üstünden. Ayakları kendiliğinden caminin yolunu tutar, samimiyetleri yüzlerinde ak ak olmuş insanlarla aynı safta ötelere kanatlanır, memleketinin gül yüzlü insanlarıyla namazını eda eder ve evine dönerdi. Döndüğünde anacığı kahvaltısını hazırlamış olurdu. Ya Şimdi... Soyduğu patatesi bıçağın altına koydu, aynı ses yankılandı daracık mutfağın duvarlarında: hırt... hırt... hırt...

 Namazdan sonra Ahmet'le Veysel uyumuş, kahvaltı hazırlama işi ona kalmıştı. Bu sabahki duygularını tarif edemiyordu. Üzgün müydü, yoksa endişeli mi? Neydi kendisini alıp götüren bilmiyordu; yalnızca kızgın olmadığından emindi o kadar. Duygularını teşhis edememenin sıkıntısıyla ikinci patatesi aldı: hırt... hırt... hırt...

 Doğradıklarını ocağa koyarken, "Hislerim belki de hasretimin farklı bir tezahürüdür." diyerek memleket hasretiyle bir iç çekti; vatanından bu kadar uzakken insan iç çektikçe yalnızca ateşini artırırmış. Onun da öyle oldu; ama "olsun!" dedi içinden, "olsun!" Ardından kelimelerini değiştirdiği bir Anadolu türküsü döküldü dudaklarından: “Bir can bir davayı severse, üç aylık yolda ne var.”

 

Patatesler kızarıncaya kadar, bu sözleri tekrarlayıp durdu. Pişirdiği patatese iki yumurta kırdıktan sonra gidip arkadaşlarını uyandırdı. Kahvaltıya oturduklarında üçü de suskundu, yalnızca çatal-kaşık sesleri vardı. Mustafa'daki durgunluğu fark eden Veysel: "Mustafa pek durgunsun bugün, hayırdır kardeşim?" dedi. Mustafa konuşmaya pek niyetli görünmüyordu "Yok bir şey!" dedi. Bir sessizlik çöktü etrafa. Nedense biraz sonra Mustafa açıldı: "Dün okula giderken saçı ağarmış, beli bükülmüş bir Rus kadınına rastladım. Bir elinde değnek, bir elinde poşetler zar zor yürüyordu." İki arkadaş dikkat kesildi. Mustafa devam etti: "Yanından geçtiğimde 'Evlâdım bana biraz yardım eder misin?' dedi.Tereddütsüz ellerimi uzatıp poşetlerini aldım, gösterdiği istikamete doğru yola koyulduk. 'Az ilerideki parkta biraz dinlenelim evlâdım çok yoruldum.' demesi üzerine, parkta oturup, konuşmaya başladık. Kadın isminin Elena olduğunu söyledikten sonra oğlu ve gelininin kendisine çok kötü davrandığını, hatta pazara çıkıp bulaşık yıkamazsa, kendisini evden atacaklarını, kendisini yalnızca torunu Oleg'in sevdiğini uzun uzun anlattı. Ben de okumak için Türkiye'den geldiğimi söyledim. Bunun üzerine Elena Teyze şaşırarak, 'okumak için başka yer bulamadın mı evlâdım?' dedi. Gülerek, 'Sudba (kader), teyze!' dedim.

 Sohbetimiz koyulaştıkça kendisine Türkiye'den bahsetmemi istedi. Ben de dilimin döndüğünce anlattım. Bir ara, 'Yaşlılarınıza nasıl davranırsınız?' dedi. Ben de Peygamberimiz'in (sas) 'İçinizdeki yaşlılar olmasaydı, belâ ve musibetler üzerinize sağnak sağnak yağardı.' hadîsi sebebiyle ihtiyarlara saygılı davrandığımızı anlattım. Elena Teyzenin pür dikkat dinlediğini görünce, mukaddes kitabımızın, 'Ananıza-babanıza uf bile demeyiniz, Allah'ım anne ve babam küçükken bana nasıl merhamet edip gözettilerse, Sen de onlara öyle merhamet et.' şeklinde dua etmemizi istediğini anlattım. Cennetin anaların ayakları altında olduğu hadisinin yoğurduğu bir kültürle beslendiğimizi ve Allah'ın rızasının anne ve babalara iyi davranmakla kazanılacağına inandığımızı anlattım. Elena Teyze, büyük bir dikkatle dinliyordu. Sözün burasında buğulanmış gözlerini gözlerime dikti, suskun dudakları kıpırdadı: 'Öteki âlem mi?' dedi. 'Evet' dedim. 'Her gecenin ardında bir sabah, her kışın ardında bir bahar olduğu gibi, dünya hayatının ardında da âhiret vardır. Annemizin karnını terk edip dünyaya geldik, dünyayı terk ettiğimizde de âhirete gideceğiz. Orada sonsuza kadar yaşayacağız. Cennete girenler için hiçbir dert olmayacak. Ne yaşlılık ve yaşlılığın meşakkatleri, ne de gelinleri ve dünyaya getirdiği çocukları tarafından sevilmemenin ızdırabı.' Elena Teyze heyecanla, 'Bunu kim söylüyor?' dedi. 'Bunu Hazreti Muhammed (sas), Hz. İsa (as), Hz Musa (as), Hz. İbrahim(as) gibi Allah'ın gönderdiği binlerce peygamber ve bu peygamberlere iman etmiş, âlimler, veliler, Hz. İsa'nın (as) havarileri ve onların etrafındaki azizler söylüyor.' dedim. Elena Teyzenin heyecanı iyiden iyiye arttı. 'Cennete girmek için ne yapmak gerekiyor?' dedi. Ben de şöyle dedim: 'Yalnızca bizi yaratan Allah'ın sevdiği bir hayat yaşayacağız. Onun için Allah'ın bizi neden yarattığını, öldükten sonra nereye gideceğimizi verdiği sonsuz nimetler karşısında bizden ne istediğini, insanlardan seçtiği peygamberlerle bildirmiş; peygamberler de hayatlarıyla insanlara örnek olmuştur. Allah'ın istediği hayat tarzı, peygamberlerin bize gösterdiği hayat tarzıdır. Efendimiz'in (sas) son peygamber ve yolunun da en mükemmel yol olduğunu anlatacaktım ki, Elena Teyze, 'Nasıl Müslüman olabilirim?' dedi. Bir an yüzüne baktım sonra, 'Şehadet getirerek.' dedim. Bunun üzerine Elena Teyze bana birkaç kere Kelime-i Şehadet'i tekrarlattı, ardından kendisi de bozuk bir telaffuzla şahadet getirdi. Daha sonra birkaç kere beraber şehadet getirdik.”

 

Bu yazı toplam 258 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar