NASIL HAYAT YAŞAMALIYIZ?

Serdar USMAN

İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren hayat mücadelesine başlar. Akabinde de hayatla başlayan söz konusu mücadele bütün bir ömür boyu sürer.

Önemli olan bizlere emanet edilen bu hayatı layıkıyla yaşamak ve diğer insanlara faydalı olabilme uğruna bir yaşam çizgisi takip edebilmektir. Yaşanılan hayatı israf etmek ya da etmemek tümüyle kendi kontrolümüz altındadır. Siz bunu ama renklendirir ve diğer insanlara faydalı olma uğruna gayret göstererek hayatın içinden tertemiz çıkarsınız ama ben odaklı bir yapı ekseninde bencil bir yaşantının sebebi olarak tayin etmek suretiyle sadece kendi adınıza gayret göstererek diğerlerini görmezden gelirsiniz.

Sonuçta söz konusu yaşamın sahibi sizsiniz. Ölene kadar size emanet edilen hayatınızı ama dolu dolu yaşamak suretiyle daha da renklendirir ve yüzünüzün akıyla çıkarsınız. Ama bahşedilen bu hayatı zillete çevirir, diğerlerine zehir etme yönünde gayret gösterirsiniz.

Sonuçta yaşadığımız dünya her ikisine de açıktır. Tercih hakkı kendinizin olduğuna göre buna müdahale etme hakkımız yoktur. Ama içinde bulunduğunuz ikilemden kurtulabilmeniz için naçizane köşemden birkaç satır karalamak suretiyle hayat yolculuğunda ki mücadelenizde ufacıkta olsa pay sahibi olmak isterim. 

Örneğin ticaret yapıyorsanız, hileli ya da eksik gramajlı ürünler satmamak, halkın sağlığına zararlı ürünleri üretmeden rekabet edebilme dürüstlüğünü gösterebilmek insanda temel ilkeler olmalıdır.

Haksız mıyım?

Bugün gelinen noktada görüyoruz ki, kazanç ne şekilde olursa olsun para kazanıldıktan sonrası önemsenmiyor. Peki, bu yanlışa düşmeden dürüst olabilmek ve helal kazanç uğruna ortaya bir şeyler koyabilmek çokta zor olmasa gerek değil mi?

Ama bir bakıyorsunuz durum maalesef tam tersi yönde oluyor. Sadece ticarette mi? Tabii ki hayır. Eğitim sistemimizde, iş hayatımızda, aile hayatımızda kısacası toplumun her kademesinde bir yozlaşma kültürü hâkim.

Sabah işinize giderken etrafınızda ki insanları iyi gözlemleyin. Genelde asık suratlı insanlar görürsünüz. Bir bıkkınlık ve bezginlik hali, yine zor bir güne daha başladık ya hayırlısı? Tarzında bir endişe kaplamış çehreler etrafı sarmıştır. Mutsuzluk, günümüz insanlarının en önemli hasleti oluştur. Sabah işe giderken, işte çalışırken, akşam eve dönerken, evde oturup televizyon izlerken hep aynı manzara ile muhatabız.

İşte günümüzün en veciz özeti budur.

Her şeyden önce hayatı güzel kılacak etkenleri birer birer, fert fert, belediyeleriyle ve resmi kuruluşlarla ortadan kaldırdık.

Mutluluğu şehirlerimiz içerisinde oluşturulacak yapmacık parklarla, uyduruk etkinliklerle, sahte ormancıklarla yakalayacağımızı zannettik. Teknolojiyle hemhal oldukça önemli değerleri birer birer kaybettik. Teknolojik ürünlerin, insan zihninde açtığı olumsuz yaralama ve karartmaları görmezden geldik. Mutluluğu ellerimizde ki cep telefonları ile evlerimizde ki televizyonlarla sınırlandırdık. Fazla mal edinmenin mutluluk getireceği saçmalığı peşinde koşarken bize bahşedilen bu hayatı ıskaladık.

Etrafına pozitif bir enerji ile gülerek yaklaşan insanlara başka âlemden gelmiş muamelesi gösterdik. İnsani değerlerin her geçen gün törpülendiği, güçlünün güçsüzü her zaman ezdiği mantığı ile işleyen bir dünya düzeninde insanlar var olma savaşı veriyor. 50 sene öncesi ile günümüz dünyasını kıyasladığımızda, yarım asır önce teknolojik olarak son derece ilkel bir dünya düzeni görürken, insani değerler açısından da günümüzden çok daha ilerde olduğumuzu büyüklerimizden dinlemekteyiz.

Daha önceki yazılarımda da sıklıkla değerlendirdiğim gibi teknolojik gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerlerken yanında da pek çok güzelliğimizi alıp götürüyor. Güzelliği tamamen yapaysal oluşumlardan almaya gayret ediyoruz. Yaşantılarımızı diğerlerinin beğenip, takdir etmesi üzerine inşa ettiğimiz için biz asla biz olamıyoruz. Ellerimizde ki telefonlarla, evlerimizde ki laptoplarla bizden ayrı bir biz daha yaratıyoruz. Yaşam tarzımızı diğerlerinin kıskanması ya da özenmesi uğruna olmadığı şekliyle sunmaya çabalıyoruz. Facebook paylaşımlarımızı, kibir ve gurur üzerinden şekillendirerek sunmaya çabalıyoruz. Kendimizi uydurduğumuz filmlerin baş aktörü olarak kullanıyoruz. Yediğimizi, içtiğimizi, giyindiğimizi, oturup kalktıklarımızı diğerlerinin gözüne soka soka sunuyoruz. Hakkımızda ki en küçük eleştiriler karşısında çılgına dönüyoruz. İnsanların bizi görmesini istediğimiz şekilde algılamasını istiyoruz. Örneğin her gün farklı mekânlarda yemek yediğimizi, envai çeşit gıdalarla beslendiğimizi ya da uçaktan inip uçağa binerek dünya turları attığımızı ortaya koyuyoruz. Bu yaptıklarımızın bizleri yücelttiği gibi bir saçma algıya yakalandığımızın bile farkında olamıyoruz.

Günümüzün özeti maalesef budur.