1. YAZARLAR

  2. Mehmet BİNA

  3. REHBER BİLGİLERİ
Mehmet BİNA

Mehmet BİNA

Yazarın Tüm Yazıları >

REHBER BİLGİLERİ

A+A-

AZİZ MAHMUD HUDAYİ VE KIBRIS GAZİSİ
Yıl bir 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr'in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesadüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii'nin imamına rastladı ve: "-Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acaba şu an burada mıdır?" diye sordu. Böyle bir sual karşısında şaşıran imam Muharrem Efendi: "-Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi. Hazret-i Pîr'in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: "-Lütfen beni onunla görüştürünüz!" dedi. Fakat buna bir mana veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar: "-Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi. Genç de, talebini tekrarladı: "-O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!" dedi.Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından meseleyi çözebilmek için: "-Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi tanıyor ve biliyor musun" diye sordu. Yüzü gibi sinesi saf olan delikanlı da, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhatabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek: "-Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi yakından tanıyorum. Beni buraya o davet etti. Biz onunla ziyaret hususunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var." dedi. Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir veçhesi ve sırlı bir nüktesi mevcut olduğunu nihayet idrak etti ve merakla sordu: "-Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?" Genç anlatmaya başladı: "-Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumların da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücadelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkide iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir halde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nûr yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve: "-Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?" dedi. Ben de: "-Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü." dedim. Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı: "-Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!" dedi. Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübarek insan, gayet sakin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevk ediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok sualler sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum: "-Baba! Ya sen kimsin?" O da: "-Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler." dedi.Sonra: "-Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şayet memlekete sağ-salim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyaret etmek isterim. Adresini verir misin?" dedim. O güzel yüzlü mübarek insan, adres olarak sadece: "-Oğlum! Üsküdar'a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!" dedi. Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedalaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim. Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı: "-Buraya nasıl gelebildin?" Ben de: "-Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi." dedim. Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefa borcu olarak nihayet ziyaretine niyetlenip Üsküdar'a geldim.Sorduğum kimseler: "O mübarek bir zattır" diyerek burayı tarif ettiler." Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi'ye önceki talebini tekrarladı: "-Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!" dedi. Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şahit olduğu bu manevi manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle adeta kekeleyerek hulâsaten:"-Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhalde seni buraya Fatiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!" diyebildi. Bu cevabı duyan vefakar ve imanlı genç, daha o an öğrendiği hakikat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velinin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı manevi tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı. Hüdâyî mihrabının imamı da, ağlıyordu.(alıntı)
 

Bu yazı toplam 268 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar