Müslümanın Dünyevileşmesi.. 

Mehmet Kanmaz

İnsanın dünyaya gönderilmesinin maksadı; rububiyete karşı, ubudiyettir. Yani insan Cenab-ı Hakk’ın aziz bir misafiri olarak süresi muayyen bir zaman dilimi içinde dünyada imtihan olmaya gönderilmiş ve imtihanın esasları da Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinde beyan edilmiştir.                                                                              Bu esaslara göre insan, fikir, zikir ve şükür bağlamında bir takım ibadetlerle mükellef kılınmış ve bunları icra etmesi, Allah tarafından emredilmiştir. İnsann iç dünyasına kodlanan hırs ve tamahkârlık duyguları ise ibadette doyumsuzluk ve hep daha iyiye yönelme arzusu bağlamında verilmiştir. Yani insan, içinde yer alan bu duygularla ibadette ve takvada en iyisini yapmak için bu unsurları kullanmakla mükellef kılınmıştır. Oysa insan, bu duyguları uhrevileşme yerine, dünyevileşme yolunda sarfederse, o zaman fıtrata aykırı eylemler içine girmiş ve yüzünü ahiretten, dünyaya çevirerek sahip olduğu üstün değerleri hebaen mensur harcamış ve yücelikten basitliğe indirgemiş olur.
Doyumsuz bir hırsla tamahkârlık anaforuna kapılan insanlar, “Homoeconomicus” sendromu içine saplanırlar. Bu sendrom her menfaatin kendi egosunda toplanmasını esas alan bir sendromdur. Yani bir nevi hastalıktır. Bu hastalığa tutulan insanlarda “diğerkamlık” duygusu yer almaz. Bu tür insanlar, hodgam, egoist, gözü hırs bürümüş bir karakterle, menfaati için gerekirse dünyayı ateşe verirler. İşte bu yüzdendir ki, Peygamberimiz (SAV) “Doyma bilmeyen nefisten,” Allah’a sığınmıştır. Çünkü bunların yapamayacağı kötülük yoktur. Maddi menfaatine her şeyi feda ederler. Miras için en yakın akrabalarını, eşini-dostunu ve hatta anne ve babasını bile öldürme vahşetine kapılırlar. Oysa insanın ne kadar variyeti olsa da yiyeceği, giyeceği, bineceği vs. ihtiyaçları mahduttur, sınırlıdır. En sonunda gireceği kabir de oldukça dardır. O kabri genişletmek için dünyaya tamahkârlık değil; ukbaya iştiyak esastır.
Yalnız burada vurgulamak gereken önemli bir nokta vardır ki, o da şudur: İnsan elbette mal-mülk, makam-mevki, unvan gibi faktörlere sahip olacaktır ki, meşru dairede bunlara sahip olmanın bir sakıncası yoktur. Sakıncası olan şey, elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra kısmetine razı olmayıp, hırs ve tamahkârlık ile başkasının haklarını gasp etmek ve doyma bilmemektir. Yoksa araban olsun; hatta en iyisi olsun; yeter ki, helâl dairesinde kalsın ve kalbini onun sevgisi değil; Allah’ın sevgisi kaplasın. Bir hocamın dediği gibi, “Araban olsun ama garaja koy; kalbine koyma. Paran olsun ama kasaya koy; kalbine koyma!” Zira kalp “Ayine-i Samet” tir. Yani gönül Allah’ın tahtıdır. O tahta geçici dünyevi unsurları yerleştirme; sonu hüsran olur. Allah Hadid Suresi, 21. Ayet-i Kerimesinde “Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip-yarışın,’ ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir,” buyurarak, Rabbimizden nimet istememizi emrediyor
Burada vurgulanması gereken önemli bir husus vardır ki, o da tamahkârlık sendromunun, her seviyede insanda olabileceğidir. Bu sendromun zenginlik ya da fakirlikle bağlı bir konu olduğu söylenemez. Bu duygu nefisteki hırsın doğurduğu aşağılık bir histir. Bir insan çok zengin olsa da, bir fakirden çok tamahkârlık girdabına kapılmış olabilir ve daima hep daha fazlasını isteyip küçük hesaplar peşinde olabilir. Basit ve ani menfaatleri için her şeye tenezzül edebilir
Bediüzzaman ise Kastamonu Lâhikası’nda hırs ve tamahkârlık konusunda çok önemli bir noktaya temas etmektedir: “Hırs ve tamah, za'f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyâkârâne vaziyet almaya sevk ediyor." Bir başka ifadesinde, "Risale-i Nur'un şakirtleri, iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rıza gibi, Risale-i Nur'un dersinden aldıkları izzet-i imaniye, İnşaallah onları riyadan ve dünya menfaatleri için hodfuruşluktan men eder," diyerek hırs ve tamahkârlığın insanı, bir nevi şirk-i hafi; yani gizli şirk olan riyakârlığa sevk edeceğini vurgular. Riyakârlık ise insanın düşeceği en gayri ahlâkî tutumlardan biridir.
Peygamber Efendimiz (SAV) Ebu Nuaym’dan rivayetle, hırs ve tamahkârlığın tersi olan kanaatkâr olma konusunda şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Çalışma da güzel davranın! Çünkü hiçbir kul için kendisine takdir edilenden başka bir şey yoktur ve kul kendisine yazılan rızık eline geçmeden, dünyadan göç edip gidemez.”  Bu konuda Cenab-ı Hakk da Talâk Suresi 2/3. Ayetlerinde şöyle buyurur: “Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter.” Hal böyle olunca bize düşen hırs ve tamahkârlıkla doyma bilmeyen nefsin hilesine düşmeden, Cenab-ı Hakkın bize takdir ettiği rızkımıza ve nimetlerimize kanaat ve tevekkül etmektir.
Sonuç olarak biz dünyada misafiriz. Misafir olan kimse Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle beraberinde getirmediği şeylere gönül bağlamaz; dünyayı kesben değil; kalben terk ederek helâl dairesinde kalır. Zira Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir; harama girmeye hiç lüzum yoktur. Aksi takdirde hırs ve tamahkârlıkla dünyaya dört elle sarılıp helâl haram demeden gasp edercesine celp etmeye çalışmanın sonu hüsrandır ve mutsuzluktur. Mutsuz olduktan sonra bütün dünya senin olsa neye yarar?öyle değilmi kardeşlerim….!