1. YAZARLAR

  2. Dilek Bülbül

  3. Savaş’tan Aşk’a: Üçler Efsanesi
Dilek Bülbül

Dilek Bülbül

Yazarın Tüm Yazıları >

Savaş’tan Aşk’a: Üçler Efsanesi

A+A-

Efsaneler, şehirlerin kalbini oluşturur. Hemen hemen her şehrin kuruluşuyla, ismiyle ya da tarihiyle ilgili bir efsanesi bulunmaktadır. Konya bu konuda oldukça zengin bir birikime sahip olmakla birlikte gelelim Üçler Mezarlığında yatan üç kızın hikâyesine… Mezarlık ismini girişinde bulunan üç mezardan almaktadır ve burası evlenmek isteyen, hamile kalmak isteyen veya yakınları için başarı isteyenlerin akınına uğramaktadır.  

            1144 yıllarında St. Bernard adında mutaassıp bir rahip vardır ve Avrupa'da kapı kapı dolaşarak İkinci Haçlı seferini yapabilmek için adam ve para toplar. Fransa kralı VII. Lui ve Almanya imparatoru III. Konrad ordularını dizip Kudüs'ü fethetmek üzere yollara dökülür, Anadolu'ya geçerler. Ordular, o çağların geçit şehirlerinden biri olan Konya Kalesi etrafında birleşirler. Ve şehir çok sıkı bir kuşatma ile çevrilir. Lui'nin ve Konrad'ın orduları oraya kadar esaslı bir direnmeye uğramadıkları için yıpranmamışlardı, teçhizat bakımından da hayli güçlülerdi. Konya, çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıyadır. Neredeyse kale düşecek, şehir elden gidecektir. Kaleyi savunan Selçuklu ordusunun en bahadır ve imanlı gençleri doğudaki kale kapısından "Küffar" üzerine amansız saldırılar yapıyorlar ama kuşatmayı yarmak bir türlü mümkün olmuyordu. Akşama doğru savaş biraz hafiflemiş ve güneş batarken her iki taraf yaralılarını çekmek üzere geçici olarak silah bırakmıştır. Buna rağmen, gündüz çok kızışmış olan dövüşmenin etkisiyle ortalıkta sükûnet sağlanamamış ve kale bedeni hâlâ emin bir hâle gelememiştir. Selçuklu ordusunun en levent, en yiğit üç genç kumandanı ardı ardına oklanıp kale kapısının hemen yakınında ağır yaralı olarak yatmaktadır. Vuruşma biçiminden, kıyafetlerinden, etraftaki hareketlilikten önemli kişiler olduğunu anladıkları için haçlı ordusu yerde yaralı yatan bu üç kumandana bir türlü rahat vermiyor ve yaralıları içeri almak için yapılan her girişim müthiş bir ok yağmuruyla karşılanıyordu. Bu üç bahadır Türk'ün üç de güzel nişanlısı vardı. Bunlar, yiğitlerin güneşin altında aldıkları sayısız yaraların etkisiyle "Su! Su!" diye inlediğini görünce çılgına dönmüşler: "Bugünde işe yaramazsak ne güne duruyoruz?" diye gayrete gelmişlerdi. Savunma komutanı kavaklar gibi nazlı, narin bu üç güzel kızın önünde durdu: "Ne yapıyorsunuz?" dediyse de dur durak zamanı değildi. Can pazarıydı bu! Erleri bir yudum su içmeden, bir tatlı söz duymadan mı ruhlarını Allah'a teslim edeceklerdi? Kızlar, içi buz gibi su dolu testilerini kaptıkları gibi kale kapısından dışarı fırladılar. Gerçi geçici de olsa silah bırakılmıştı ama haçlı ordusuydu bu! Kızların vücutları oklarla delik deşik edilmişti o an. Buna rağmen nişanlılarının üstüne devrilen kızlar testilerini onların yanan dudaklarına değdirebildiler. Yaralılar ancak göz gözü görmeyen bir saatte rahat rahat içeri alınabilirdi. Konya kalesi içinde sanki her ev bir hastaneydi. Herkes gidenlere ağlıyor, kalanları iyi etmeye çalışıyordu. Üç şehit kız o gece şehit düştükleri yere gömüldü. Haçlı ordusu burada darmadağın edildikten ve geri kalan birkaç şövalye kıtası ile kral perişan bir halde Kudüs'e doğru yola düzüldükten sonra kızların gömüldüğü yere mezarları yapıldı. O gün bu gündür, bu üç sevda şehidi “sevdim” deyince ne türlü sevmek gerektiğinin timsali olarak halkın gönlünde ve dilinde yaşayıp gezdiler.

Bu yazı toplam 719 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar