1. YAZARLAR

  2. Mustafa ÖZYURT

  3. Sevgili Peygamberimizin ilim talimine teşviki
Mustafa ÖZYURT

Mustafa ÖZYURT

mustafa özyurt
Yazarın Tüm Yazıları >

Sevgili Peygamberimizin ilim talimine teşviki

A+A-
İbni Mace de Ebu Zer r.a.dan rivayetle h.ş.de: “Ya Ebazer, Kasem olsun ki, senin Kur’andan bir ayet okuman, sabah akşam eşref vaktin de uyanık olman, yürümen ve ondan öğrenmen senin için yüz rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Ve yine, kasem olsun ki; Sabahın eşref vaktinde kalkmaklığın, akıbinden ilim nevilerinden bir bab öğrenmen, onunla amel edilsin veya edilmesin, o senin için bin rekât nafile kılmandan daha hayırlıdır.” buyurmuşlardır.
Amel edilsin veya amel edilmesin de murat: Amel etmek malum, amel etmemek mesela, fakir zekâtı talim eder ama veremez. Haccı öğrenir gidemez. Erkek hayız ve nifası öğrenir, meselelerini talim eder vs. gibi hususlar kast edilmektedir. Talimi İlim, Nübüvvet verasetini istihsal ve Allahın (c.c.) şeriatının istihfazıdır (korunmasını taleb etmektir).
Tatarhaniye’de, yine geçen hadisi şerifler de: “Âlimler Peygamberlerin varisleridir. İman çıplaktır. Elbisesi takvadır. Ziyneti hayırdır. Semeresi ilimdir. Allah Tealaya ibadette, dinde fıkıh öğren. En faziletli olanıdır o. Fakih bir kimse, bin abid’den şeytan üzerine daha şiddetlidir. Her şey için bir direk vardır. Şu dinin direği de fıkıhtır. Dininiz de sizin en hayırlınız kolaylaştıranınızdır.
İbadetlerin efdalı fıkıhtır. Kabilenin mevti (ölümü), âlimin mevtinden ehvendir. O âlim öyle âlim ki, Allahın dinin de fıkıh âlimi, Allah Teâlâ ona kâfidir. Onu himmetlendirir. Ve rızıklandırır ummadığı, hesaplamadığı yerden, taraftan rızıklandırır. Âlim, yeryüzün de Allah Tealanın eminidir. Kim, cehennemden Allahın azad ettiği birisini görmek isterse Ulemaya ve Müteallime (İlim öğreten zata) nazar etsin.
Beş şeye bakmak ibadettir. Mushafa bakmak ibadettir. Anneye babaya bakmak ibadettir. Kâbe’ye nazar ibadettir. Zemzeme bakmak ibadettir, hataları aşağı indirir. Âlime nazar ibadettir. Kim, ilmi ve ulemayı severse hayatı boyunca hataları yazılmaz”. Allah Teâlâ, kıyamet gününde kullarını diriltir. Ve sonra, ulemayı ayırır.
Akıbinden derki: Ey âlimler topluluğu, size ilmimi amel ediniz diye koydum. Serbestsiniz, sizi mağfiret ettim. Devamla: Allah Teâlâ; Benim kendisine ilim verdiğim kulumu hakir görmeyin. Onun ilminden dolayı ben onu hakir görmedim. Zira ilim meclisinde, müzakere esnasında bir saat oturmak, bin rekât nafile namaz kılmaktan hayırlıdır. Yüz bin tesbihten de hayırlıdır. Ve on bin harp edenden de hayırlıdır”.
İlmin fazileti mümine böyle olunca; Kim ilimle Allah yoluna sülük ederse Hz. Allah onunla ona cennetin yolunu kolaylaştırır.
Ve bir kavim, Allahın mescidlerinden bir Mescid de toplanır, Allah Talanın kitabını okurlar ve aralarında ders verirlerse, ancak onların üzerine bir sekine indirilir. Yani vakar, manevi bir huzur ki kalbi ferahla dolup taşacak manada ilahi bir rahatlık indirir. Allah Tealanın rahmeti onları kaplar. Melaike-i kiram onların etrafını tavaf ederler ve Allah Teâlâ ders esnasında onların arasında bulunan kimseyi de hatırlar”. (Devam edecek)






102
İLMİN HAKKINI VERMELİDİR

Âlim, hem mü’min hem âbit hem ârif olabilirse ne ala. Ama faziletli olan ilmiyle amil olan âlimdir. Âlim; Kur’an da tanımlanırken ve hadislerde anlatılırken “İsrailoğulları peygamberleri gibi ve şehitten üstün, Allah’tan en çok korkan” olarak tanımlanmıştır.
Âlim, ilminin hakkını nasıl verir ve fıkıh ilmine ihtiyacı Hadimi merhum şöyle izaha devam eder:
İlim talep etmek her Müslümana farzdır. Kim ilim talep etmek için çıkarsa, ilmini öğrenip, âlim olup memleketine dönünceye kadar o Allah yolundadır. Ancak şu kadar var ki, onun üzerine misak yani bir ahd vardır (ilminin hakkını vermelidir). Tıpkı peygamberler üzerine ilimlerini gizlemeyip açıklamaları lazım geldiği gibi. Yani onlar aldıkları gibi verdiler. İlim sahipleri de öyle olmalıdırlar.
Çünkü Allah Teâlâ senin sebebinle bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için dünya ve içindekilerden çok hayırlıdır, diye beyan edilmektedir. Kim ilimden bir babı, insanlara öğretmek için öğrenirse, onun için yetmiş Sıddık Nebi sevabı verilir”.
Aynı eserde geçen, Hz. Ali r.a. dan ve onlar ile alakalı şu sözler, ilmin kişiye kıymetinin nerede olduğunu bu hususun neresinde olduğunu anlatmak için çok önemli bir haslettir.
Buyurmuşlardır ki: “İlim maldan çok hayırlıdır. İlim seni korumak için bekler haristir. Sen ise malın harisi, bekçisisin. İlim hâkimdir. Mal ise ona mahkümdür (yani üzerine hüküm olunandır).
Ebu’l-Esved’den: İlimden aziz bir şey yoktur. Melikler (Padişahlar, hükümdarlar) insanlara hükmeder. Ulema ise Padişahlara, hükümdarlara hükmederler”.
İbni Abbas r.a.da buyurur ki: Davud oğlu Süleyman a.s. ilimle mal ve Melik’lik arasında muhayyer kılındı. O ilmi seçti. Fakat kendisine ilimle beraber hem mal ve hem de Melik’lik (Hükümdarlık) verildi.
Demek ki ilim demek sayısız ve hesapsız nimetlere kavuşmak demektir. Ebu’d-Derda hz.d en revayet olundu ki: Elbette ilimden bir mesele öğretmek bütün geceyi kıyam etmekten daha hayırlıdır. Öğrenen ve öğreten hayırda müşterektirler.
Diğer insanlar ise küçücük bir sinektir. Onlarda hayır yoktur. Onun için hadisi şerif de: “Ya öğrenen ol ya öğretici ol veya dinleyici ol. Dördüncüsü olma. Helak olursunuz” buyurulmuştur. Hz. Ömer r.a. da: Kim bir hadisi şerif söyler ve onunla amel ederse, işte onun için amelinin ecrinin misli vardır, buyurmuştur.

FIKIH İLMİNE İHTİYAÇ

Her Müslüman, fıkıh ilminde ihtiyacı olanı öğrenmeli. Zira Efendimiz (s.a.v.) bunun ehemmiyetini şöyle beyan buyuruyor:
“İbadette, Allah Teâlâ’ya dinde fıkıhdan daha faziletli bir şey yoktur”. Çünkü az amel, ilimle beraber çok olur. O halde, amelin sıhhati ilme muhtaçtır. Muhakkak az bir amel ilimle beraber çok olur. Cehaletle beraber çok amel menfaat vermez.
Camii Sağir da geçen hadisi şerif de geçtiği gibi “Amelin efdalı, Allahı bilmektir. İlim onunla sana menfaat verir. Amelin azı ve çoğu, onunla sana menfaat verir. Muhakkak cehaletle yaptığın az veya çok amel, sana menfaat vermez”.
Denildi ki: Hadisi şerif de! Amellerin en hayırlısı namazdır. İbadetin efdalı duadır. “İbadetin en efdalı Kur’anı Kerim okumaktır” Hadisi şerifi gibi. Menavi de geçen hadisi şerif de de: kıyamet günü, Allah Teâlâ ındinde en efdal kullar, derece bakımından Allahı çok zikr edenlerdir” buyurulmaktadır.
Burada en üstün ibadet Allah Tealayı zikirdir. Zikir, her saadetin başıdır. Reisidir. Belki, bedenler için hayat, insanlar için ruhtur. Ve insan için hayattan gayri önemli ve ruhun muadili bir şey varmı?
Bu hadisi şerifler, yukarıdakilere muarız değilmi? Denilirse;
Biz deriz ki evvela: Biz mukallidiz. Bizim huccetimiz, Fukaha’nın sözleridir. Her bir söz ki, onların sözlerinin manasına muhalif olan her şey karşısın da, biz onların Nassı’na yapıştırırız. Çünkü hadisi şerif onların kıyasına muvafıktır (uygundur). (Devam edecek)

103
İNSANLARIN HAYIRLISI

Bu gün ve gelecekte insanlar, Kur’an ve İslâm’ın, bir arkeolojik kalıntı yahut tarihi bir eser olmadığını, Resulullah’ın tarihte kalmış “ölü” bir simâ olmadığını çok iyi bileceklerdir. Kur’an her çağın, geleceğin, kıyamet günü son nefesini verecek olan son Âdem’in de kitabı olduğunu bilenler olacaktır. Çünkü Resulullah s.a.v. içimizde, aramızdadır. Sünneti seniyyemizle yaşamaktadır.
Kur’an nasıl ki düne, şimdi bize ve sonra da geleceğe yazıldıysa, Resulullah da aynı mantıkla bizleri “ sonraki ihvanım” diyerek anmış ve tarif etmiştir. Sahabe ise; Resulullah’ı görenler, çevresinde bulunanlar demek olduğuna göre; Aklını kullanan ve düşünen insanların peygamber efendimizin bunu neden söylediğini anlamaya çalışması gerekir.
Bu gün biz Resulullah’ın yaşadığı döneme geri gidemeyeceğimize göre Peygamberimize sahabe olabilmemizin yolu onu kendi zamanımıza getirmekten geçmektedir. Peki, bunun yolu ne olacaktır nasıl olacaktır? Bunun da tek ve değişmez kaynağımız olan ilahi kelam Kur’an ile ve bunu anlayabilmek için gerekli olan Akıl – i’zân yoluyla ilim tahsil ederek yapabiliriz. Akıl-İ’zân ise en başta da belirttiğimiz gibi “Ârif”liğin ölçüsüdür.
Hadimi, k.s. en hayırlı kişiyi delilleriyle şöyle izah eder: Kişi sade kendine değil, insanların menfaatını düşünmeli ki, kıymeti artsın. Onun için sevgili Peygamberimiz s.a.v.: “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası olandır” buyurmuştur.
Bu bir maksadı asliyedir. İlim bir vesiledir. İlim tahsil etmeden önce! Evvela niyeti tashih etmelidir. Bunda maksat, ilim talebi ile Allah Tealanın rızasını elde etmek, darı ahirette necata ve sevaba kuvuşmak olmalıdır. Dünya talebi olmamalıdır. Yani makam, mevki, mensab, mal celbetmek, Sultan’a yakın olmak (idarecilere yakın olmak), akranlar arasında aziz olmak, çeşitli dünya lezzetlerini tatmak vs. gibi bir niyet olmamalıdır.
Bustanü’l-Arifin de: Bir kişi ilim tahsilinde niyetini tashih edemiyorsa, etmeye muktedir değilse, ihlâs yok diye ilmi terk etmekten efdaldır der. Çünkü ihlâs olmadığı için zarar olacaktır. Cehalet de zarardır. İki zararla karşılaşırsa fesadında, ehven olan yapılır. İlim manilerden hali olunca, tabiatiyle mefasid nefyedilir( bozuk olan giderilir, bozuk olandan kaçılır). Çünkü mânia yani engeller arızıdir. Tabii değildir. Mani’den boşalan yeri tabii olanlar doldurmuş olur.

FIKIH İLMİ VE DİĞER İLİMLER

Salihlerin ahlakları ile alakalı ilimleri de talim etmeli. Mesela, Vera, zühd, dünyadan yüz çevirmek ve ahirete yönelmek ve Allahın gayriden kalbi temizlemek gibi. Zira sadece fıkıh ilmini öğrenmek fayda yerine zararda getirebilir.
Muhakkak insan yalnız fıkıh ilmini öğrenirse, öbürlerini terk ederse kalbi kasvetlenir. (Kararır). Kasvetli kalp, Allah’tan çok uzaktır. Yani rahmeti kamilesinden uzaktır. Zühd ve hikmetsiz mücerred fıkıh memduh değildir. Belki mezmüm (zem olunmuş) tur. Çünkü kalbin gafletine sebep olmuştur. “Kim Tevekkuf ederse Tefessuk etmiş olur (fasiklığa düçar olur)” sözünü bundan dolayı söylemişlerdir.
Yine Rasülullah s.a.v.: “Kim kırk gün Allah Teala’ya ihlasla ibadetde bulunursa kalbinden lisanına hikmet pınarları akar” buyurmuştur.
Velhasıl: İbadetde başkalarını da düşünmek en efdal yoldur. Çünkü insanların en hayırlısı faydalı olanıdır, buyurulmuştur. Yani müteaddi olmak lazımdır. Müteaddi iki nevidir. Uhrevi ve dünyevi olmak üzere (Müteaddi, işlediği her hangi bir fiil kendisinde kalmayıp başkalarınıda düşünüp faydalandırmaktır).
Uhrevi: Ahiret de kendinden başkasına da menfaatı dokunmaktır. Şer’i şerifi öğretmek ve Allahın hükümlerini peygamberler gibi tebliğ etmek lazımdır. Hadisi şerif de, ilimden bir bab öğrenene yetmiş sıddık sevabı verileceği beyan buyurulmuştur.

SIDDIK:

Sıddık kelimesinin mana ve izahına gelince: Mübalağa vezindendir. Rasülullah s.a.v Efendimizin getirdiği her şeyi tasdık ve tekâmül ettirendir. Bu tasdık, ilmen, kavlen (söz yani dil ile), amelen batın (İç âlemi) safiyeti içindir. Rasülullah s.a.v. Efendimizin batınına müşabehetin kuvvetlisi (manevi hallerine benzemesi), ona münasebetin şiddetidir.
Ondan dolayı Cenabı Hak Nisa s.ayet 69 da: “Onları sana işaret ediyorum ki, onlar Allahın kendilerine in’am ettiği kimselerle beraberdirler (Beraber olacaklardır. O Allahın in’am ettiği kimseler Nebiler, Sıddıklar, Salihler ve Şehidlerdir.” buyurmuştur.
Yani ilim öğrenmek, başkalarına ahirete taalluk eden ilimleri öğretmek müteaddinin uhrevi kısmındandır (hem kendine ve hem de kendinden başkasına aynı şey üzerine faydalı olmaktır...) (Devam edecek)

104
MÜTEADDİNİN İKİNCİ KISMINE GELİNCE

Ârif olan hem öğreten hem de öğrenendir. İrfan ise; “Bilgilenmek, bilgi sahibi olmak” demektir. Dolayısıyla da irfan “Ârif = irfan sahibi” olan demektir. Âbit’in öğretmeni “Ârif ”tir ama, “ ârif ” olan kimsede “Âlim”den öğrenir.
Âlimi, arifi ve abidi öğrenirken, bir önceki yazımızın devamı olarak Hz. Hadimi’nin, bir kimsenin fiili’nin başkasına menfeatının uhrevi kısmından bahsetmiştik. Bu günde dünyevi kısmından, tasadduk’dan, Allah yolunun yolcusuna tavsiyelerinden ve merhamet mevzuundan bahsederek Hadimi k.s. diyor ki:
Dünyevi kısmı: Dünya menfaatlerine vasıta olacak şeylerdir ki, bunlar sadaka, zekât vermek, yardım etmek (Takva ve iyilik üzere), hayra delalet etmek, geçiş kolaylığı için yolları düzenlemek. Yollardaki taşları ve zararlı şeyleri zarar vermesin diye temizlemek.
Zira Rasülullah s.a.v.: “İman yetmiş şubeye ayrılmıştır. En efdalı LAİLAHE İLLALAH kavli şerifidir. En ednası ise yolda eza veren şeyleri gidermektir” buyurmuştur. Bunların hepsi müteâddi nevîndendir.
Hazreti Hadiminin yukarıda hadisi şeriflerle ufkumuzu genişleten, beşeri münasebetlerde ictimaî dayanışmanın lüzumunu izah eden sözleri gerçek insanı anlatmaktadır. Demek ki, İslam nefsi nefsi demeyi ret etmekte, başkalarının hak ve menfaatlerini de ön plana alarak, nefsi nefsinin yerine bize bize, beraber, hep beraber hepimize diye düşünmeyi, çalışıp bu manada yaşamamızı istemekte ve emretmektedir. (b.s.380)

TESADDUK İÇİN KAZANMAK

Hz. Hadimi, İslam dininin ictimaî hayata ne kadar önem verdiğini yine şöyle izah etmektedir.
Tasadduk için çalışmak, kazanmak, bir köşeye çekilip ibadet için oturmaktan efdaldır. Çünkü nikâh da ümmetin çoğalması vardır. Nefsin iffetini koruma vardır. Sadaka da fakirin, muhtaçların ihtiyacını gidermek vardır. Bu kısa izahtan sonra, Hadimi din yolunun yolcularına nasihat ve tavsiyelerine devam ederken;

EY SALİK

Allah yolunun yolcusu, Sana buraya kadar çeşitli ilmi mevzulardan, kudsi ilimlerden beyan edildi. Ben diyorum ki ilmin kitap ve sünnet üzere ibadetteki faziletlerini anlattıktan sonra, sana yakışan, sana düşen, ilmi iktisap etmek, meşakkatlerine, külfetlerine katlanmak, şerefinin azametinden dolayı ilim yolundaki külfetlere katlanmak ilim tahsiline cidden devam etmektir.
Ve akıbinden, cahil tasavvufcuların batıl (bozuk) görüşlerine iltifat etmemendir. Bizim asrımızda bunlardan vardır. O cahil mutesavvıflar, derler ki, ilim bir perdedir. Keşifle açılır. Kisbe (çalışmaya), üstazdan feyz ahzetmeye ve mütealaya ihtiyaç yoktur derler. Bunlar yalancıdırlar. Kendileri Hak yoldan saptıkları gibi, başkalarını da saptırırlar.
Gerçek tasavvuf erbabı, ilme, çalışmaya, zahiri ve batıni hallerin ilimle alakalı olacağına inanırlar. Yani sahte, cahil mutesavvıf geçinenlerle hakikat halde mutesavvıf olanları karıştırmamak iyi tefrik etmek lazımdır. Çünkü lazım olan şeyin doğrusunu yapmakla neticeye varılır.

MERHAMET

Merhamet etmenin ciddiyyetini ifade babında ise, hadisi Nebeviye’ye istinaden bakalım nasıl anlatıyor Hadimi merhum:
Hadis’iŞ. de “Rasülullah s.a.v. merhamet edenlere Rahman da merhamet eder. Arz’dakilere ( yeryüzündekilere) merhamet edin ki, semadakilerde size merhamet etsinler” buyurmuştur.
Âdem (a.s.) ı cenabı Hakkın latıf bir surette yarattığını düşün. Sefih (çok düşük karakterde) yaratmadı. Çünkü sefihler kemalattan mahrumdurlar. O halde, onuda lütuf ile teemmül et ve beyinsizlerden olma. (b.s.384) (Devam edecek)




105
TAKVA

İnsan denen, çok büyük meziyetlerle bezenmiş bu kıymetli varlık kemalat sahibi olabilmesi için Takva’ya muhtaçtır. Bu hususu da gayet veciz bir mana ile şöyle açıklamaktadır Hadimi (K.S.);
Takva üç nevidir. Birinci nevi fazileti hakkındadır. Bunun hakikatı daha evvel İstisam bahsinde geçti.
-Ey Allah yolunun yolcusu; sen bil ki, takvanın faziletine delalet eden Ayeti Celileleri cemetmeyi muradettim ve yüz elliyi aşkın buldum. Mükerraratdan (tekrarlarından) ayetleri sayı itibariyle azalttım. Çünkü hepsinde maksat birdir. Onun için kısa tuttum.
Yani burada bir ayetten bahs edince maksat hâsıl olacağı için hepsini yazmamıştır. Idnab nev’inden olan bir şeyin tekrarı bir nükte içindir. Mesela: Te’kid, ziyade tenbih için ve kelamı kabülde telakkı kâmil olsun için gibi.
Hucurat süresinde geçen ayeti celilesinde Allah Teâlâ: “Allah katında en üstününüz Allah’dan en çok korkanınızdır” buyurmuştur.
Takva ile nefisler tekâmül eder ve şahıslar kendi aralarında üstünlük elde ederler. Kim Allah c.c. yanında üstün olmayı, büyük bir şerefe nail olmayı murat ederse takvaya sarılsın. Çünkü, Rasülullah s.a.v.: “Kim insanların en ikramlısı olmayı murat ederse, isterse Allah’dan ittika etsin” buyurmuştur.
Maide süresi ayeti c.27 de: “Ancak ve ancak Allah Te’ala müttekı olanları kabul eder” buyuruyor. Yani küfürden ve masıyetlerden kendini koruyanların ta’atlerini kabul eder demektir. Ve burada, müttekılerin amellerinin kabul olacağına tenbih vardır.
Casiye süresi ayet 19 da ise: “Allah c.c. müttekıların velisidir” buyurulmaktadır. Yani yardım eden, tevhıd ehline yardım edicidir, dosttur. Veya kendilerini şirkten koruyanlara yardım edicidir demektir. Takva, hayır hasletlerindendir.
Kıymetli okuyucucularım! Burada bir şeye dikkatinizi çekmek isterim ki, o şey Hazreti Hadiminin iyi bir müfessir oluşunu hatırlatmaktır. Daha evvelde bahsi geçtiği gibi, merhum Ömer Nasuhi Bilmen eserinde onu müfessirler içerisinde zikretmiştir. Merhum devamla;
Ey Allah Teâlâ’ya mülakı (kavuşmak) olmak isteyen, iyi düşün. Allah Tealaya mülakı olmaya müştak yani âşık olan, Allahın rızasını talip ve Allah yolunun saliki, takva ile alakalı Ayeti celileleri tefekkür ve teemmül et.
Ey ahıreti talib olan ve ey şu deni dünyadan soyunup yüce ahiret menziline gitmekte olan, şu fani vatanları, bakı olan mertebeler ecli için terk eden veya bozuk itikatlarla ahlakı rezilliklerden, kötü amellerden ahlakı hamide’ye talib yolcu!.
Eğer sen şu ahiret yolculuğunda davanda sadık isen, yani taleb, sülük, muhabbet davası, visal (Allah ve Rasülüne ulaşma), muhabbeti Rasülullah da ve o zümreye ve onun şefaatı talebi davasında sadık isen takva üzere dönmen lazımdır. Çünkü sen bilirsin ki muradın, zamanın her türlü hayrı, onun kudretiyle ve ona olan takva ile hâsıl olur. İnsanların rengi ırkı, nesli, hasebi, Arabı ve acemi değil, takvasına itibar etmelidir.
Rasülullah s.a.v şu hadisi şeriflerin de: “Ümmetimden insanların en evlası müttekılerdir” buyurmuştur. Efendimiz, bu sözleriyle kabile, ırk, zengin, fakir, haseb neseb vs. gibi farklılıkları üstünlük manasında reddetmiş oluyor. Bilelim ki, hepimiz bir erkek bir kadından (Âdem a.s. ve Havva validemizden) dünyaya geldik. (b.s.391 (Devam edecek)

106
İSTİDRAC

Efendim, saf Müslümanları kandırmak veya İslama muarız olanlara bir nevi sermaye oluşturmak, yani hakikat de tasavvuf ve şer’î şerifdeki gerçekleri perdelemek için şeytani tuzaklardan bir tuzak olan bu istidrac hakkında ki manayı izahlarına gelince Hadimi merhum diyor ki;
Çeşitli sebeplerle hariku’l-adelikler göstermektir istidrac. İstidrac, perhizkâr kâfirden de zuhur edebilir. Müslümandan da görülebilir.
Mesela: Batını (iç âlemini) tasfiye için riyazat yaparak, beşeri teallukatdan mücerred (soyulmuş yani insanlardan uzak, az bir yiyecek ile yaşayarak belli bir seviyede, akıl ötesi bir şeyler gösterebilmek)) ve bu istidrac şeytani gösterilerdir. Misal: Havada uçmak, bir yerden bir yere nakl olunmak gibi haller görülür. Bunu keramet zannederler. Veliliğine hükmederler. Ve onunla helak olurlar da anlayamazlar.
Dedikten sonra devamla; Zahiri fiiller (görünüşte işlediği şeyler), şer’î şerifin fiillerine muhalif olduğu müddetçe bu hal kendisinde olanlar helak olurlar. Geçmiş de Sultanü’l-Arifin Ebu Yezidi Bestami K.S.dan işitilmiştir ki, ”Bir racüle (erkek şahıs) nazar etmiş olsanız, kendisine keramet verilmiş, hatta havada uçuyor, suda oturuyor, ateşte oturuyor. Hemen o kimsenin kerametine hükmetmeyin. Kerametine nisbet etmeyin. Onu, emir ve nehilerde nasıl buluyorsunuz, İlahi hududu korumada, ahkâmı şer’îyeyi eda da nasıl buluyorsunuz ona bakın. Allah Teâlâ’ya onların şerlerinden sığınırız.
Yani o kişi ki! Kerametmiş gibi bazı akıl üstü şeyler gösteriyor, fakat yaptığı hareket ve kelamları, tavırları vesair amelleri şer’î şerife zıt düşüyorsa, o halde kendisinden kerametmiş gibi görülen haller şeytanidir ki, bu gibi haller istidrac sınıfına girer. O ise İslam da asla yoktur.
Onların sözleri, fiilleri Rasülullahın ölçüsüne girmez. Onlar insan şeytanlarıdır. Vesvese ve ıdlalları ile onlar yol kesicidirler. Onlar, Habibullahın (s.a.v.) in hasımlarıdırlar, düşmanlarıdırlar, sünnetine muhalefet ettiklerinden. Şeriatını hafif, basit ve küçük düşürücü gösterdiklerinden. Hâlbuki onlar, kendilerinin veli olduklarını iddia ediyorlar! (b.s.390)

HARAM VE TAHRİMEN MEKRUHLARA TENBİH

Hadisi şerif de: “İnsan üzerine bir zaman gelecek ki, o zamanda dinine bağlı, dinine sarılan kimse elinde kor tutmuş gibi olacaktır” buyurulmaktadır.
Cenabı Hak, insanlara takat getireceği kadar yük yüklemiştir. Her türlü haramdan kaçınmanın lüzumu tayin edilmekle beraber, tahrimen mekruhlar da bu kabildendir.
Mesela: Vaciblerin terkide haramlara dâhildir. Ve sünneti müekkedelerin özürsüz bilerek terkide tahrimen mekruhtur. Bunlar takvanın tahakkukundandır. (b.s.414) (Devam edecek)

107
TAKVANIN İKİNCİ NEVİ VE TEFSİRİ

Takva; korunma, sakınma demektir. Yüce yaratıcıya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmadır. Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için, O’nun himayesine girerek emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından da sakınmaktır. Takva sahipleri, Allah’ın Rasulünü örnek alarak ibadeti ve insanlara hizmeti “Muhammedi Şefkat” anlayışıyla yaparlar.
Böyle bir gayret içinde olan mü’minler, nefsini kötü sıfatlardan arındırarak kazandığı ilahi ahlak ile kemale erer ve takva sahibi kul olma mutluluğuna erişirler. Kurtuluşa erenler onlardır, cennet onlar için hazırlanmıştır. Takva sahipleri, Kur’an’a göre Cenab-ı Hakkın sevdiği kullarının başında gelmektedirler.
Hadimi merhum, takvayı ve bununla beraber haram ve keraheti tahrimiyenin mes’uliyetini hadisi şerifler ışığında şöyle izah etmektedir:
Takva, inayetin (Allahın yardımının) kemalatı içindir. Lüğaten; VİKAH kelimesinden müştaktır. Korkulardan ve helak edici şeylerden vikaye (korunma ve kurtulma) manasınadır.
Şer’î manası; Ahirette ki zarar verecek şeylerden uzaklaşmak, şirkten kaçınmak manalarına gelir. Çünkü şirk, sahibinin ebedi cehennem de kalmasını mucibdir. İlahi adalet budur. Kalbi Cenabı Haktan gayri şeylerden meşgul olmaktan beri kılmak gibi manalara gelir. Günahı kebairden (büyük günahlardan) de kaçınmak takvadandır.
Dikkat edilmesi icabeden hususlardan biride küçük günahlar ve işlemesinde beis görülmeyen bazı şeyler ki, bunları da terk etmek lazım. Çünkü zayıf olan bir kul bunlara devam ettikçe haramlara tevessül etmesi kolaydır ve kolaylaşır.
Haram helal hududu: Helâli Halis’a da dikkat etmek icap eder. Helâli halis demek: Başladığında veya yayıldığında şüphe şaibesi olan şeylerden hâsıl olan helal demektir.
Buhari ve Müslim de Numan bin Beşir r.a. buyurdu ki: “Ben Rasülullahdan işittim, buyurdu ki: Helal açıktır ve helal ile haram arasında müştebihat vardır (benzerlik). İnsanlardan çoğu bunu bilmezler. Kim şübehattan (şüpheli şeylerden) kaçınırsa, din ve ırzını teberri etmiştir (korumuş uzak tutmuştur). Kim şübehatın içinde olursa haram da vakî olur”. Korunun etrafında hayvanlarını otlatan bir Çoban gibi ki, ona her an ulaşabilir. Uyanık olunuz!.
Her Melikin (Hükümdarın) insanlardan muhafaza ettiği bir korusu vardır. Mütenebbih (uyanık) olunki, Allahın korusu, dünyada haram kıldığı şeylerdir. Mütenebbih olunki, ceset de bir et parçası vardır. O, salih oldumu cesedin her şeyi salih olur. O, Fesada uğradığı zaman cesedin her şeyi fesada uğrar. Ağah olun o et parçası KALB’ tir”.
Takva’nın lüğavi manası şer’î manasında imkân dâhilinde mer’idir (yani geçerlidir). Lüğavi manası takva içindir. Şer’î manasında günahı kebairden ictinab lazım geldiği gibi, sağair (küçük günahlar) ve şübehaddan da ictinab lazımdır(kaçınmak). Lakin şu mübahattan (mubah şeylerden) kaçınmak şu zamanda zordur.
Rasülullah s.a.v.Efendimiz: “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, kişinin kazancının helaldanmı, haramdanmı kazancının nereden geldiğine dikkat etmeyecek, imtina etmeyecek”çekinmeyecek buyurmuştur. (Devam edecek)

108
TAKVANIN MECRALARI

Allah’ın dostluğuna ve sevgisine takva sahipleri erişmişlerdir. İmanın kuvvetlendirilmesi ve nefsin kötülüklerden arınması ile kemale erenler takva sahipleri, Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerini, onlar da insanlara ihsan etmek suretiyle yansıtan yüce zatlardır.
İnsanın iman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvadır. İkincisi, insanın kendisiyle diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvadır. Üçüncüsü de, insanın kendi ile Allah arasındaki takvası ve imanıdır. Hadimi k.s. takvanın mecralarını şöyle izah etmektedir:
Bu takvanın üçüncü kısmıdır. Yani takvanın ceryan edeceği uzuvlardır. Bilki takva, ancak münkiratdan ictinapla (kötülüklerden kaçınmakla) mümkündür. Delilleri, delili zanni olsun delili kat’i olsun münkirattan kaçınmak lazımdır. Menhiyyatdan kaçınmak (yasaklanan) ve marufatın itasıyla yani güzel ve iyiliklerle emretmek ve emir olunanları ifa ile elde edilir.
Takvanın cereyan ettiği azalar: 1. Kalb: Kalb nüfh ( yüce) olunmuş ruhaniyeti latifedir. Sadrın boşluğunda sol tarafında ida olunmuş, cismi armut gibi, insandan bir cismanidir.
2. Kulak: Kulak deliğinin çukuruna döşenmiş sinirlere konmuş bir kuvvettir. Onunla ses işitilir. Hava ile visal (ulaşım) yolu ile sesin keyfiyetinin kulak deliğine gelmesi ile olan bir kuvvettir. 3. Göz. 4. Lisan. 5. El. 6. Batın.7. ferc (avret mahalli) ve 8. ayaktır.
Bu azalarla takva hâsıl olur. Veya bunlar kaybettirir. Fani âlemden bakı âleme yürüyen, şu faniyattan (geçici şeylerden yani geçici dünyadan) o baki âleme sülük eden kimseye yakışan; Her azasını her türlü masıyetten muhafaza etmektir. Hatta onun için öyle bir meleke (alışkanlık kazanmak) keyfiyet olmalı ki, kalbe tesir edici ve masıyeti beyyin’den (apaçık isyanlardan )zorluk olmadan kaçınabilmeli.
O meleke (alışkanlık) onu müttekıler yoluna çeker. Salihler derecesine yükseltir. O takdirde Allah Teâlâ’nın dostları zümresinden olur. Onlar için kıyamet günü korku ve hüzün yoktur.
Eğer sen dersen ki, Sadatı sufiye dediler ki: Elbette, burada evvela ilim lazımdır. Saniyen ahkâmın ameli ilimle olur. Salisen, emrin ahkâmı istikametle olmalıdır. Bu üçü cem olduğu zaman bazısı bazısına yardım eder. Yani birbirlerine yardım ederler. Ve şu üç umurdan salih bir veled doğar. Oda onun neticesi, kalbin semeresi demektir. Şu velede Takva diye isim verilir. Takva ancak yukarıda bahs edilen şu üç şeye dayanmakla hâsıl olur.
Musannıfın kelamında mefhum (anlaşılması gereken), cümle masıyetten uzuvların mutlak kaçınıcı olmasıdır. (b.s.423)
Ben derim ki: Sen, hakkıyle akıl erdirenlerin, tekaddüm eden ( evvelce geçen) şeylere akıl ettiğin zaman, sen bazı şeylerin husülünü mutabıkan yani aklen meydana gelmesini uygun, bazısı tezammunen ( müştemil olduğu şeyin altındaki manayı) ve bazısı iltizamen ( zaruri olarak kabul etmek icap ettiğini, susmasını ve nerede neyin kabul edileceğini bilirsin. Takva ilim amel ve istikametin oluşumunun neticesidir. Sen kitabı ilahiyi, zamanla lüzumuna göre ilme rağbet eder, bazen amele rağbet eder, bazen de istikamete rağbet eder görürsün.
Ayeti celilelerde Hud s.a. 113)de: “Habibim, emr olunduğun gibi istikamet üzere ol. Muhakkak ol kimseler Rabbimiz Allah’tır dediler sonra istikamet üzere oldular”. İkinci ayet(Taha s.a. 114)de: ”Habibim deki, Ya Rabbi ilmimi ziyadeleştir. Ve ol kimseler ki, kendilerine dereceler noktasından ilim verildi”.
Üçüncü ayeti celilede ise Kehf s.a. 30 da. ”Muhakkak ol kimseler ki onlar iman ettiler ve ameli salih işlediler” buyurulmaktadır.
Beş kısmı beyan için 9 sınıfdan elbette lazımdır. Birincisi kalbden sadır olan münkirat. Ve ona terettüp eden afetler, belalar. Sen bil ki, kalbin salahı (düzelmesi) her şeyden ehemmiyetlidir. O bir Meliktir ki, beden kalemin de bulunan cümle azalar onun emrine inkıyad (çizgisinden gider) ve itaat ederler. Çünkü o, tasarruf ve hükmün penceresidir. Azalar ona tabidir ve hizmetçidir.
Bundan dolayı Rasülullah s.a.v Efendimiz: “Ağah olun. Cesedde bir parça vardır, o, salah olursa bütün beden salah olur. O bozulursa bütün beden fesada uğrar. Ağah olun! O kalbdir” buyurmuştur.(Devam edecek)



109

AHMAĞIN FESADI ZEKİ’YE ÇABUK ULAŞIR

Ahmak: aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala kişi... Ancak bu sadece sözlük manasıdır ahmağın. Gördüğünüz zaman hemen tanıyabilmeniz için biraz daha ayrıntılı bir eşgal vermek gerekir. Ahmaklık çoğu zaman aptallıkla karıştırılır. Ama ikisi aynı şey değildir.
Hepimiz zaman zaman aptallıklar yapabiliriz. “Aptallık ettim”, “aptalca davrandım”, “ne kadar aptalmışım”, “bu aptallığı nasıl yaptım” gibi cümleleri çoğumuz sık sık kullanmak zorunda kalırız. Ahmaklık ise başlı başına bir illettir. Aptallık geçici, eğreti ve arızîdir; ahmaklık ise kalıcı, kronik ve müzmin... Akıllı kişi aptallık yapabilir, oysa ahmak aptalca davranmaz, çünkü o zaten her zaman aptaldır.
Ahmak, bir kütük kadar bilgisiz ve cahildir ama ne bunun farkındadır ne de birisi hatırlattığı zaman öyle olduğunu kabul eder. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyen bilge Sokrates’in aksine her şeyi bildiğini sanır. Cahilin de ahmağı vardır, ancak asıl iyi ahmak okuyandan çıkar; Yani ahmağın hası diplomalı olanıdır.
Ahmak, ahmak olmayanlarla aynı okullarda aynı dersleri görür, aynı diplomayı alır; doktora vs. yapan bile olur. Ancak bu eğitim süreci onun ahmaklığını azaltmaz, aksine daha da arttırır. Ezber yoluyla edindiği bilgileri de daha geniş çaplı bir ahmak olmak için kullanır. Geri zekâlı değildir, zekâsını nasıl kullanacağını bilmez. Ahmağı tanıyıp teşhis etmek zor değildir, maalesef zor olan ahmaklığın tedavisidir.
Hz. Hadimi, ne yapılması gerektiğini delilleriyle şöyle açıklamaktadır:
Bir hadisi şerif de: “Tenbellere hallerinde arkadaşlık etme. Çok salihler vardır ki, başkasının fesadıyle bozulur. Ahmağın fesadı zekiye çabuk ulaşır. Küle konulan köz gibi ki o söner”.
Mişkat da rivayet olunup denildi ki: Cenabı Hak, muhlis mü’minin boşluğunda bir ev yarattı. Ona KALB ismini verdi. Sonra kapusunu kapattı. Bir kilit vurdu. Cebrail ve Mikail (a.s.) ve başkaları açmakta aciz kaldılar. Allah Teâlâ buyurdu ki:
Şu benim hazinemdir. Nazar mevziimdir. Marifet meskenimdir. O ne güzel mesken, sakini de ne güzel sakin (içinde oturan). Her ne zaman kul, onun zahirini isyanla ifsad ederse, Mevlası onun batının gufranla islah eder. Her ne zaman şeytan, onun bedenini isyanla pislediyse, Rahman onu marifetiyle zinetledi. Onun islahı evsafı zemime’den (kötü sıfatlardan) tahliye etmektir. Buna Tehzibü’l-ahlak (kalbi pak etmek) denir. Onun süsü, ziyneti ahlakı hamidedir ‘güzel anlaktır).
Şu takdirde, halkın tefsirini elbette bilmek lazımdır. Çünkü inayetin ziyadeleşmesi için yaradılış hikmetlerini bilmek de hatırlamak da marifetlerini icmalen menşei’nin marifetini (kakkıyle bilinmesini) tafsıle ( tam ayrıntılı bir şekilde bilmeye) ihtiyaç vardır. Hılkatın menşei ve aslı ve onun taksimi zem olunmuş ve medh olunmuştur.
Mezmüm’un ( zem olnmuş şeyin) izale tarıkı yani hangi yollarla (sebepler ve ilaçlar) dan izale edilir, ilacı nedir ?. Yani onu tedavi şekli ve mücadelesi, yani ilaçları kullandırma ayarı (dozu) vardır. O, izalesi zor bir marazdır. Ağır ilaçlara, ilaç vericiye ve çok zor ilaçlara muhtaçtır. Müfredat ve mürekkebat’dan (ilaç terkipleri) tedaviye muhtaçtır.
İlaç ve tedavisine başvurulmazsa başkalarına da geçer gider de, o takdirde onun, ilaçla tedaviyle tedavisi zor hale gelir. O hale gelir ki, onun tedavi tedavisi olmaz. Bu hale gelmeden mütesavvife’ye (tasavvuf yolunun sahiplerine) nisbet etmeli. İmamı Gazali’nin r.a. Sarih’inde vakî olduğu gibi. Ve arife işarit kâfidir!
İcmalen, ikincisini tahsili memduh yani Ahlakı hamidesi ki, yokluktan sonra mahmud olmuş (övülmüş), Ve bulduktan sonra da o şeyin ibkası (baki kalması), zevalinin olmaması, onun sıhhatini korunması, onun takviyesi icmalen lazım gelir. Bu cümlelerde Hz. Hadimi, müridin tasavvufda mürşidini bulduktan sonra bırakmamasını, ahlakı hamidesini ancak öyle devam ettirebileceğini işaret etmektedir.
Biz, bunun tafsılatın da deriz ki: Hılkat de, şu beden de, nefis kararlı sabit keyfiyet melekesi varken, bütün nefsanî fiiller ondan sudur eder, suhuletle (kolaylık) zorluk olmadan. Bu fiiller, inançla alakalı sözler ve amellerdendir. O fiillerin izalesi ve tebdili mümkündür. Şer’î şerifden bir hükmü işlemekle, teklifle zorlukla da olsa birinin izalesi olur. Fakat diğerinin tahsili de teklifle yani zorlukla olur.
Fahri Kâinatımız (s.a.v.): “Ahlakınızı güzelleştiriniz” buyurmuştur. Mesela: Şeriat pahalılığı nehy ediyor, yerine cömertliği teklif ediyor. Kibri nehy ediyor, yerine tevazuu teklif ediyor getiriyor. Yüce akıl sahipleri, bunların tebdiline ‘değiştirilmesine) imkânın üzerinde ittifak etmişler ve kat’ı bürhanlarla (dellillerle) vukuun da tecrübe de şehadette ittifak etmişlerdir. (Devam edecek)

110
AHLAK DEĞİŞİKLİĞİ

Ahlak insanda olması gereken bir takım güzel huylardır. Ahlak terbiye yoluyla, islam eğitimi ile kazanılır. Güler yüzlü olmak, temiz olmak, merhametli olmak, tevazulu olmak, affetmek, susmak, doğru konuşmak, sabr etmek, güzel ahlaktan bazılarıdır.
Ahlaki vazifelerimizin ilki Allah’a karşı olanıdır. Allah’ın ismini hürmetle anmak, onun sevgisini kalbe yerleştirmek, ona isteyerek ibadet etmek ahlaki vazifelerimizdendir. Sonra Peygamberimize karşı olan ahlak vazifemizdir. 0 hürmete en layık olandır. Onun getirdiklerini kabul etmek, adı anıldığı vakit (Sallallahu aleyhi vesellem) demek, o ne söylemişse tereddütsüz kabul etmek ahlaki vazifelerimizdendir.
Sonra kitabımız olan Kur’anı Kerime karşı hürmet etmek, o okununca sessizce dinlemek, onda emr edileni yapıp nehy edilenden uzaklaşmak ahlaki vazifelerimizdendir.
Ruhun sağlığı ve terbiyesi çok önemlidir. Ruhun sağlığı kuvvetli imanla, ibadetle beslenmesiyle, kötü huylardan arınmasıyla gerçekleşir. Ruhi hastalıkların en felaketi kötü huylar ve dünya sevgisidir. İnsanın kötü ahlaklardan korunması, dünya sevgisinden arınması, zikirle meşgul olması, ruhi hastalıkları def eder.
Aile her insanın mensup olduğu ufak topluluktur. Bütün güzelliklerin kaynağı ailedir. İnsan büyüklerini saymayı, küçüklerini sevmeyi, bütün insanlarla iyi geçinmeyi bilmeli. Koca, karısına karşı daima nazik ve yumuşak muamelede bulunmalıdır. Kadın, kocasının kazandıklarını israf etmemelidir. Kocasının istemediği kişileri eve almamalıdır. İzinsiz ve lüzumsuz şekilde evden dışarı çıkmamalıdır
Akrabalara sevgi ve saygı göndermelidir. Komşular akrabalardan sonra bize en yakın olan kişilerdir. Dinimiz, bize komşularımızla iyi geçinmeyi, gerek elimizle gerekse dilimizle onları incitmemeyi emr etmiştir. İslam Ahlakıyla ahlaklanmış bir müslümanın sıfatlarıdır bu sayılanlar.
Hadimi k.s. bizlere ahlaktann, hikmetten ve şeceat’tan şöyle izahlarda bulunmaktadır:
Mevahibi Ledünniye’de İbni Mes’ud r.a.dan rivayet edilen bir hadisi ş.de “Muhakkak Cenabı Hakk, rızıklarınızı taksim ettiği gibi ahlaklarınızı da taksim etti.” buyurmuştur.
Hılkatinde herkesin istidatları değişiktir. Kimisi kuvvetli ve kimisi karışmak hasebiyle zayıftır. Nutk, bir idrak kuvvetidir. İtidalı hikmettir. O hikmek nefis için bir melekedir ki, onunla hatadan savap idrak olunur. Yani vasat fiillerin kendisinden sudur ettiği (çıkdığı) bir melekedir kudrettir.

HİKMET

İlim de mübalağadır. Lügat manaları: İbni Arabî, ilimde en son mertebeye ulaşmak demiştir. İlmi Ledündür demişlerdir. İstılahı manası: İnsanlığın nefsinin, bilfiil ameli ve nazari olarak, takat mikdarı kemalata ermesidir. (b.s.424)
Önce ifrat ve tefrit’in makbul olmadığını, münasip olanın evsat (orta yol dengeli ) olduğunu belirtelim. Zira evsat da 3 haslet, fazilet vardır. Hikmet, İffet ve Şecaattır.
Hikmet için 7 şube vardır: 1. Safa’iz-zihn (zihnin safileştirilmesi): Bu istidattır. Bu tekaddüm edenden ulaşılamayan ve ulaşmaya tereddütsüz, matlubun istihracına (istenilmesi gereken şeyin çıkartılmasına) nefsin istidadıdır.
2. Cevdetü’l-fehm (iyi anlama yüksek anlayış). Bu lazım olmuşun tasavvurunun, lazımın tasavvuruna zihnin intikal sıhhatidir (sağlıklı intikal etmesidir).
3. Zekâ: Mukaddemattan neticeye zihnin sür’atle intikalidir. Bu birincisinden ehasdır. İkincisi de birincisinden ahastır. Birincisi yani istidat, aklı heyülani mertebesinde istidattır. Meleke ile akıl mertebesidir. Üçüncüsü ise yani seriû’l-intikal ki aklın çok çabuk intikali yani çabuk kavrayıp karşı tarafa da intikal ettirebilmesidir. bilfiil akıl mertebesine yakındır.
4. Hüsnü tasavvur. Bu eşyanın hakikatından, ziyadeliğe girmeksizin ve dâhilde olanı da ihmal etmeksizin bahsetmektir. 5. Suhuleti teallûm: Kolaylığı öğrenmektir. Bu çalışmakla hâsıl olan idrak kuvvetidir. Bu külfetsiz minnetsiz matlubu idrakde (anlamada) nefse bir kuvvettir.
6. Hıfzetmek: Çalışmakla hâsıl olanın, idrak edilenin zabtıdır. 7. Zam ile zikirdir: Yani mazbut emirleri hazırlamak ve gizlemeden o nisbetle zikretmektir. (b.s.431)
ŞECAAT: Şecaat içinde on bir şube vardır. 1. Nefsin kibri; yani zenginlerin fakirleri hakir görmesi ve büyüklerin küçükleri hakir görmesidir. 2. Töhmet büyüklüğü; bu dünya saadeti ve şekaveti ile gasalmamaktır. 3. Sabır; elemlere (acılara) ve ehvale (korkulan şeylere) mukavemet kuvvetidir. 4. Necdet; nefis için sebat melekesi ile korkutuculardan feryat etmemek. 5. Hılm; Gazabın şiddet anında tamanine (sakin olabilmek, kalbi sakinliktir.)
6. Sükûn; husumet ve muamelelerde ahestelik, teenni etmek ve tehir etmek. 7. Tevazu; fazilet sahiplerinin büyüklenmemesi, ululanmaması. Mal ve mevkî sahiplerinin kendilerinden aşağı rütbede olanlara büyüklenmemeleridir.
8. Şehamet; Umurı azimiye (büyük işlere girişmek) mübaşeret üzere hırstır. 9. İhtimal; hasenatta (Güzel ve iyiliklerde)nefse sıkıntı vermek ve nefsi yormaktır. 10. Hamiyye; din ve haram üzere muhafazadır. 11. Rikkat; başkasına layık görülen ezadan eza duymaktır. (Devam edecek)



111
İFFET SEHAVET ADALET MÜMİN VE AHLAK

İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir.
Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir. Şimdi, yukarıda başlıklarını yazdığımız mevzularda Hz. Hadimi’nin görüş ve açıklamalarına bakalım. Buyuruyorki Hadimi:
İffet içinde on bir şube vardır. 1. Hayâ; şer’î, akli ve urfi yönden kabıhları (çirkinlikleri) irtikâptan nefsi sıkmak alıkoymak. 2. Sabır; Hevaya tabi olmaktan nefsi hapsetmek. 3. Dea; şehvet heyecanın hareket anında sükûnetidir.
4.Nezahet; minnetsiz ve zulümsüz mal kazanmak. Güzel yerlere tasarruf etmek. Zira alçalma mihletle beraber tefrit, zulümle beraber ifrat olur. 5. Kanaat; Medhal ve masraf (gelir/gider) i seviyelendirme manasında kifayet üzere iktisad etmek. 6. Vakar; metalibe (arzulara) teveccühde aheste ve teenni göstermek.
7. Rıfk; hüsnü itaat ve uyum sağlamak. 8. Hüsnü Semt; nefsi tekâmül ettiren muhabbet. 9.Vera; şer’î şerife ve urfe ve görgüye muvafık amali hamidiye’ye (sevilen ve övülen amellere) devamlılık. 10. İntizam; maslahat hasebiyle emirleri işleri takdir ve tertib etmek. 11. Sehavet; yakışan kimseye yakıştığı şekli ile o şeyi vermek.

SEHAVET TAHTINDA ALTI FAZİLET VARDIR

Sahavetin 6 fazileti: 1. Kerem: Suhuletle ( kolaylıkla, karşı tarafı üzmeden sıkmadan ) vermek ve nefsi pak etmek. 2. İysar: Nefsinin hacetine başkasının tercih etmek. 3. Neyl: Verdiğini sevinçle vermek. 4. Müvaset: Vermek de faydalanmak da arkadaşları ile müşareket. 5. Semahat: Üzerine vacip olmadığı halde tefazzulen (fazilet olsun diye) vermek. Karşılık beklemeden vermek.
6. Müsamaha: Tenezzühen, terki icabetmeyen şeyi terk etmek. Bazıları bu altı fazilete Müriet’i de eklediler. Müriet: Fayda vermek de imkân kadarı ile sadık bir rağbettir. (b.s.432)

ADALET

Adalet: Hikmet, şecaat ve iffettin cem’inden meydana gelen bir keyfiyet ve Allah Tealanın insanlara bahşettiği bir haslettir. Malumdur ki, bunların yanında Adaletinde önemi büyüktür. Öyle ise, adaletinde on dört şubesini burada zikredelim.
1. Sadakat: Sadakatı, muhabbet olmalıdır. Bu hayırlarda kendi nefsine başkasını tercih etmekle beraber olur. Buna garaz da karışmaz. 2. Ülfet: Maîşet yardımlaşmasında görüşlerinin ittifak etmeleridir. 3. Vefa: Lütuf yolunda mülazemet ve ortak ahidleri muhafaza etmek.
4. Teveddüd (Sevgi): İcab ettigi yerde muhalefetde de muhabbeti dostluğu talep etmek. 5. Mükâfat: İhsana karşı ihsanla mukabele etmek, misliyle veya fazlasıyle mukabele etmek. 6. Hüsnü şirket: Muamelatta adalete riayet etmek. 7. Hüsnü kaza: Mücazat da levm ve menni (başa kakmayı terk etemk. 8. Sılai rahim: Hayırlarda akrabalık sahibi olanların aralarında müşareket ve muhabbettir.
9. Şefkat: İnsanlardan sıkıntıları gidermek için himmet sarf etmek. 10. İslah: İnsanlar arasında ki husumeti defetmek. 11. Tevekkül: Beşer kudretinin üstünde çalışmayı terk etmek.
12. Teslim: Cenabı Hakkın emrine inkıyad ve tabiatıyle levm ( kötülemek) icabetmeyen yerde itirazı terk etmektir. Yani haklı bile olsan, eğer kötülenme ve lekelenme gibi bir durum yoksa itirazı bırakıp işi oluruna bırakmak demektir.
13. Rıza: Musıbetlerden kendisine isabet eden şeyde nefsini pak etmek ve menfaatlerinden fevt etmiş (geçmiş) olduğu şeyde de nefsini pak etmek. Gönlünü hoş tutmaktır. 14. İbadet: Emirlerine imtisal ederek, Allah Tealayı tazım etmek. Kulluğun açık ifade şekli budur.
AF: Bu kudret ile cezalandırmayı terktir. (b.s.432) (Devam edecek)





112
KÖTÜ AHLAK VE İYİ AHLAK

Kötü ahlak: Kendisinden hayır gelmeyen şeydir. Belki onun şanında şer ve horluk, hakirlik vardır. Taberani Mücemü’l-Evsad’ında ve İsfehani’de Ayşe validemizden r.a. :
“Hz. Peygamberimiz s.a.v. Hiç bir şey yoktur ki, tevbe etmesin. Ancak kötü ahlak sahibi günahlarından tevbe etmezde şerri ondan döner” buyurmuşdur. Yani günah işleyenlerden ve isyan edenlerden herkes tevbe eder. Ama kötü ahlak sahibi, tabiatındaki kötülük ve mizacındaki fesatlıkdan dolayı tevbe etmez ki, daha şerli bir günaha dönmesin.
Yine Taberani Evsad ve Kebir isimli eserinde İbni Abbas r.a.dan rivayetle hadisi ş. de: “Rasülullah s.a.v buyurmuştur ki; Güzel ahlak hataları, suyun kuruyu rutubetlendirdiği gibi hataları eritir”. Kötü ahlak ise salih amelleri ifsad eder. Sirkenin balı bozduğu gibi. Tadını giderdiği gibi”. (b.s.436)

GÜZEL AHLAK

Evet, iyi bir müslüman olmak için güzel ahlaka sahip olmak, kötü ahlaktan uzak durmak gerekir. Ancak bununla dünya ve ahiret saadeti elde edilir.
Güzel ahlak, ilim ve edep öğrenmekle, iyi insanlarla arkadaşlık etmekle elde edilir. Kötü ahlak da bunun tersidir. Yani cahil kalmak, edepsiz olmak, kötü insanlarla arkadaşlık etmekten hâsıl olur.
İyi insan, iyi ahlaklı insan demektir. Dinimiz iyi huylar edinmemizi, kötü huylardan kaçınmamızı emretmektedir. Güzel ahlaka sahip kimselere gıpta etmek, onlar gibi olmaya gayret etmek gerekir. Hadimi merhum, Güzel ahlakı bizlere gayet güzel açıklamalarda bulunmuş, buyurun şimdi onu okuyalım:
Kalem suresi ayet 4 de: “Habibim sen azım bir ahlak üzeresin” buyurmuştur Rabbimiz (Efendimiz s.a.v. hakkında).
Lokman a.s. oğluna nasihat ettiği zaman demişti ki; Evladım; Dünya derin bir denizdir. Onun içinde insanların birçoğu geçmiş de, boğulduğu gibi boğulur. O halde, senin gemin onda, Allah Tealanın tavsiye ettiği takvası olsun ve onun yelkenleri, Allah Tealaya iman olsun.
Rasülullah s.a.v. de: “Dünyada bir garib veya bir yolcu imişsin gibi ol. Ve kendini kabir eshabından say. Dünyanın zevalini güçlüğünü unutma”.
Taberaninin Kebirin de geçen hadisi ş. de Enes r.a.dan rivayetle: “Rasülullah s.a.v buyurdular ki; Muhakkak kul, güzel ahlakı tebliğ etsin. O, ahiret derecesinin azımıdir. Menzillerinde şerefidir. (Bu şerefle, cennet menzillerinin eşrefliği kasdedilmiştir.). çünkü kul, ibadet de zayif olmasına rağmen, güzel ahlak hayırları cem ettiği için ve ahiret mertebeleri de en yüce, âli mertebeler olduğu için, güzel ahlakı tebliğ etmelidir. Ve menzillerin en şereflisine götürür demektir.
Hadisi ahar da: “Güzel ahlak, bütün hallerde adalet adabını camidir” buyurulmuştur. Taberani ve Ebu Davud’un Enes r.a.dan rivayet ettiği diğer bir hadisi şerif de: “Rasülullah s.a.v. Güzel ahlak sahibi, dünya ve ahiret hayrı ile gider” buyurmuştur. Bu takdirde, hukukullah ve hukuku ibad’dan da emin olur. Ve bundan dolayı, bir kadın iki koca almış, iki erkekle evlenmişse, cennet de ahlakı güzel olanla beraber olacaktır. (b.s.438)(Devam edecek)

113
SALİKE YAKIŞAN

Salike yakışan, kalbini rezilliklerden tahliye edip, faziletlerle süslemektir. Muhakkak bazı hastalıkların selameti belki de hepsi olmadan saflaşmaz. Tasavvuf Tahliye ve Tahliyeden (biri hı harfi ile diğeri ha harfi ile) ibarettir. Bundan dolayı bazıları, AHLAK İLMİ tasavvufdan ibarettir demişler.
Feyzi’l-Kadir şerhi Camii sağırda, Abdurrahim-el-Menaf: Bazıları güzel ahlakı birleştirmeye çalıştılar. Ve şöyle diyorlardı onlar:
Ahlakı haseneyi sayarken buyurdu ki; İhsan, İhlâs. İysar, seyyie’nin hasene’ye kötülüklerin iyi şeylere tabi olması, istikamet ibadet ve maışet de iktisad, insanlara ayıpları ile değil de kendi ayıbı ile iştigal, insaf, takdirsiz infak (hayır hasenat verirken karşılık beklememek), ırzını muhafaza için mal infak etmek, emri bi’l-maruf, şüphelerden kaçmak, yapılmasında beis olan şey için, yapılmasında beis olmayan şeylerden kaçınmak.
Kişilerin arasını islah, yolda eza veren şeyi kaldırmak, istişare, istihare, edep, ihtiram (hürmet edilmesi gereken şeylere ve kimselere saygı göstermek), iclal, mü’mini sevindirmek. İlim ve terbiye ile irşad ve istirşad etmek (şeyhinden kendisine irşad talebi), selamı ifşa etmek, selamla söze başlamak, komşuya ikram, saile icabet (Allah için el açan muhtaçlara vermek), istenmeden vermek, başkalarına, az olan hayrı çoğaltmak, nefsini hakir görmek, cehd etmek, tevazu, tevbe, iyilik ve takvada yardımlaşmak, ağırbaşlı aheste davranmak, menzil ve maişet tedbiri, tefekkür içinde olmak, mütekbbir (kibirlenen) üzerine kibirlenmek.
İnsanların menziline inmek, ehemmi takdim (daha mühim olanı öne almak), zelil insanların gafletinden uzak kalmak, ezaya tahammül, ezayı terk, ihvan ve envana (yardım edenleri) teksir (çoğaltmak), zorluklara tahammül, güzel isimle isimlenmek, töhmetten kaçınmak, Peygamber Efendimizin kokularından kullanmak, nefisle cihad etmek, Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, salihlere, ulemaya, fukaraya ve ihvana hizmet etmek.
Huşu, Allah’dan korkmak, hüsnü zan, maişet talebi, zühd, sehaet ( cömertlik), başkalarına eza vermemek, sabır, sıdk, adalet, iffet, batını (iç âlemini) taharet etmek, şecaat, tefekküre devam, miskinlere, küçüklere, yetimlere, hayvanlara ve hastalara merhamet, emaneti hıfz etmek. İlim talebin de edebi korumak, bilmediğin kişilere de selam vermek, nefis muhasebesi, me’sur (Rasülüllahtan bu zamana kadar büyüklerin israrla üzerinde durarak kıldıkları namazlar ki, mesela Teheccüd, Evvabin, Duha namazları gibi) namazlara devam etmek.
Öfkeyi yenmek, yakını hâsıl etmek, nefsin hazmetmesi, nezahet, vera, sadakat, sulh, şiddetli zamanlarda dahi namaza çıkmak, münkirattan nehi, nefse muhalefet etmek, ehline hakkı öğretmek, nasihat, ehlibeyte muhabbet, acı bile olsa hakkı kabul etmek, af, yumuşak kelamla karşılık vermek, uluvvi himmet ( büyüklerin himmetini elde edebilecek güzel sözler) söz söylemek, dinlemede akıllı davranmak, bunların hepsi, ayeti celile ve hadisi şeriflerin muhtevasıdır. Onların zikir olunması, hıfz olunması vacip olur. Ve vakit ve zamanı zabtı icap eder. Cenabı Hak bizleri bu güzel hasletlerle müttesıf kılsın. (b.s.440)
MÜ’MİN AYNADIR: Rasülullah s.a.v. hadisi şeriflerinde: “Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmaktadır. Başkasının ayıbını kendi nefsinde görür. Ne mutlu ayna olabilenlere. (B.S.434) (Devam edecek)


114
İMAN

Kur'an'a, sünnete ve İslâm âlimlerinin icmâına göre İslâm'da iman esaslarının birincisi, Allah Teâlâ'ya imandır. Çünkü diğer esaslara iman, önce bu ana esasa inanmaya bağlıdır. Allah'a iman etmek, yalnız Hak Teâlâ'nın yüce Zâtına inanmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda o ilâhî varlığın Zâtı hakkında vâcip (zarûrî) olan kemal sıfatları ile yüce Zâtının vasfedilmesi imkânsız olan noksan sıfâtları ve Zât-ı İlâhisi hakkında inanılması câiz olan sıfatları icmalî veya tafsilî olarak bilmek ve onlara inanmakla olur. "Allah Teâlâ'ya İman" sözünden maksat işte budur.
Bu meşhur hadise göre "İman nedir?" sorusuna cevaben Peygamberimiz (s.a.v.) iman esaslarını; "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere; hayrın da, şerrin de Allah'dan olduğuna inanmaktır" diye açıklamıştır. Bu hadis, Sünen-i Ebi Davud hariç Kütübü Sitte'de (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mâce) mevcut olup, hadis ilminde tevâtür derecesine ulaşmıştır.
Bu bakımdan İslâm âlimlerince kaza ve kadere iman, iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i sünnet mezhebinin ana kitaplarında yer almıştır. Biz yine mevzumuza Hadimi k.s. ile muhtelif mevzulara devam edelim:
İMAN: Kalbin, Hz. Peygamberimizin getirdiği her şeyi tasdık etmek ve dilinde onu ikrar etmesidir. (b.s.442)
KÜFÜR: Küfür üç nevidir. 1. Cehli küfür: Dinlememek, kabül kulağı ile dinlememek. Bunun ilacı, ilmin fazileti kısmında geçti. Onun gaile’lerinin tarifinden sonra öğrenmeye gayret etmektir. Cehalet yokmu? İşte o kalbin afetlerinden ikincisidir.
2. Cehli mürekkeb: Gelişen hadiseler karşısında, İslama mutabık olmayan itikattır. Felsefecilerin itikadı gibi. (b.s.443)

RİYASET VE DÜNYA

Dünyaya kendimizi kaptırmadan rızayı Bari’yi elde etmeli. Çünkü dünyevi riyaseti sevmek kalb hastalıklarının başta gelenlerindendir.
3. Küfrü hükmü veya küfrü hucudi’dir. Zem yani kötülenme korkusundan küfür üzere kalmak. Ebu Talibin küfrü gibi. Yani inkâr ve inadla olan küfür.
Dünya da şöhret de afet vardır. Bir kısım insanların taltıf etmesi ile kendini hemen şöhret bataklığına atmamalı. O bataklıktan kurtulmak da çok zordur. Zira nefsin hâkimiyetine girmek vardır. Nefsin vazifesi, cibilliyetinin iktizası, Allah Tealanın kullarını, Allah’dan uzaklaştırmaktır. Buraya dikkatinizi çekmek isterim.
Başkalarının övmelerine itibar etmemeli. Çünkü bunun altında nefsin ve şeytanın tuzağı vardır. Dünya, makam ve mevki sevgisi kötüdür. Ama onu sevmeden, ona haris olmadan bir makam ve mevkiye gelmek zem edilmez. Hz. Peygamberimiz ve Hulefa-i Raşidinin makam ve mevkilerinden daha büyük mevkimi var?. Ama onlar dünyaya asla kendilerini kaptırmadılar.
Bir gün Ebu Talibin yanına Rasülullah s.a.v. geldi. Ve dedi ki; Ya Ammi, LAİLAHE İLLALAH de. Senin için bu kelime Allah ındinde huccet olacak.
Ebu Talib: Ey kardeşimin oğlu, biliyorum, sen elbette sadıksın. Fakat ölüm esnasında “korktu “ denilmesini istemiyorum. Ve sonra öyle söylenmesi hoşuma da gitmiyor dedi. Ölüm zamanında böyle söylemek çok zor dedi.
Bunun üzerine Cenabı Hakk;”Habibim şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin” buyurdu. Amcası: Yigenim, Halkın tanın’dan korkmasam elbette sana iman ederdim demiştir. İşte bu küfru hücudu’dur. (b.s.451) (Devam edecek)

RASÜLULLAH (S.A.)İN MEKTUBU

Buhariden nakledildiğine göre: Rasülullah s.a.v Efendimiz, Rum büyüklerinden Hirakl’e şu mektubu yazmışlar. Bu zat, Rum ve Şam’ın sahibidir. Onun lakabı KAYSER’dir.
MEKTUB: Allahın Rasülü ve Abdullahın oğlu Muhammed’den Rum büyüğü Hirakl’e:
Bismillahirrahmanirrahim. Selam Hüdaya tabi olanlara.
Bundan sonra: Ben, seni İslama davetle davet ediyorum. Müslüman ol. Müslüman olursan selamet bulasın. Allah sana iki kere ecrini verir. Eğer davete yüz çevirirsen (veya islamdan yüz çevirirsen) Yerisi’lerin günahı senin üzerinedir.
Deki: Ey ehli kitap. Bizimle sizin aranızda müsavi olan kelimeye geliniz. Biz ancak Allaha ibadet edelim. Ve biz ona hiç bir şey şirk koşmayalım. Bizim bazımız, bazan Allahtan başka Rab’ler ittihaz etmeyelim. Eğer gelirseniz, yaklaşırsanız. Akıbinden deyiniz ki, ”biz müslümanız”. Mektup burada bitmiştir
Bu mektub da isimle ve besmele ile başlamasında, mekuba böyle başlamaya işaret vardır. Aynı zamanda Efendimiz s.a.v. insanlığın hidayeti için tebliğ ve irşad yolunu birinci sıraya almıştır. Yani savaş ve kan dökmeyi düşünmemiştir. Onlar sonraki düşünülecek şeylerdir. Mevlamız iz’an idrak ve şuurumuz ve hidayetimizi ziyadeleştirsin. (b.s.450)

115
KALBİN MÜNKİRATI

İslâm şahsiyetini oluşturan güzel ahlâkın tahsîlinde, ilk önce atılması gereken adımlardan biri, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir. Bu tezkiye ve tasfiye, aynı zamanda beşerî âkıbetin felâket veya saâdet olarak gerçekleşmesinde en belirleyici faktördür.
Nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi için evvelâ ilâhî irâdeye râm olup şehevî ihtiraslara ve çirkin hâllere karşı koymaya çalışmak îcâb eder. Her mü’min, kendi kusur, noksanlık, acziyet, hiçlik ve câhilliğini idrâk ederek; Rabbisini bütün azamet, kudret ve kemâliyle kavramalı ve fiillerine bu idrâk ile yön vermelidir.
İşte bu yapılabildiği takdîrde -Kur’ânî tâbirle- “kötülüğü şiddetle emreden nefs” mezmûm sıfatlardan arınıp makbûl bir hâle gelir. Ehemmiyetine binaen Hadimi merhum kalbin münkiratını güzelce izah ettikten sonra, birde hikâye nakleder şöyle:
Kalbin münkiratını 4. Kötülenme korkusu. 5. si ise medh (övülme) sevgisidir.(Medh’in zararları lisanın afeteri mevzuunda yakında gelecek). İnşaallah.
Küfrü hükmi: Amma kavli olur veya fili olur. Cenabı Hakkın tekzip emaresi kıldığı şeylerdir. Mesela: Allah Teâlâ tarafından tazım ifade eden şeyi istihfaf gibi (hafife alma). Allah Tealaya layık olmayan şeyle tavsıf etmek.
Mesela: Allah bize arşdan bakıyor veya semadan görüyor veya sema da nazar ediyor. Ve filan kimse benim gözümde ve Allahın gözünde Yahudidir demek gibi. Ama bunda kasıt fiilinin çirkinliği ise küfre girmez. Ve Allahın eli uzundur demek küfürdür. Fakat bunda murat, Allahın kudretiyse, küfür olmaz.
Meleklere adavet: (düşmanlık)ve iztihza (alay etmek). Mesela:
Azrail gelse elimden alamaz veya bu manada alaylı ifade kullanmak. Kur’anı istihfaf bir harfini bile olsa veya bir harfini inkâr veya Kur’anın isbat ettiğini nefi, nefy ettiğini isbat etmek de, kadeh kaldıranın “arslan gibi’demesi, içki içtikten sonra temiz bir şaraptır demek.
Kur’andan bir şeyi ayıplamak, Peygamberlerden her hangi birini inkâr, Hz. Peygamberimizin s.a.vin sünnetlerinden bir sünnetden hoşnut olmamak, filan salih kimse Nebi’den hayırlıdır demek, Hz. Peygamberin şiiri için o, bir şairdir demek küfürdür. Amma bunu tazım için söylersen küfür değildir. Ve Peygamberimiz, onu sevmiş ama ben sevmiyorum demek. Peygamberimiz s.a.v. Benim kabrim ve minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuş, bunu hafife alsa küfürdür.
Ahiret günü ve orada olanları tazım icap ederken, istihza ve istihfaf. Mesela: hesap, havuz, mizan, sırat, cennet ve bunlara benzer kitab ve sünnette getirilen herhangi bir şeyi, kabir ve kıyamette olacak şeyleri inkâr, istihfaf ve istihza küfrü hükmidir. Beni, derece bakımından cennetin aşağısına korsa girmem. Veya filanca cennete girerse ben onunla cennete girmem demek gibi, buda küfrü hükmidir.
Şer’î şeriften mevcut ilimleri, diğer ilimlerden aşağı görmek. Ben haramı seviyorum demek. Haram bir maldan sevab ummak. Ve şer’î ilmi istihfaf, bunlarda küfrü hükmidirdir.

HİKÂYE TALEBE VE MELEKLER

Talebelerden birisi, Peygamber Efendimizin s.a.v. ”Muhakkak Melaikei kiram ilim talibinin ayağının altına kanatlarını serer” sözünü düşünerek! Mademki Melekler kanatlarını talebenin ayağının altına incinmesin diye koyarmış. Öyleyse demiş, ayağımı vurayımda meleklerin kanadı kırılsın demiş ve ayağını yere vurmuş. Vurur vurmaz talebenin ayağını Cenabı Allah c.c. kurutmuştur. İtikat bozukluğundan Allah Tealaya sığınırız.
İmamı Ebu Hanifenin kıyası hak’tır. Çünkü onun kıyasına cevaz delili kitabullah’dadır. Onun kıyası hak değildir derse kâfir olur. Çünkü kıyasın cevazının delili, Allah Tealanın şu, Araf süresi 57.ayetini delil getirmiştirki: “O rüzğarı rahmetin önü sıra müjde olarak gönderir. İşte o ölüleri de öyle çıkaracağız”.
Tevhıd ilmi, tefsir ilmi, fıkıh ve hadis ilmi ile istihza küfürdür. İlim ve Ulema ile istihza, sebepsiz yere âlime küfüretmekte aynıdır. Mutlaka küfre rıza küfürdür bi’l-ittifak. Onu güzel görerek hoş görüp rıza göstermek. Çünkü bunda şeriatın çirkin gördüğünü güzel görme var. Yalanlama var.
İmamı Azam r.a. ”Kalbin, onun üzerine itikadı olursa küfürdür, aksi kâfir olmaz” demiştir. Yani dil ile tekellüm edilen şeyi, kalbde itikad ederse kâfir olur demiştir.
Ve bilcümle (velhasıl): Küfrü hükmünün sebebi; Aklen hafif görmek ve kelam üzerine hırsdır. Başkalarının küfrüyatına rıza göstermek, kabul vechi üzere istihsan görmek(güzel görmek), kalbe gelen her bir şeyden dilini hıfzetmemek, azaları küfrü mucib şeylerden hıfzetmemek, dini emirlerde itina göstermemek yani küçük günahmış büyük günahmış, bu isyanmış değilmiş, tevbeye lüzum varmı yokmu, aldırış etmiyip, dikkatten uzak durmak gibi.
Muhterem okuyucu, bu kısım aslında çok uzun bir bahistir. Lakin biz burada muhtasar geçtik. (b.s.463) (Devam edecek)

116
İMANDAN SONRA KÜFRÜN AFETLERİ VE İLACI

Her şeyin bir sebebi olduğu gibi, imanın da elbette sebebi veya sebepleri vardır. 0 da Bari Teâlâ’nın varlığına ve kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna delalet ve şehadet eden tekvini ve semavi delillere nazar etmek ve onlar üzerinde teemmül ve tefekkür etmektir. “Nazar” demek bilinen şeyleri usulüne uygun bir şekilde tertip edip, bilinmeyen neticeye varmak demektir. Bu, mükellefe ilk vacib olandır, yani her şeyden önce büluğ çağına ermiş bir insana farz olan, bilinen delillere bakarak, henüz görmediği Rabb’isini bilmektir.
“Teemmül” de aynı manadadır. Bu kelime aynı zamanda tefekkür ve tedebbür manasında da kullanılır. ”Delalet” ise, o öyle bir ifadedir ki, onu bilmekten bir başka şeyi bilmek lazım gelir. Mesela: Âlemin hudusunu veya imkânını bilmekten muhdisini bilmek, yani ihdas edenini bilmek neticesine varılır. Buna ”Eserden müessire intikal” ismi verilir
Küfrün birçok zararları yanında en büyük zararı da cennete girmekten mahrum edişi ve ebedî azablarla muazzeb oluşudur. Bu kat’î naslarla sabittir ve Ehl-i Sünnet’in icmaı da budur. Çünkü küfür cinayetlerin en büyüğüdür. Elcezaü min cinsilamel” fehvasınca, yani ceza, yapılan suçun cinsinden olmalı ve ona denk bulunmalıdır ki, adalet tahakkuk etsin!
Hz. Hadimi, küfrün en büyük afet olduğunu, küfrün hükmü, ilacını ve nefsi hevasına tabi olmanın nasıl bir afet olduğunu şöyle açıklamaktadır:
Evvela imandan sonra, küfrün ciddi bir afet olduğunu bilmektir. Yani onun mefasidini (taatı batıl edecek şeyleri) bilmiktir. Mesela: Nikâhı gidermek ki, nikâh olmadımı veledi zina olur. Ve nesiller bozulur.
Saniyen, lisan afetlerini bilmek lazım. Bahsi yakında geçecek İnşaalah. Ama şu hadisi şerifi burada zikretmeden geçmeyelim. Müslim de geçen h.şde: “Sizden biriniz Allaha c,c, ve ahıret gününe inanıyorsa hayır konuşsun. Veya sükût etsin. Eğer hayır konuşmuyorsa ona susmak vaciptir” buyurmuştur.
Sükût ve susmak, lisanı yerine göre afetlerden korur. Ciddi olmak, boş sözlerle latıfeyi, ciddiyetsizliği terk etmek, bundan sonra Allah c.c.ya duâ ve tazarru da bulunmak lazımdır. (b.s.472)

KÜFRÜ HÜKMi’NİN MUKABİLİ İMAN SEBEBİ VE İLACI

Küfri hükminin ilacı ve iman sebebi, Malum emirlerin tertibini tarif edici bir nazar veCenabı Hakkın varlığına delalet eden şeyleri tefekkürdür. Cenabı Hakkın noksan sıfatlarından münezzeh, kemal sıfatlarıyle muttesıf olduğunu tefekkür etmektir.
Mesela: Onun varlığına delalet eden eserlerden, gece gündüz, güneş ve ay gibi, lisanlarımızın ve renklerimizin muhtelif olduğu gibi. Kemal sıfatlarından kudret, iradet ve ilim sıfatları, Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. üzerine cereyan eden mucizatı teemmül, tefekkür, iman sebeblerindendir. Küfür üzere inkârla ölenin ebedi cehennemde kalacağına ve cennete girenler için, cennetin Darı karar yani ebediyyen çıkmayacakları bir yer olduğuna ilme’l-yakın kad’ıyyetle inanması da sebeblerdendir.
İmanın faidesi: Cehennemden ebedi kurtuluş ve imandan lezzetlenmektir. İmanın faydalarından yazılmış şeyler cennete girme sebeblerindendir. Cenabı Hak sizleri ve bizleri cehennemden necat ve cennetinde lezzetlenmekle rızıklandırsın.
Denilmiştir ki; Her kemalat bizim istidadımıza layıktır. Allah c.c. kerimdir. Yani fazl ve kerem sahibidir. Gafurdur, kullarını cennete girmeye mani günahlarını mağfiret edendir. Âmin (b.s.473)

HEVA’YA TABİ OLMAK

Kalbin afetlerinin yedincisi, heva’ya tabi olmak (bunların cümlesi 60 adettir). 6. sı itikadi yönden Bidatlardır.
Bu azaların, heva’ya tabi olmasının, kalbin afetlerinden olması Rasülullah s.a.v.in şehadeti iledir. Çünkü o, ceset de bir parça vardır, o salih olursa cesedin her tarafı salih olur. O fasid olursa, cesedin her tarafı fesada uğrayacağını söylemiştir. Ve işaret buyurarak o parçanın (ağah olun) diye uyararak Kalb olduğunu beyan etmiştir.
Sad süresi a.26 da: “Heva’ya tabi olma ki, o seni Allah yolundan saptırır.” Kim Allah c.c.den korkar, nefsini hevadan nehy eder (yani nefsini hevaya meyl ettirmezse) muhakkak cennet onun varacağı yerdir” buyurmuştur.
İzah: Dini hükümlerde nefse tabi olmak, sıratı müstekımden uzaklaştırarak, seni hayret ve senin kalbiyin Allah’tan kayması gibi bir uçuruma götürür. Bundan dolayı nefsi hevana tabi olmamak, muhalefet etmek ibadetlerin başıdır demişlerdir.
Risalei Kuşeyriye de: Meşayih’e islamdan sû’âl edilmiş. Cevaben: Nefsi, muhalefet kılıncıyle kesmektir demişlerdir.
İbni Ata demiştirki; Nefsin yaradılışı edepsizlik üzeredir. Kötü edep üzeredir. Kul ise edepli yaşamaya devamlı me’murdur. Nefis, tabiatı icabı muhalefet meydanında cereyan eder. Kul ise mücadele ile onun kötü taleplerini red eder. Kim nefsin dizginlerini serbest bırakırsa, fesadında onun şeriki olur. Onun için Rabbimiz c.c.Araf süresi ayet 176 da:
“Habibim sen, hevasını mabud ittihaz edeni, hevasına tabi olanı kelp misli gibi görmedinmi. O kelp ki, sen onu eğer tard edersen (üstüne varsanda) susuzluğundan dilini çıkarıp solur. Terk edersen o yine dilini çıkarıp susuzluktan soluyor. Böyle bir kelp gibidir” buyurmuştur. Onun, köpeğin misali gibidir; Üzerine gitsen de solur, terketsen de solur...”
Köpek her hale göre dilini çıkartıp soluk alır. Köpek dışında her hayvan, yorulmaktan ve susamaktan dolayı dilini çıkartmadan soluk alır denildi. Köpek ise her halükarda, şiddetden ve rahattan dilini çıkartarak nefes alır. Aynı şekilde, hevasına tabi olan kimsede, nefsinin garazı üzerine dilini çıkartarak soluk alır. Yani dünya’ya susanır, acil hazza da susanır. Ne nasihatlere ve nede bunların dışındakilere iltifat eder. Yani hiç birine iltifat etmez demektir.
Necat yolu Minhac isimli eserde ifade edildiğine göre; Dünya muhabbetinin uğursuzluğuna bak, hassaten Ulema ne yapıyor? Böylece uyan kendine gel. Gafletten sıyrıl, aklını başına topla. Çünkü durum tehlikelidir. Ömür kısadır. Amellerimiz eksiktir. Bir an bile hakiki kulluğu bırakmamalıdır. (b.s.474) (Devam edecek)
117
HELAK EDİCİ ŞEYLER

Büyük olsun, küçük olsun, her günah esasında Allah’a karşı yapılmış bir edepsizliktir, çizgi dışına çıkmaktır. Aynı zamanda büyüklerimizin ifadesiyle küfre doğru adım atmadır. Günahlar, büyük olsun küçük olsun müslümanın helakını hazırlar, Allah muhafaza!
Hadimi k.s. helak edici şeylerden bahsederken, helaktan necat bulma, keffaret ve sonunda derecelere nail olmayı manidar bir şekilde şöyle sıralamaktadır:
Rasülullah s.a.v.) den uzun bir hadisi şerifin ahirinde: “Yani üç helak edici, üç kurtarıcı, üç keffaret ve üç derece vardır” buyurulmuştur.
İzah: Mühlikata gelince (helak edicilere) : 1. O, mutaâ olan pahıl, yani kendisine itaat edilen cimri ki, insanlar ona itaat eder ve pahılliğine itaat eder yani kendisinde var. Ama kendi harcayamadığı gibi başkasınında kendisine muhtaçlık yönünden boyun eğmesini ister ki bu mana da itaat demektir. Herkes onun emrine tabi olur. O ise, nefsi hevasına tabidir.
2. Kişinin kendini güzel görmesi (ucub): Yani ayıplarını unutarak kendini kâmil görmesidir. İmama Gazali r.a. Ucub’un afatı, Allahtan gelen yardıma perde olmaktır. Ve insanın helakına bundan daha sürâtli şiddetli bir şey yoktur, diye ifade etmiştir.
Hz. İsa a.s.: Ey Havariyyun! Kaç lambayı, ışığı rüzgâr söndürdü ve kaç abidi ucub ifsad etti” yani rüzgâr kandileri söndürdü. Ucub da abid’liği ifsat etti buyurmuştur. 3. Nefsi hevasına tabi olmaktır.
MÜNCİYYATA GELİNCE: Rıza’da ( gönlü hoş olduğu zamanlanlarda), gazap’da (öfkelendiği anlarda) adalet, ganilik (zenginlik) ve fakirlikte iktisat. Gizli ve aşikâre olanlarda Allah Teâlâ’dan haşyettir (yapacağı, işleyeceği şeylerde Allah korkusunu düşünebilmesidir).
KEFFARETLERE GELİNCE: Bir namazdan sonra diğer namazı intizar (beklemek). Soğukların şiddetli olduğu zamanlarda bile, sabahın soğuğunda kâmil abdestli olmak ve cemaata devamlılıktır.
DERECATA GELİNCE: Taam yedirmek, insanlar arasında, bildiğin veya bilmediğin kişiler arasında selamı ifşa etmek. Gece namazı kılmak. İnsanlar nevmi gaflette iken, derin uykuda iken, uyku lezzetine gark olmuş olduğu zamanda, gecenin o boşluğunda teheccüd namazını kılmaktır. O, vakit safa vaktidir. Envarı işrakınin ve rahmet yağmurunun indirildiği vakittir.
Arzu eden her Müslüman Seyyidi Sadat s.a.v Efendimizin bu hadisi şerifinden istidadı kadar alacaktır. Cenabı Hakk istidadımızı kuvvetlendirsin. İbni Ebi’d-Dünya Hz. Ali (r.a.) dan, oda Peygamber Efendimizden:
“Benim sizin üzerinizde en çok korktuğum iki haslet vardır. Biri, nefsi hevanıza tabi olmanız, ikincisi tulu emel’dir. Tulu emel dünyada uzun kalmak ve dünyalığa dalmak, doymamak manasınadır. Çünkü heva’ya tabi olmak seni hak’tan meylettirir, değiştirir. Tulu emel ise seni dünyalı kılar” buyurduğu nakledilmiştir.
Yani nefsi hevası, insanı hakka tabi olma yerini nefse bırakmaktır. Uzun emeller peşinde koşmak ölümü unutturur ve sana dünyayı sevdirir. Seni dünyayla iç içe bırakır da, kendini kolay kolay kurtaramazsın” buyurmuştur. Hafezanallah!
İkinci bir hadisi şerif de: “Rasülullah s.a.v.; Akıllı kimse nefsine galip gelen ve ölümden sonrası için amel edendir. Aciz ise, nefsi heva’sına tabi olup ve Allahı temenni edendir” buyurmuştur. Yani hem nefsine uyacak, kendi bildiği gibi yaşayacak ve hemde Allahı temenni edecek! Bu olacak şeymi?
Başka bir hadisi şerif de: ”Akıllı insan, nefsine galip ve halim olandır” buyurulmuştur. Yani zeki akıllı, fetanetini kullanan kimse nefsine galip gelendir. Nefsini Rabbisinin emrine mutı kılandır (uydurandır). İbadetine müdavim olandır.
Menavi, Şeyh Muhiddini Arabî’den (k.s.) “Bizim meşayihımız, sözleri ve fiilleri üzere nefislerini muhasebe ederler. Defterlerine kayd ederler. Yatsıdan sonra olduğu zaman, nefislerini ( yani kendi kendilerini ) muhasebe ederler. Defterlerini hazırlarlar. Eğer istiğfara müstehak olanlar varsa istiğfar ederler. Eğer şükredecek şeyler varsa şükrederlerdi. Ve sonra uyurlardı diye nakleder.
Bu bab da, husus da çok şey yazılabilir, ama biz burada bu muhasebeyi, Rasülullah (s.a.v.) in: “Hesaba çekilmeden nefislerinizi muhasebe ediniz” buyurduğu hadisi şerifine istinaden yapıyoruz.
Bir kimse, kendisini şehevi arzulardan men etmiyor, haramlardan kendini uzaklaştırmıyor, ondan sonra veya bununla beraber ısrarla avf ve cennet bekliyor! Tevbe ve istiğfarı da terk ediyor, aciz olan bu kimsedir diye beyan edilmiştir. (b.s.476) (Devam edecek)

118
EY SALİK

Hadimi merhum, din yolunun ey samimi yolcusu diyerek başladığı ve eserinin bu kısmında, geçici olan bu dünyaya aldanmayıp baki olan ahireti kazanmanın ehemmiyetinin ciddiyeti üzerinde durarak diyor ki!
Ey Salik: Sana yakışan, fani ( geçici) ve deni ( alçak) dünyadan fahir ( şiddetle kaçınmak), bakı olan ahirete nefsin hevasını menetmek de beliğ ( çok gayretli), tam ciddi manada sayetmendir çalışmandır. Yani bu husus da çok çalışmandır. Meşakkatlere katlanarak nefisle mücadeleye devam etmendir. Onun usulünü, ehlinden sorup öğrenmendir, eğer Allah Te’aladan Hidayet istiyorsan.(berika s.481.

ALLAH YOLUNDA CİHAD

Allah yolunda cihadın neye sebep olduğunu beyan ederken de, kısaca ve ayeti celile delil getirerek, Allah yolunda cihaddan, sevimli amelden bahsediyor ve bir şiir manasıyla konuyu şöyle izah da bulunuyor; Mücahede de hidayete ait bir sebeptir.
“Amma biz yolumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz” buyurmaktadır Yüce Rabbimiz c.c.(Ankebut s.ayet 69)

EN SEVİMLİ AMEL

Havle binti Suveyp r.a.) dan riveyetle hadisi şerif de:
“Allah Teâlâ’ya yapılan amellerin en sevimlisi devamlı olanıdır. Az bile olsa” buyrulmuktadır.
Yani amel sahibi, Alah için işlediği ameller de az bile olsa, devamlılık arzedecek. Cenabı Hakk’ın hoşlandığı budur. Çünkü devamlılık, hizmet için tazımdır. Bazı Necib (Seçkin büyükler) ”Hizmet kesilmez” demişlerdir. Sana, kabül olmadığı zahir bile olsa o hizmetin içinde olmaklığın sana şeref olarak yeter. İbadet ve hizmetinde müdavim olan kullar için. Cenabı Rabbi’l-Âleminden imdat da devam eder, hizmeti devam ettiği müddetçe.
Kast edilen huzur, devamlılıktadır. Muhakkak senin cesedin, senin üzerinde hakkı vardır. Hz. Ali Efendimiz kerremallahü veche’nin nakline göre de; Kalpler ameller üzerine zorlanırsa (yani amelleri yapmak kalbe zor gelirse) o kalp ayıplık içerisindedir ve arızalanmış demektir demiştir.

ŞİİR

Kaburgaların arasında bir şefaat edici olmadığı zaman,
Hiç bir şefaat eden; sevgi hakkında fayda verir değildir.
Muhakkak şu kalpler içinde bir birlerine vuruşma olur.
Vahşi hayvanların vuruştuğu gibi.
O kalpleri talimde ülfet ettiriniz. Ta’atın güzel olması içinde takvim de tevessut edin. Ve kalplerin sürurunu devam ettirin, denilmektedir. Hadimi (K.S.) takvimi izah ederken de İbrahim a.s.) dan misal vererek: İbrahim a.s.ın suhufun da şöyle yazılı idi der.
Saatler üçe taksim edilmiş idi. Bir saat, Rabbisine münaca’ât, bir saat nefsine muhasebe ve bir saat da nefsin lezzetine ayrılmıştı, helal olan şeylerde... diyerek bizlere nasıl bir program yapmamız hakkında yol göstermektedir.(berika c.1.s.483)

KALBİN HUZURU VE NAMAZ

Kalbin huzurunun esası hususunda namazın ehemmiyetini anlatırken şu veciz ifadelere dikkat çekerek buyuruyor ki Hadimî merhum!
Bundan dolayı kul için namazın vaktinde edası, fütur, arıza ve noksan ile beraber daha üstündür. Çünkü kalbin huzurunun esasıdır namaz. Namaz, ibadetinde tefehhüm, tazım, heybet, rica ve hayâ vardır.
Kalbin huzuru: Kalbin masivallah’tan boşalması (Allahın gayriden)demektir. Tefehhüm; lafzı mana ile beraber anlamaktır. Nice ibadet ediciler var ki, lafzı ile hazır, manası ile değil.
Filhakika; İbadetler, emir olunduğu manada eda edilmelidir ki, netice elde edile. Ve her türlü ibadet de amelde niyetin halis olması lazımdır. Çünkü Rasülullah s.a.v. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” buyurmuştur.
Bu Hadisi şerif de amele göre niyetin ne kadar mühim olduğunu gösterir. Lakin güzel niyetlerle güzel amel olması gerektir. (berika c.1.s.485)

İHLÂS OKUMANIN ECRİ:

Ölülerimiz için, Darı Kudninin rivayeti. Ve Hz. Ali k.v. den rivayet edilen hadisi şerifde: ”Kim kabirler üzerinden geçerse 11 defa İhlâs süresini okusun, sonra ecrini de mevtalara bağışlasın. O kimseye mevtalar adedince ecir verilir.” buyurulmuştur. (berika c.1.s.508) (Devam edecek)

119
TAKLİD

İslam hukukunun hayatiyeti ve tatbik kabiliyeti açısından önem taşıyan ictihad, taklid ve telfik kavramları, fıkıh usulü (islam hukuku ilminin tarihi devreleri içinde ele alınmış olmakla beraber önemlerini bugün de muhafaza etmektedirler.
Taklid, bir veya birkaç mesele hakkında bir müctehidin –delilini bilmeden- ictihadına göre amel etmektir. Taklid, müctehid için haram, müctehid olmayan kimse için bir müctehidi taklid etmek vaciptir. Akıl ve baliğ olan kimsenin amel ve taat hayatına başladığı zaman bugün mevcut olan dört hak mezhepten birisini taklid etmek hususunda serbesttir.
Hz. Hadimi, Taklidi izah ettikten sonra, riya, ihlâs, ihsan, istihare ve libas mevzularını kısa kısa şöyle açıklıyor (aslında o uzun anlatmış fakat biz burada kısalttık) şöyle:
Taklid, kalbin afetlerinin sekizincisidir. Buda, itikaden, amelen ve kavlen hucceti saliha (sağlam delil) olmadan mücerred hüsnü zanla başkasına iktida’dır uymaktır. Akaidi İslamiye de huccetsiz taklid caiz değildir. İcmalen de olsa nazar ve istidlal elbette lazımdır.
Cenabı Hakk ayeti celilesin de; “Sen söyle Habibim, semavat ve arz da olan şeylere bakınız tefekkür ediniz” (Yunus s.a.101) O arz ve sema da ne acaib deliller koymuş. Varlığına deliller ve sıfatı kamilesinden haber veren gariplikler vardır. Bunların hepsi ayat’tır (yani varlığının alametleri ve delilleridir). İtikat da mukallid, bizim İmamımız İmamı Matüridi’ye (R.A.)göre iman sahihdir.

AMELDE TAKLİD

Amellerde taklit, adil bir müctehid olan kimse için caizdir. Fasık bir kimsenin haberi üzerine ilmi iktizasınca inanılmaz. Ve lakin uzun zamandan beri ictihad kesilmiştir.
İbni Necim; Hicri dört yüz senesinden sonra kıyas inkatı olmuştur ( kesintiye uğramıştır). Ondan sonra bir kimse için kıyas caiz değildir. Lakin kıyasın inkıta’ı ictihadın caiz olmadığına mebnidir ( bağlıdır). Esah olanda bunun gibidir.
Müftü, ahkâmı bilmek ve mütala’â için, hangi hükmün hangi delilden ve hangi kaideden vs. olduğunu marife ( bildirmek ) için ictihad yapar. Yani hükümlerle ilgili çalışır. Ayrı bir hüküm çıkarmaz. Her toplanan Ulemanın kavliyle amel caiz olmaz.
Mesela: Ehli bid’ad olanların hükümleri gibi. Zira amelde taklit de ehlisünnet ve’l-cemaat itikadiyyatından ( inancına mensup olanların hükümlerinden) olmalıdır. (berika c.1.s.486)
İHLÂS: Muhterem okuyucu, kısıda olsa lütfen bu kelimenin tarifine dikkatinizi çekmek isterim Ebu Said Hadimî ihlâsı anlatırken;
İhlâs: Kendisinde nefis için haliyle haz olmayan şeydir, diye tarif buyurur.
İHSAN: Yukarıda riya ve onun zıddı olan ihlasdan bahis ettikten sonra, bakalım İHSAN’ı nasıl izah etmişler:
İhsan ise, ihlâsın semeresidir. Yani meyvesidir. Denildi ki: İhsanın hakikatı; Nefis de bir seciyedir ki, muhsinin ( ihsan edenin) yolunda vereceği mükâfatlarla kötüleyicininin sıkıntılarına tahammüldür.
Yine denildi ki: Ubuduyyet ve Rububiyyeti beraber marifelendirmektir. Denildi ki: Ayan üzerine mananın ittifakıdır. Yani zahiri ve batını birbirine uymaktır ( içi ve dışı). (berika c.1..s.490)

RİYA AHİRET VE DÜNYA

Hadimi merhum, bu toplumumuzda azda olsa üzülerek karşılaştığımız, para için mevlit okumak, para için kuran okumak, Yasin satmak vesaire gibi hoş olmayan şeyleri anlamamız sadedinde buyurur ki: Ahiret amelini dünya menfaatı için tevessül riyadır. Amma ahiret menfaatı için dünya menfaatlerine tevessül riya değildir.
Mesela: Ziraat, nebatat için istiska namazı; Bunda ahiret ameli ile dünya menfaatına tevessül vardır. Bunda murat yağmur yağmasını talep içindir. Amma riya toplum ahengini sarsacak en kötü ve günah olan nahoş bir iştir, dinde yeri yoktur. (berika c.1..s.491)
RİYA: Bu bahis de uzundur ama biz burada, zihinde çabuk kalsın diye kısa geçmeyi uygun bulduk.
Bunda yedi bahis vardır. Tarifi, mabihi riya (kendisiyle riya olan şey), ma lehü riya (kendisi için riya olan şey), riya-i hafi (gizli riya), riyanın alameti, riyanın hükmü, riyanın ilacı, ihlâs ve riya ile ihlâs arasında tereddüt edilen umurdur. (berika c.1.s.489)

İSTİHARE

İstihare de aynıdır. İstihare, dini bir emir için değil. Emri-diniyyeli bir şey içindir. Yani din ile alakalı ameller için yapılan bir şeydir.
Gösteriş, alâyiş için yapılan şeyler riyadır. Lakin bir ameli başkaları görsün, oda o güzel amele uysun, alışsın maksadı ile yapılırsa riya değildir.
Mesela: Pahil bir ( eli sıkı, kendi için olduğu gibi başkalarına sadaka ve yardımdan kaçan ve yüz çeviren insandır) adamın yanında sadaka ve zekât vermek, kötü alışkanlığı olanların yanında onlara, güzel alışkanlıklar verecek bir faaliyette bulunmak gibi. Burada niyet önemlidir. Niyet dikkate alınır. Bunlar riya olmaz. Yani bu istihare bidat cinsinden değildir.(berika c.1.s.492)
EVLERDE GİYİM: Bayram ve Cuma gününün dışında normal elbise giyip, bu günlerde güzel elbise giymek riya değildir. Ancak o günlere hürmet ve tazım içindir. O vakitleri tazım içindir. (berika c.1.s.497) (Devam edecek)


120
DÜNYALIK MURAD

Muhterem okuyucu, İnsanoğlu neyi, ne zaman, ne için murat edeceğini bilmeli. Bunun içinde kelamı ilahiye başvurmalı. Dünyalık murat etmeyi, niyeti, kalbin meyyalliğini, emel-i, o büyük İslam âlimi Hadimi k.s. şöyle anlatmaya devam ediyor;
Yüce Rabbimiz: “Kim ameliyle dünya nimetlerini murat ederse, biz ona dünyalıktan bazılarını veririz. Ve ahirette onun için nasibi olmaz” buyurmuştur. (Şura s.a.20)
Yani kim, ameliyle dünyayı talep ederse ona Mevla istediklerinin bazılarını verecek. Ama o kimsenin ahiret de nasibi kalmadığını haber vermektedir. Çünkü nasibi için o, dünyada acele etti. Burada tenbih vardır. Kulun her muradını vermeyeceğine tenbihtir. Çünkü o, ahiret ameli ile Allah Tealadan dünyayı talep etmiştir.
Münasip olan, dünyayı ahirete değişmemek. Meşru ölçüler dâhilinde dünyalığı ve emir edilen şekli ile ahireti için nasip murat etmektir. (berika c.1.s.421)

NİYET

Her nevi ibadette, hangi ibadetse ona niyet şarttır. Bedeni olsun, mali olsun, mürekkebi olsun.
Nitekim hadisi şerif de Sallallahü aleyhi vesellem: “Ameller ancak niyetlere bağlıdır” buyurmuştur. Niyet bir kasıttır. Kalbin azimetidir. Savap olan (doğru) kalbin fiilin icadı ve terkine teveccühüdür yönelmesidir. (berika c.1.s.523)

KALBİN MEYYALLIĞI

İbni Arabî r.a. demiştir ki: Kalpler her bir şeye yani bir yerden bir yere, bir şeyden diğer bir şeye meyyaldir. Hazır olsun, gaib olsun, muhal olsun, yani olmayacak şeyler olsun, hakkan caiz olsun yahut aklen batıl olsun yahut mahayyeli olsun, yani hayali olsun kalp illaki bir şeye meyyaldir. Allah için hikmeti baliğa vardır. Hucceti galibe vardır.
Niyet, amelle Allah Tealaya takarrubi iradtır. Yani Allaha yaklaşmayı murattır. Ve amelin hakikatı, kalbi niyetin lisanın tekbirine mukareneti yani yakınlığı gibidir. İrad da mana, lisanın mücerred teleffuzundan ihtiraz etmektir.(berika c.1.s.526)

EMEL

Her Müslümanın bu kelime üzerinde ehemmiyetle durmasını tavsıye ederiz. Zira bu en büyük afettir. Bunun geniş izahını Hadimi k.s. nun kaleminden okuyalım:
Emel, kalbin afetlerinin onuncusudur. Bir şey yapılacağında İNŞALLAH demelidir. Bu emel de maksat, dünya hayatı üzerinde yaşarken, bir iş yapacağında İNŞAALLAH demeden yaparım, ederim vs. gibi, bunlar emeldir. Kalbin afetlerindendir. Çünkü onun izni olmadan yerinden kıpırdanamazsın. İnşallah’ın manası: Alahımızın isteğine bırakmak, onun izni olursa, o isterse gibi.
Mabedi Cehni demiştir ki: Evet, kalbin maslahatı ölümü hatırlamaktır. Ölümü zikir hatırlama fuzuli emeli tard eder ( kovar uzaklaştırır). Tuğyan ve kalb arasını tahvil eder ( çevirir). Hukema buyurdular ki; Ölümü hatırlayan, arzu ve maksadı unutturur.
Teyemmi de buyurmuştur ki; Benden iki şey kesti. Biri ölüm diğeri ölümü hatırlamaktır. Ömer ibni Abdü’l-Aziz r.a. de: Fukarayı toplar, onlara hemen ölümü hatırlatır. Kıyameti hatırlatır. Dinleyenlerin hepsi birden ağlaşırlardı akıbinden. Hatta aralarında ölüm ve kıyameti zikirden (hatırlamaktan) cenaze bile olurdu.
Sevri r.a. Ölüm zikredildiği zaman günler geçer onunla faydalanamazdı. Yani ölümü hatırlayınca günlerce iş göremezdi. Öyle hal alırdı ki, kendisine bir şey sorulsa, bilmiyorum bilmiyorum derdi.
Lüffef (r.a.) da buyurmuştur ki; Ölümü kim çok hatırlarsa üç şey ile ikram olunur. Tevbe de acelecilikle, kalbi kanaat ve ibadet lezzetiyle ve sevinç ile ikram olunur.
Kim ölümü unutursa üç şeyle ıkap ( azar ceza) olunur. Tevbeyi terk, kifayetle razı olmayı terk ve ibadette tembellikle.
Hal böyle olunca, Ey! Mağrur, ölümü, onun sekeratını ( sarhoşluğunu), acısını ve suubetini ( zorluğunu, güçlüğünü) tefekkür et. Kalplerin korkusu, feryadı, gözlerin ağlaması, cemaatin ayrılması ölümünü anlamaya kâfidir.
Hz. Peyğamberimiz s.a.v. “Hayvanların, ölümden olan şeyi bildiklerini siz bilmiş olsaydınız onların yağından yemezdiniz” buyurmuşlardır.
Kısaca emel mevzuna temas edelim: Emel’in mefasidi (bozduğu) ve mühlikat (helak ettikleri) gaileleri üçtür. 1.Tenbellik. Yani gücü yettiği halde ameli taât da terk etmek. Farzlar vacipler, sünnetler ve müstehapları işlemek kendisine ağırlık verir. Kendisine işlemek zor gelir.
2. Tevbe’yi terk veya tehir etmek. 3. Ölümü hatırlamadığından kalbin kasvetidir (günühla kararması). Bundan dolayı Hz. İsa a.s. ölüm yanında zikredildiği zaman kendisinden kan damlardı.
Ebu Hamza buyurmuştur ki: Kim ölümü çok hatırlarsa, ona her baki olan şey sevimli gelir. Ve her fani olan da ona buğuz eder. Ve onun şerhinde: Çünkü tevhid nuru kalbdedir. Şehvet zulmeti sadırdadır. Mevt’in zikri( ölümü hatırlamak) çok olduğu zaman kalbdeki zulmet bulutları gider. Yerini aydınlık ruşenlik alır. Yakın nuri ile de sadrı nurlanır. Yani letaifi insan (Göğsündeki lambalar) yanmaya başlar, aydınlatır.

FİRAVNLAR

Firavunlar hakkında kısa bir bilgi şöyle aktarılmaktadır; Üç Firavun vardır. Firavnı Halil, ismi Sinan’dır. Firavnı Yusuf, ismi Reyyan’dır. Firavnı Musa, ismi Velid bin Mus’ab’dır. Yani Firavn deyince, Mısır ülkesinin bir zamanların hükümdarlık ünvanıdır. Mısır ramsesleri gibi. (berika c.1.s.419) (Devam edecek)






121
TEVEKKÜL

İnsanlar, akıl ve iradeleriyle sebepleri bulabilirler. İnsan kainatda geçerli olan yasaları gözeterek, çalışır, çabalar, sebeplere sarılır, ondan sonra Allah'a güvenir. Bir çiftçi tohum ekmeden ürün elde edemez. Çiftçi tarlasını zamanda sürmeli, ekmeli, gübrelemeli ve sulamalıdır. Sonra da bol ve iyi ürün alabilmek için Allah'tan yardım dilemelidir. Çalışmadan başarıya ulaşılamaz.
Bir talebe önce derslerin devam edecek, doğru, dürüst çalışacak, ödevlerini zamanda yapacaktır. Sonra Allah'tan yardım isteyerek başarılı olmasını dileyecektir. Kısaca gerçek manada tevekkül eden kimse işinin gereğini yapar ve sonucu Allah'tan bekler.
Tevekkül ” bir maksada erişmek için esbabına tevessül ettikten sonra o işi Allaha havale etmektir” diye tarif edilmiştir.
Hadimi merhum, Tevekkül, Ölüm anında rahmet meleğinin gelişi, Mümin’in saçının ağarmasının manası ve Emel’in sebeplerinden şöyle bahsetmektedir:
Tevekkül farzmıdır? Şu ayeti celile de: “Allah Tealaya tevekkül ediniz. Kim Allah Tealaya tevekkül ederse o, ona kâfidir” buyurulmuşdur. (Talak s.a.3)
Bu ayeti celileden tevekkülün farz olduğu anlaşılmaktadır. İbadeti ziyadeleştirmek için uzun ömür talep edilebilir. Zem olunmuş emel için değil.
Sevgli Peyğamberimiz. s.a.v. “Ya Rabbi Hayat benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat” diye dua etmiştir. Evet, Cennette, derecatı âliye (yüce dereceler) ve makamatı rafia (yüksek makamlar) ibadet mikdarına göredir.
Rivayet olundu ki: ”Cennete fazlınızla giriniz. Oradaki taksimatınız amelleriniz miktarınca olacaktır”. Yine Efendimiz s.a.v.)e sormuşlar: Ya Rasülallah, insanlardan kim Allah indinde daha hayırlıdır? Buyurdular ki; “Ömrü uzun ve ameli güzel olandır”.
Yine sordular; Kim daha şerlidir? Buyurdular ki; “Kimin ömrü uzun ve ameli kötü olursa o insanların en şerlisidir”.

ÖLÜM ANINDA RAHMET MELEĞİ

Hayatı, itikaden ve amelen güzel olanın ölümü de güzel olur. Sonrası da güzel olur. Çünkü Rabbimiz kitabı celilinde: “Korkmayın, mahzun olmayın ve siz size vaad olunan Cennetle müjdelendiniz” buyurmuştur.(Fussılet s.a. 30)
Bu ayeti celilenin tefsirinde denildi ki: Ölüm anında Rahmet Meleği ona ”Korkulardan önünde bir şey kalmadı. Arkanda bıraktığın şeylerden de mahzun olma. Sana vaad edilen cennetle seni müjdeliyorum der.
Ve yine denilmiştir ki: Sen gariplikten, yalnızlıktan, vahşetten korkma. Evlatlarından, akrabalarından ve mallarından ayrıldığın için üzülme. Ben seni rahatlık, güzel kokulu cennetle müjdeliyorum der. Ve o kişi oraya döner.
Hadisi şerif de aleyhisselatü vesselam Efendimiz: “Ölüm mü’minin hediyesidir” buyurmuştur. (berika c.1.s.529)

MÜ’MİNİN YAŞLISI SAÇININ AĞARMASI

Mü’min kimse yaşlanıp saçı ağardığı zaman Rabbimiz ona, ayrı bir muamelede bulunur. Efendimiz s.a.v. Nisai’de Amr ibni Anber’e r.a.) dan rivayetle buyurmuşlar ki:
Ben Rasülullah’dan işittim, buyurdu ki; “İslam da bir yaşlı yaşlanıp saçları ağaran kimse için, o ağaran saçlar, kıllar kıyamet günü onun için zıya veren, zıya saçan azım bir nur olacaktır”.
Yani ömrünü İslam da geçirmiş, saçlarını o uğurda ağartmış. O uğurda ağaran saçların sahibinin hidayetine bir nurdur, o kişi onunla nurlanır demektir. (Berika c.1.S.536)

EMELİN SEBEBİ

Emelin sebebi dünya sevgisidir. Bu dünya sevgisi öyle bir şeydir ki! Evvelin ve ahirini tedavide aciz bırakan, şiddetli bir hastalıktır. Ve ölümün yaklaşmasında bir gaflettir. Ölümden gaflet, dünya şehvetlerine davet eder.
Sıhhat ile gururlanmak, yani bedeninin kuvveti ile övünmek ve gençliğiyle övünmek ve gururlanmak emelin sebeplerindendir. Ve bunun ilacı, bu üç sebebi izale etmektir.
Huccet’ül-İslam dedi ki: Dünya Allah’a seyreden menzillerden bir menzildir. Beden ise merkeb’dir. Kim menzil tedbirinden birini unutursa merkep seferini tamamlayamaz. Dünya da işlerinde maişet nizamı intizamlı olmazsa, tebettülü emr (Halktan uzaklık) olmaz ve Allah’a inkıta tamam olmaz. O inkıta sülük’tür,
Sıhhatli kimselerden kaç kişi ölür ve hastalardan kaç kişi baki kalır? Yani ona ölüm vakî olur. Sıhhatli kimseye, sıhhati ile alakalanmamak yakışmaz. Burada en kuvvetli ilaç, ölümü hatırlama ve tulu emelin zemmini (kötülüğünü) dinleyip kabul kulağı ile iz’an’la dinlemektir. (Berika c.1.S.537) (Devam edecek)

122
RASÜLULLAH (s.a.v) İN KABİRDE AĞLAMASI

Ölüm, büyük bir hadisedir. Bu hadise sebebiyle in¬sanın hüzünlenmesi, kederli bir hal alması normaldir. Hatta bu hüzün ve kederini açığa vurup sessizee ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Nitekim Peygamber efendimiz (S.a.v.) de, oğlu İbrahim'in, kızlarının vefatlarında ve ashaptan Sad' b. Ubâde'nin hastalığında bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış, kendisine ağlamayı yasak¬lamış olduğu hatırlatılınca da bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah'ın azap etmeyeceğini, ancak mübarek diline işaret edip onunla azap edeceğini belirtmiş ve:
"Muhakkak ki ölü, ehlinin üzeri¬ne bağırıp çağırmalarıyla azap duyar." buyurmuşlardır. Zira sessizce gözyaşı dökmek ve kalben mahzun olmak, ağlamaktan ziyade bir şefkat ve acımadır ki, Al¬lah Teâlâ şefkatli ve merhametli olanları sever.
Hadimi k.s. Efendimiz s.a.v.in ağlaması, kitapların inzali, şerefle bu dünyadan gidenler ve mühim olan ikramlardan şöyle ders vermektedir:
İbni Mace, Berae r.a.) dan buyurdu ki: Biz Rasülullah ile bir cenazede beraberdik. Efendimiz s.a.v, kabrin bir tarafına oturdu. Ve ağladı. Hatta kabrin toprağı gözyaşlarından ıslandı. Umulur ki, mevtanın hallerinden mevta için tarafı Kudsi’den bir tecelli olur.
Hâlbuki o Efendimiz s.a.v.in bu hususta korkusu yok. Çünkü o, masumdur. Rasülullah s.a.v Efendimiz! O esna da, “EY kardeşlerim, sizde bu misillisiniz. Ve ölüme hazırlıklı olunuz” buyurdular. (berika c.1.s.539)

KİTABLARIN İNZAL SEBEBİ

Her kişi düşünmelidir ki her şeyin bir sebebi vardır. Mevlamız sebepsiz hiçbir şey yaratmamıştır. Öyle ise Semavi kitabların iniş sebebi nedir? Diye akla gelebilir. Bu soruya Hadimi k.s. kısa tarifle şöyle cevap vermektedir: Bütün semavi kitaplar, halkı daimi ebedi kalacakları mülke davet için indirilmiştir. (berika c.1.s.541)

DÜNYADAN ŞEREFLE GİTTİLER

Rasülullah s.a.v Efendimize, insanların en kazançlısı ve görüş cömertliği olanı süâl edildiğinde: ”Ölümü en çok hatırlayandır” diye cevap vermiştir. Ölümü çok hatırlayanın, ölüme istidadı çok olur. Onlar ölüme hazırlıklı olduklarından en kazançlı kimselerdir.
Hadisi şerifden anlaşılan budur. Onlar şerefle bu dünyadan gittiler. Çünkü dünyada ölümü hatırlamak, darı gurur ( dünya) da cefa çekmeyi vacip kılar, onlar dünya şerefiyle gittiler. Ahiret kerametine erdiler. Yani kendilerine va’ad edilen ikrama kavuştular.
MÜHİM İKRAM: Sonra: Ölüme şu hazırlıkla, kazançlı kimseler işaret edilir ki, onlar hakkıyle ölüme istidat ettiler de onlar için dünya sevgisinden ve kerametinden cümlesi verildi. O ikram yirmiye baliğ oldu. Ahiret ve din kerameti ile bu ikram kırka baliğ oldu.
Minhac’da cümlesi; Dünya da verilen 20 şeref: 1. Allah Sübhanehü’yü zikretmek, onun üzerine sena’da bulunup zikrinde Rabbilerine kullukta ikram olunmaktır.
2.Onun Cenabı Hakka şükür ve tazımı, senin şükrün ve tazımın senin gibi mahlûka olsa sen onunla şereflenirsin elbette. Hal böyle olunca, âlemlerin ilahıyla şereflenmek nasıl olur?
3. Allah Teâlâ onu sever. Seni mahallin reisi sevse, sen onunla elbette iftihar eder ve onunla faydalanırsın. Öyle ise Rabbi’l-âleminin muhabbeti ile nasıl iftihar edilir. Nasıl menfaatlenilir düşün?
4.Allah Teâlâ onun çoğu işlerinde vekilidir. 5. Hz. Allah onun, teapsız (zorluksuz), onun işlerinde kefilidir. 6. Her türlü düşmanına karşı onun için yardımcıdır. 7. Onun enis’i olur. Yani haliyle ondan kaçmak istemeyen bir arkadaşı olur.
8.Onu aziz kılarda onu ve ehlini dünya hizmetlerinde zillete düşürmez. 9. Himmeti yüce olur. Dünya ve dünya ehlinin kazuratlarına bulaşmaktan uzaklaştırırda dünyanın zuhrufatına (aldatıcı, sahte güzelliklerine) iltifat etmez. 10. Kalbini gani (zengin) kılar da sadrı’nın ferahı kıtlıkla zail olmaz yokulup gitmez. Yani kıtlık görmez. Yokluk korkusu olmaz.
11. Kalbini nurlandırır da hikmetlere ve ilimlere yol olur. 12. Sadrı geniş olurda dünya mihnetleri ve insanların hilelerinden daralmaz. 13. Heybetli olur. Hayırlılar ve şerliler kendisine hürmet eder. Her firavuna ve Cebbara onu heybetli gösterir. 14. Kalbinde muhabbet olur da nefisler onu tazima mecbul ve ikramına matbu olur (akar). 15. Kelamında, nefsin de, fiilinde, kuvvetinde, makamında, hatta onun sohbetiyle insan, celsesi (oturması, orada bulunması) ile mekân ve bastığı toprak bile bereketlenir.
16.Karada ve deniz de, hatta havada uçan, karada yürüyen ve suda yüzen her şey, dilerse ona musahhar (hizmetinde) olur. 17. Yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, vahşi hayvanlar ona musahhar olur. 18. Arzın anahtarlarının Melik’i olur. Her ne zaman ki, gizli hazineler murat eder, alenen hazır sofra murat ederse karşısında bulur.
19. Rabbi’l-İzzetin karşısında yüzü olur. Yani nazlanacak yüzü olur. 20. Halkın ona vesile olarak yapışmasıyla, halk, Allaha vesile olarak ona hizmetiyle sarılsın. Ve yanı peşine takılsın. Onun bereketi ile bütün hacetlerinin giderilmesini taleb etsin.
Şu. 20 davete icabettir. Allah Teâlanın verdiklerinden başka bir şey istemez. Yani istenecek bir şey kalmamış olur. O Allah’a kasem etse, elbette dilediği olur ve onu dilediği ile şereflendirir. Faziletlendirir. Hatta dağa işaret etse, tekellüme (konuşmaya) ihtiyaç olmadan, dağ elbette sureti kat’ıyyede zeyl olur. Yani kayar, takla atar, harekete geçer). Kalbinde bir şey hatırlasa elbette, eli ile işaret etmeksizin hazır olur. (Devam edecek)
123

AHIRET İKRAMINA GELİNCE

Hiç mümkün müdür ki nihayetsiz bir cömertlik ve ikram, tükenmez servet ve bitmez hazineler; Baki bir saadet diyarını ve ebedî bir ziyafet yurdunu ve içinde daimî bulunacak muhtaç misafirleri istemesin ve bu fâni dünya ve içindeki fâni misafirlerle yetinsin? Hayır, asla! Zira bu dünya, o cömertliğe ve ikrama hakiki yurt olamamakta, belki o cömertliğin milyon parçasından ancak bir parçasına mazhar olabilmektedir.
İşte bu hâl ispat eder ki, bu dünyaya sığmayan o cömertliğin, hakkıyla gözükebileceği baki bir vatan ve o baki vatanın baki ikamet edenleri olmalıdır ve vardır.
Hadimi k.s. bu mevzuda doyurucu açıklamalarda bulunduktan sonra Tulu Emel’in kişiye ne kazandırıp ve ne kaybettirdiği hususunu şöyle izahda bulunmaktadır:
Ölümü hatırlayanlar için ikram ilahi, sadece dünya mahsus olmayıp ahirete tealluk eden kısımları da vardır ve pek çokdur. Şimdi onları Hadimi (Rahmeten vasiaten) den dinleyelim:
1. Sekeratü’l-mevti (ölüm döşeğinde ölüm serhoşluğu) kolay olur. Hatta onlardan, onun biri yanında ölüm, içecek mai zülâl misli olur, yani insana hayat veren su. O kimse susuzluk çekmez. Çünkü Cenabı Hakkın:
“Onlar tayyib (temiz) oldukları halde melekler ruhlarını alır” diye beyani ilahisi vardır. (Fussılet s. Ayet 30)
2.İman üzere sabit kılmakla. Öyle iman ki, her türlü korkudan emin olan. Mevlamızın: “Ol kimseler ki, kavli sabit (sabit söz) ile iman ettiler” buyurmuştur o kimseler haklarında. (Nahl s.a.) 3. Bu âlemden giderken, ruhu rahmetle gönderilir. Bu hususta da, Rabbimiz (c.c.: “Korkmayınız, mahzun (üzüntülü) de olmayınız ve sizler cennetle müjdelendiniz” buyurmuştur.
4. Cennet de ebedi kalmakla. 5. Ruhu için hayatı tayyibe ve sema meleklerinin tahıyyatı ile ikramla, alaniyetle (aşikâre) cenazesine tazım ve namazına zahmet eden, cenazesini yüklenen, techiz eden vs. hepsi için çok sevap ve gufran vardır.
6. Kabir fitnesinden emin olmakla. 7. Kabrinin geniş ve cennet bahçelerinden bir bahçe olmakla, bahçe kılınmakla. 8. Onun ruhu hoşnut olur. Ferahlı ve müjdelenen salihler ile beraber olur. 9. Haşrı (kabirden kalkarken ki hali) Cennet elbiseleri, Burak ve Taç ile İzzetli ve Keremli olur. 10. Vechi (yüzü) beyaz ve nurlu olur. 11. Kıyamet korkularından emin olmakla.
12. Kitabı sağ yanından verilmekle. Onları imam (önder kabul edenler) hesap edenler de onlardandır. 13. Hesabı kolaylaştırmakla. Onlarla asla hesaplaşmayanlar da onlardandır. 14. Sevgili Peygamberimizin Havzu’nun etrafında yürümekle.
15. Mizanı ağır gelmekle. Asla onlar için vezin olmayanlarda onlardandır. 16. Sırat köprüsünden geçmek ve narı cehennemden necat ile. Hatta cehennemin hafif sesini duymadan. Ateşinin kokusunu hissetmeden geçecek.
17. Enbiya ile beraber şefaat izni verilecek. 18. Cennet de ebedi mülkü olmakla. 19. Cennet de Rıdvanı Ekber ile. 20. Evvelinin ve ahırinin İlahı Rabbi’l-Âlemine mülakı olmakla (kavuşmakla) ikram olunup şerefleneceklerdir.
Hâsılı: Benim kasır olan ilmim bu kadar yazabildi. Yazılması icap edenler gaib ve şehadet âlemi olmaz gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir beşerin kalbi ve hatırından geçmeyen şeyler verir. (berika c.1.s.544)

TULU EMEL VE DÜNYA

İbni Ebu’d-Dünya-Beyhekı, Ümmü Münzir’den (Selma binti Ensari) r.a muttali olduğu hadisi şerif de, gündüzün sonuna doğru Zatı Aşiyye de insanlara: “Rasülullah s.a.v. buyurdu ki: Ey İnsanlar! Ağah olun Allah Teâladan hayâ ediniz.
Eshab: Ya Rasülellah bununla neyi işaret ediyorsunuz? Efendimiz s.a.v buyurdular ki: “Yiyemeyeceğiniz şeyi topluyorsunuz. Yetişemeyeceğiniz şeye emel ediyorsunuz. Oturamayacağınız binalar dikiyorsunuz” diye hitabettiler.
İzah: Dünyada çok şeyler yığarsınız. Ama ömrünüz onları yemeye yetmeyecek. Onları sevdiklerinizden başkaları yiyecek. Yakınları yiyecek ve düşmanları yiyecek. Uzaktakiler yiyecek. Yani bununla, kendini oyalamaktan Allah’tan hayâ etmeli. Ve yine sizler, çok işler umarsınız. Azim ve temenniler edersiniz. Lakin ne çok beklediklerinize ve nede azım umura vasıl olmanız mümkün olur!
Çünkü emelin nihayeti yoktur. İştahı olan bir şeye kavuştumu, onun nihayetinde bir emel daha olur. Ve nice binalar yaparsınız. Yani ihtiyacınızın dışında veya zaruri olmayan binalar yaparsınız. Lakin içlerinde iskân edenler, belki başkalarına oturmak için bina etmiş olurlar. Yani bunların altında ezilip, asıl yapmanız ihtiyacınız olan şeyleri bu yüzden yapamazsınız.
Onları hesaba katarak, Allah Teâlâ’dan hayâ ediniz diye, emir buyurmuş oluyor. Nitekim başka bir hadisi nebevi de: “Binalarınızda haram taştan kaçınınız. Çünkü o, harabın esasıdır” buyurulmaktadır.
Menavi: Bereketin azalması ile dünyanın haraplığı ve dini harap etmektir demiştir. Veyahut dünya harabı ile beden nefsini harap etmesi manası verilmiştir.
Zemahşeri, demiştir ki; İncil de yazılmıştır ki, bir duvar da haram bir taş hepsini haraptır”. O kişinin akıbeti harap olur. Hz. Ali Efendimiz k.v. de: Bunu müntekımat diye isimlendirdiğini, hadisi şerife istinaden beyan buyurmuştur. Yani, intikam alınacak şeylerdendir, yani Allahın intikamına girer demektir.
Senin sevincin ahiret emirlerinden bir şeye nail olduğunda olsun. Hüznün de, onlardan birini geçirdiğinde olsun. Ve esef etmelisin.
Dünya malına çok nail olduğunda, çok ferahlanmamalısın. Onunla boşa geçirdiğin vakte üzülmelisin. Zira her gün bir Melek: Her gün doğanın öleceğini, her binanın harap olacağını haber verirler. Mümine yakışan! Fani dünyasını bakı âleme hazırlık da değerlendirmesidir. (berika c.1.s.546) (Devam edecek)

124
CENNETİ SEVMEK VE TULU EMEL

İnsan toplumsal bir varlıktır. Onun rahat yaşaya¬bilmesi ve mutlu olabilmesi için başta aile fertleri ol¬mak üzere alâkalı olduğu insanları sevmesi ve onlar ta¬rafından sevilmesi, yardım etmesi ve yardım görmesi lâzımdır.
İnsanın dünya ve âhiret saadetini sağlayıcı esasla¬rı ihtiva eden İslâm Dini insana nasihatleri ile sevmenin ve sevilmenin, yardım etmenin ve yardım görmenin özel yollarını öğretmiştir. Nefsimiz için istediğimizi diğer in¬sanlar için de istemek, nefsimiz için arzu etmedikleri¬mizi diğer insanlar için de arzu etmemektir.
«Nefsin için sevdiğini diğer bütün insanlar için de sevmek» insanın vasıflanabileceği pek yüce bir fazilet¬tir. İslâm'ın sunduğu bu ölçü yıkıcı sözleri, davranışları ve işleri önleyecek, ihtilâfları bitirecek ve insanların kaynaşmalarına sebeb olacak mucizevî bir düstûrdur. Bundan dolayı bu mukaddes ölçüyü sürekli bir şe¬kilde ancak Allah'a ve Ahiret Hayat'ına iman eden in¬san kullanabileceğinden İslâm Dini bu ölçüyü nasihatle geçiştirmemiştir.
Dinimiz “nefsimiz için istediğimizi diğer insanlar için de istemeyi” îman esaslarından bir esas olarak sunmuş, gerçek imana belge, fazilete zirve ve Cennet'e de yol kılmıştır. Yani kendimiz için istediğimiz cennet yurdunu diğer mümin kardeşlerimiz içinde istemez isek o, imanı hakiki olamaz. Bize, hz. Hadimi cennete girmek için nelere dikkat etmeli ve kanaatsizlik, tulu emel, ihlâs vs. gibi mevzularını, izahlarını şöyle genişletmektedir:
Mü'minler! Cennet girmek isteyen, seven kimse, tulu emel sahibi olmamalı. Ve Allahü Teâladan hakkı ile hayâ etmelidir. Uzun ömür dünyada çok kalmak için istenmez. Uzun ömür Allahü Teâlaya çok kulluk etmek için, ibadet yapmak, indi İlahi de derecesini yükseltmek için talep edilir.

KALBİN AFETLERİNDEN TAMA VE KANAAT

Sad ibni Ebi Vakkas r.a. ( İslam da ilk ok atan ve ehli şura da altı kişiden biri ve Rasulüllahın okçusu) ondan rivayet edilen hadisi şerif de, Tamaâ’dan (aç gözlülük) kaçınılmasını, çünkü onun fakirliği hatırladığını haber vermiştir.
Bundan dolayı bazı Arifler dediler ki: Kanaati olmayan kişinin malı çoğalmadı. Ancak ona fakirlik oldu. Şu sözlerde bunu tasdik etmektedir: Dünyaya hırsı terk et. Maişetinde tamahkâr olma. (Aç gözlü olma, tok gözlü ol demek). Mal yığmaya çalışma. Çünkü kimin için yığdığını bilemezsin. Muhakkak rızık taksim olunmuştur. Suizan menfaat vermez. Hırs sahibi fakirdir. Her kanaatli kimse zengindir.
Efendimiz s.a.v.: “Kanaat fani olmayan tükenmeyen maldır hazinedir” buyurmuştur.
Kanaâtı talep ediniz. Kanaat bir kapıdır. Sen ondan, ona hizmetinde umduğuyun içinde olmak istersen o kapıya gireceksin. Şu günlerde tabiî nimetlerden, sana verilenlere kanaat et. O nimetlerle sen doyamazsın. Senin yanında bütün halkın malı olsa, şahıs ondan lokmanın gayrisini elbette yiyemez.

TAMA’KARLIK HARAMDIR

Çalışmamak, tembellik yani başkalarından gelmesini bekliyor, oturuyor, çalışmıyor ama gücü var. Hacetini nasıl bitireceğinden, ilahi hikmetlerden cahil, Allahü Teâlâ böylesini sevmez. Ve onların amelleri de hoş olmaz.
Tamahkârlığın zıddı Tevfizdir yani esbaba sarılacaksın. Senin için nizam ve salih olanı isteyeceksin. Ve Ya Rabbi; Ben sebebini işledim, bundan sonrasını sana havale ediyorum diyeceksin. Amma kalbinle, amma dilinle. Senin tevfizin ( sebeblere sarılman, necatın, zaferin) manilerin kalkmasını kolaylaştırır.
Tevfiz sahibi için şeref makamıdır. Akıl da böyledir. Kişi akıbetin ne olacağını bilmediği için aklını kullanır. Tevfize başvursa o, onun için bir teslimiyet olur ve Halıkının emrine hakkıyle uymuş olur. ( berika c.1.s.549)

RİYA İHLÂS VE HAYÂ ARASINDA DE MÜTEREDDİT UMUR

Salik yani din yolunun, Allah yolunun samimi ve daimi yolcusu olmak isteyen, manevi eğitimle eğitime devam eden kişi, basiret ve teyekkuz (uyanıklık) halinde olmalı.
Riya Şeytanın telbisidir. Yani Hakkı örten bir örtüsüdür. Evvela:
Şeytanın vesvesesini def etmesini ve onun daveti olduğunu bilmeli.
Saniyen: Defetme yollarını, defetme yolları ile beraber, onun marifetinde de şiddetle takvaya ihtiyaç var olduğunu bilmelidir. Hususi ile ihlâsa ihtiyaç vardır. O, ihlâs amelin ruhudur. Ayakta durmasına da sebeptir. Bu bahis zor olduğundan Allahü Teâlâ yardım etsin. Tevfik Allah’tandır deriz.
Şeytanın vesvesesini defetme keyfiyeti için üç şey vardır: İstiaze (Allaha sığınmak, Euzü... gibi. Muhasebe ve her ikisidir. Muhtar olanda budur.
Muhakkak Şeytan bunlar üzerine musallat olan bir kelp (köpektir) tir. Onunla mücahede de çok bulunacağız. Bunda en güzel yol Rabbimize rucu edebilmektir yani dönebilmektir.
Kelp ile dalaşmak yerine, onu sahibine havale etmek daha münasiptir. Her şeyin sahibi Rabbimiz olduğuna göre ona tam yönelebirsek sahibine havale ve müracaatımızı tam yapmış oluruz. Sahibi, o kelbin vesvese ve iğvasından bizi muhafaza eder. Şeytanın Sultanlığında murat Kahr, Cebr ve vesvesesidir. Bunlardan başka bir şey değildir.
Ve bilcümle: Şeytanın def’înde tedbir, evvela Rahmana’ ilticadır. Çünkü onun def’i ile iştiğal ibtida da yani işin başında uğraşmak zordur. Ve ömrü ve vakti zayi etmek olur. Belki niceleri var ki, onun galibiyetinden, yaralanmaktan ve oklarından kendini kurtaramamıştır.
Evla olan, onun sahibine rucu etmek, sahibine müracaâttır. O yırtıcı bir Köpek gibidir ki, acı ve çeşit çeşit ilaçlarla def edilmeyen yırtıcı bir köpek gibidir. Belki sahibi tarafından bir zecre (zorlama) ile def edilip mağlup olabilen bir köpek gibidir.
Yahya ibni Muaz el-Razı: Şeytan boştur sen ise meşgul. Şeytan seni görür sen ise onu göremezsin. Sen onu unutursun o ise seni unutmaz. Senin nefsinde şeytana arka çıkan yardım eden vardır. Senin itirazın ona iltifat etmez. Rabbiyin, Mevlayın hikmeti ile meşgul olursun. Ve onun sahibine iltica ederek meşgul olursun.
Cihad, cümle emirlerin (işlerin) alasıdır yani en yücesi ve en güzelidir, zirvesidir. Onda muharebe, zikri ilahiye devamlılıktır.
Tirmizi de geçen bir hadisi şerif de: “Hiçbir Âdem yoktur ki, kalbinde iki beyt olmasın. Beytin (evin) birinde Melek, diğerinde Şeytan. Allah c.c. zikr edildiği zaman şeytan giremez. Tehir eder. Allah c.c. zikr edilmediği zaman, hemen kişinin kalbine burnunu koyar. Ona vesvese vermeye başlar. Evet: Onun için, lisan ile ve kalp ile Alahü Tealayı zikre devam etmelidir. Yani mücerred lisanla değil. Kalbin muvafakatı ile olan zikre devamla.
Ve bize düşen, onun vesveselerinin neler olduğunu iyi bilmektir. Hilesini öğrenmektir elbette. Evvela: Hatıra gelen hayır ve şerrin menşeini bilmek lazımdır. Hangi fiilleri işlemeli, hangi fiilleri terk etmeli temyiz etmesinin (ayırabilmenin) marifetini bilmelidir. İhanet, idlal, ukubet, tevfık ve inayet, bunlar birbirlerine zıd olan şeylerdir.
Havatırın iştibah yani kalbe nefsanî ve şeytani şeylerden kalbe arız olan ve kalbi arızalandıran sebepleri dörttür. Beşincisi yoktur. Bunlar, yakın zafiyeti yani maneviyat zayifliği, kalbi irtibatın zayif ve gevşekliği, nefsin sıfatlarının marifeti ile alakalı ilmin az olması, onun ahlakı ile ahlaklanmak, takva kaidelerini noksanlaştırmakla hevasına tabi olmak veyahut dünya malına, makamına, menziline ve insanlar arasında yükselme muhabbetidir.
Kim bu dört şeyden kendini korursa, şeytan aleyhi’l-lanenin kendine dokunması sıvazlaması ile Melek’in kendine mes ettiğini (dokunduğunu) fark edebilir. Bu dörtten kendini koruyamazsa fark edemez. Riya ve ihlâs, zahiri amellerde ve fi’l-furularda (asıl meselelere bağlı olan fer’î şeyler de) mütereddit olabilir ekseriyetle. Ama amali batıniye (batıni ameller) de değil. Çünkü Melekler akaid üzere ve batıni amellere muttali olamazlar ekseriyetle. Minhac da geçtiği gibi. (berika c.1.s.553) (Devam edecek)

125
ŞEYTAN VESVAS VE HANNAS

Nas suresinde sığınılan Allah Teâlâ'nın, dilediğini her türlü kötülükten koruyabileceğini ve izni olmadan kimsenin kimseye bir zarar vermesinin mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Vesvesecinin şerrinden bu sıfatlara sığınıldığı gibi, diğer bütün kötülüklerden korunmak için yine bu sıfatlara iltica edilir.
Bu şerden Allah'a sığınmanın birinci manası, şerrin kalbe yerleşmemesi için Allah'a dua etmek ve sığınma talebinde bulunmaktır. İkinci anlamı: Allah yolunda çalışanların aleyhinde halkın kalbine vesvese verene karşı daima Allah'a sığınmaktır. Hak davetçilerinin, Allah'a daveti bırakarak, her bireyin davetçiler hakkındaki yanlış düşüncelerini düzeltemeyeceği ve ithamlara cevap veremeyeceği ve bunlar için vakit ayıramayacağı bilindiğine göre, tek çare bütün bunlardan Allah'a sığınmaktır.
Burada vesvesecinin, şer fiilinin başlangıcı olduğu sonucu da çıkmaktadır. Vesvese, gâfil ve zihni boşalan bir insan üzerinde önce etkili olur ve kalbinde kötülüğe istek meydana getirir. Bu kötü niyet daha sonra irade haline gelir ve vesvesenin de tesiriyle irade pekişir. Son adımda ise, şer amel ortaya çıkar. Vesvese verenin şerrinden Allah'a sığınmanın manası, Allah'ın henüz başlangıcında şerri yok etmesini istemektir.
Hadimi merhum bu mevzuyu, kulların fiillerini hayâ’yı şöyle açıklamaktadır:
Vesvas: Kalp kulağına, sol taraftan gizli ses veren şeytanın ismidir. Hannas: İnsanı Allahü Tealanın zikrinde tehir ederek oyalayan şeytanın ismidir. Kul, kalbi Allahın zikrine sarf etmekle, şeytan oradan uzaklaşır.
Enes r.a.ın rivayet ettiği hadisi şerif de: “Aleyhisselatü vesselam Efendimiz: Muhakkak şeytan hortumunu Âdemoğlunun kalbinin üzerine kor. O, Allahü Teâlayı zikir ederse o kaçar, hortumunu çeker. O, Allahü Teâlayı unutursa, hemen şeytan hortumunu kalbine yerleştirir. Yani lokmasını ağzından insanın kalbine koyar” buyurdular.
Şeytanın hilelerini ta’ât da, Meşayih (r.a.) da, istikrarı ile 7 vecih denmiştir.
1.Kişiyi ta’ât’tan neh yetmek. Sen ibadetten ganisin (zenginsin), sen deki, kim salih amel işlerse kendine, kim cihad ederse yine kendi nefsine dedirtir. 2. Muhakkak Allah kerimdir. Seni cennetine amelsiz koyar ve günahlarını mağfiret eder. 3. Senin ibadetin riya ile ayıptır. Sen müttekı değilsin. Senin ibadetin kabul olmaz.
4. Senin çalışmaların zayidir. Fayda olmayınca hayvan azabıdır. 5. Benim muradım, Allahın âzabını defetmektir emrine imtisalle. Şu takdirde kabul olmayan şeyle neye uğraşayım gibi. 6. Ye’se düşürmek(ümitsizliğe). 7. Ye’isden sonrada, amele ihtiyaç olmadığını söyler. Sen said olarak yaratıldın. Amelin terki sana zarar vermez. Sen şakı olarak yaratılmışsan ezelde, amel sana fayda vermez. Öyle ise sen rahatını bozma, emir işleyeceğim diye kendini sıkıntıya sokma der.
Maverdi’den Menavi de geçtiğine göre: Hz. İsa a.s.v. e Şeytan aleyhi’l-lane zahir oldu. Ve dedi ki; Elbette sana bir şey isabet etmedi. Allah sana öyle yazdı. İsa as. Evet dedi.
Şeytan: Sen kendini şu dağın zirvesinden at. O seni selamete muktedirdir. Salim olursun der.
Hz. İsa dedi ki; Allahın lanet ettiği; Muhakkak Allahü Te’âla kullarını imtihan eder. Kulun ise Rabbisini imtihan etme hakkı yoktur, diye cevap verir.
Hasan dedi ki: Cenabı Hak, kıyamet günü kullarına, benim fazlımla cennete girin. Amellerinizin miktarına göre cenneti size taksim ettim.
Ve yine dedi ki; Amelsiz cennet talep etmek günahtır. Ehli cennete Cenabı Hakk dünyadaki ameller mukabilin de vaad ettiği cenneti vereceğini “Öyle bir Cennet ki, siz ona işlediğiniz ameller ile varis kılındınız” ayeti celilesi ile haber vermektedir. (berika c.1.s.557)

EF’ALİ İBAD

Kulların işlediği şeyler, Allahü Teâlanın ilmi, iradesi, takdiri ve levhı mahfuz da yazısı iledir. Cebirle (zorla) kullarındansudur etmiş değildir. İlmi ezelisinde olduğu için, kulun muradına göre hadise cereyan etmektedir.
Teheccüd namazına (gece kılınan) devam edenlerin, riya ile ihlâs arasındaki umuru mütereddideyi Teheccüd namazına devam etmekle anlamaları mümkündür diye kaydedilmektedir.

HAYÂ

Hayâ’nın her türlüsü hayırdır. Hayâ menduplar, sünennetler ve vaciblerdendir. Mümin için Allah’dan hayâ etmek, insanlar üzerine hayâ etmekten daha kavidir. Ayeti celile de:
“Allah yolunda cihad ederler ve levm edenlerin (kötüleyicilerin) levminden de korkmazlar”buyurulmuştur. Burada kullar üzerine hayânın kaviliği hakkı söylerken kuvvetlilliği, kast edilmiştir. (berika c.1.s.592) (Devam edecek)

126
İHLÂS

Hz. Muaz Yemen’e gönderilirken, Hakim fi’l-müstedrik de, Muaz bin Cebel r.a.dan rivayet edilen hadisi şerif de: “Muaz (r.a.)Ya Rasülellah: Bana bir vasıyette bulunurmusun der.
Buyurdular ki: Dininde ihlâslı ol, az bir amel sana kâfi gelir”.
İzah: Peygamber Efendimiz s.a.v. Muaz r.a. hı Yemen’e Vali gönderirken onu atına bindirmiş, kendisi cemaatle beraber yaya yürüyor (beraberindekiler, Muhacirin ve Ensardandırlar).
Muaz r.a. Ya Rasülellah, ben binekli siz yaya, bana yakışmıyor. Bana yaya yürümeme izin verirmisiniz. Rasülullah s.a.v:
Ya Muaz, Allah yolunda atılan şu adımları tasavvur edermisin. Ben sana takvayı, doğru sözü, emanete edayı, hıyaneti terki, emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkeri, hukukı ciranı muhafazayı (komşu hakkını), Kur’anla amel etmeyi, yumuşak kelamı, selamı ifşayı, kıyamet korkusunu, ahireti dünya üzerine tercih etmeyi tavsiye ederim.
Ya Muaz; Müslümanlara şetm etme (kötü söyleme). Doğru söyleyeni yalanlama. Yalan söyleyeni de tasdik etme. Adil imama muhalefet etme. Ya Muaz; Nefsin için istediğini talep et. Nefsin için kerih gördüğünden de ikrah et.
-Ya Muaz; Rızayı seç. Zayıfların ihtiyaçlarını gidermek de acele et. Yetimlere yaklaş. Fukara ve miskinlerle otur. Alahü Tealanın yarattıklarına adil davran. Allahü Teâlanın yolunda hiç kimseyi kötülemeye iltifat etme. Ya Muaz; Bundan sonra, mülakat imkânı olsa, ne için vasiyeti uzatayım buyurdular.
Dininde halis ol demekle, dininde şirki hafi hakiki, şirki celi, şirki hükmi nevinden dininde ihlâslı ol. Bunun manasını bilmelisin. Yahut şehevaniden, nefsanîden yahut riya hastalığına bulaşmayan taâtın olsun. Onun emrine imtisal etmekle, Rabbiyin hakkı için kıyam et. Cennete tama ederek değil. Cehennem korkusu içinde değil. Dünyevi musıbetlerden selamet içinde değil. Sırf Rabbiyin hakkı için kıyamın olsun demektir.
Hal böyle oldumu, Rabbin sana kâfidir. Böyle amelin az bile olsa sana yeter demek istemektedir. Yine ihlasla alakalı hadisi şerif de: Beyhakı’da Sevban r.a.dan: Ben, Rasülullah s.a.v.) dan işittim. Buyurdu ki: “Amellerinde ihlâslı olanlara müjdeler olsun. Onları işaret ediyorum. Onlar, bütün zulmet ve fitnelerden ruşen kılacak hidayet lambalarıdırlar”.
İzah: Çünkü onlar, murakabelerinde ihlâslıdırlar ve bütün hazları unuttular. Ve Allahü Teâlanın gayri şeylerden nazarlarını kestiler.
Dünyanın mel’un ve içindekilerin de mel’un olduğu Taberani de geçen hadisi şerif de beyan edilmiştir. Ancak Allahın rızasına uygun olanları istisna kılmaktadır.
Ebu Zer r.a.)dan rivayet edilen bir hadisi şerif de: Rasülullah s.a.v) buyurdu ki: “İmanı için kalbini ihlaslı tutan felah buldu. Kalbini selim kılan, lisanını sadık kılan, nefsi mudmein olan (Allahın zikriyle nefsi mutmeînne makamına ulaşan), tarıkı ve batıni umurun (emirlerin şeylerin azamına istikamet üzere olan, kulakları hakkı işiten, gözleri, Cenabı Hakkın yarattıklarına tefekkür tarıki (yolu) üzere nazar edenler felah buldu”.
Kalbin, iman için ihlâsı nifaktan ve riyadan beri olmasıdır. Kalbin selameti: Emrazı kalbiyeden (kalp hastalıklarından) salim olmasıdır. O, marazlar gurur, hasetlik vs. gibi... Lisanın sıdkı: Yalan söylememesidir.
Nefsin mudmein olması: Allahü Tealanın zikri ile ve ilahi kaza üzerine rızası demektir. Tarikı istikamet üzere olması; Emr olunan şekli ile istikamet üzere olmaktır.
-Kulakların işitmesi: Hep hak sözler içindir. Gözlerin görmesi: Cenabı Hakkın birliğine, varlığına delalet eden, yarattığı her şeye tefekkür yolu ile nazar etmek demektir. (bk. c.1.s.600)

RİYANIN İLACI

Riya’nın sebeplerini bilmek, gailelerini bilmektir. Çünkü hastalıklar zıddı ile belli olur. Zıd ise ancak sebepleri bilmekle hâsıl olur. Meydana gelmesine zıt sebepleri de bilmek lazımdır. (b.s.593)
Riya korkusundan ameli terk de riyadandır. İnsan ecli için amel ise şirktir. Yani işlenilen dini hususlar ile alakalı ameli Allah emrettiği için değil de, birilerini memnun etmek için yapılırsa şirktir. Tabi ki bunda dini hasleti dünyaya alet etme ve menfaat düşüncesi vardır. (b.s.573) (Devam edecek)


127
KALBİN AFETLERİNDEN KİBİR

Bazılarının tarifine göre müminin kalbi, yedi dalı olan bir ağaç gibidir: Birinci dal kalbe ulaşır. Meyvesi, sağlam irade ve ihlâstır. 2. Dile ulaşır. Meyvesi, doğru sözdür. 3.Göze ulaşır. Meyvesi, sani’ ve yaratıcı olan Allahın vahdaniyetine delalet eden âfâki ve enfüsi delillere ibretle bakmaktır.
4. Ellere ulaşır. Meyvesi, haramdan kaçmak, fakirlere ve yetimlere sadaka vermektir. 5. Ayaklara ulaşır. Meyvesi, cemaatlere gitmek, haramlardan ve kötülüklerden kaçınmaktır. 6. Boğaza ulaşır. Meyvesi, helal yemektir. 7. Kulaklara ulaşır. Meyvesi, yalan, gıybet ve mâ lâ ya’ni (manasız, faydasız, boş şey) dinlememektir.
Hadimi k.s. ise Berika- Mahmudiyesinde Kalp denen mübarek azayı korumak için afet olan kibir ve üç şeyin icmaında fayda olduğunu şöyle izah etmektedir:
Ve bunda beş bahis vardır. 1.Tefsiri ve hükmü. 2. Kibrin kısımları. 3.Tekebbür. 4.Kibir ve tekebbürün sebepleri. 5. Kibir alametleri.
Kibrin zıddı ise tevazudur. Dünyalık sebeplerle, mürai olana tekebbürlü davranmak haram değildir. Tevazu da ileri gidip tezellül de haramdır. Çünkü, Rasülullah s.a.v.: “Mümin için kendini zelil etmek helal değildir, zaruret için olanlar müstesna” buyurmuşlardır.
Zira kalbin afetlerinin on üçüncüsü tezellüldür. Mesela: Bir Âlim, yanına bir ayakkabıcı geldi. Ona tazım eder, onun etrafında döner vs. bu tezellüldür, Yanlıştır. Çünkü onda bir beklenti veya beklenti kokusu vardır. Ziyarete gelene izzet ikram olabilir. Ama ilmin izzetini zelil etmek yakışmaz. Yoksa burada ayakkabıcıyı küçük görmek kasıt değildir. (berika c.1.s.615)

ÜÇ ŞEYİN İCTİMAI

Şu üç şeyin ictimaında (bir araya gelmesinde toplanmasında ) fayda vardır. Marifet, kerahiyet ve imtina. İmtina, kerahiyatın ( kerih olan şeyler ki hoş görülmeyen şeyler) semeresidir meyvesidir. Kerahiyet de marifetin semeresidir. Marifetin kuvvetlenmesi ise iman kuvveti ile olur. Zafiyet ise gaflet hasebiyle olur. Dünya muhabbeti, ahiret nisyani (unutması) ile ve Allahü Teâlâ indinde olan şeylerde tefekkür azlığı hasebiyle marifet zafiyeti bundandır.
Tedbir azlığı dünya muhabbeti afetlerindendir. Dünya muhabbeti ise hataların başıdır. Şu üç şeyin ictimaî olduğu zaman riyadan beri olunur. Yakın şek ile zail olmaz. İbtida yakın sabit olduğu zaman intiha da bakı olur. (berika c.1.s.608)

DAVETE İCABET VE DAVETSİZ YERE GİTMEK

Muhterem okuyucu bu hususa da dikkatinizi çekmek isterim. Zira zamanımızda davetsiz oldukları halde düğün pilavlarını takip edenler olduğunu duyarız. Hatta şu latifeyi burada yazmakta fayda mülahaza etmekteyim;
Birkaç arkadaş yine bir gün düğün yemeği zannederek davetsiz bir sofraya oturmuşlar. Yemekten sonra içlerinden biri düğünlerinin hayırlı olmasını ve evlenen gençlere mutluluklar dilemiş. Bunu fark eden birileri bunların boşboğaz davetsiz kimseler olduğunu fark eder etmez basmışlar sopayı.
Meğerki o düğün sünnet düğünü imiş. Yani hem yemek hem de dayak yemişler afiyetle. Hâlbuki din buna izin vermiyor. Sözü uzatmadan hakikate Hz. Hadimi’nin açıklamalarına dönelim:
Abdullah ibni Ömer r.a.dan: “Rasülullah s.a.v. buyurdu ki: Kim davet edilirde icabet etmezse, Allah ve Rasülüne ası gelmiştir. Kim ki, davet olmadan zıyafete girerse hırsızlık etmiş olur çıkar da muğayyır olur (kapıp kaçan olur)”.
Yani davete icabet edilecek, zaruret yoksa. Ve davet edilmeyen sofraya zıyafete oturulmayacak. Davetsiz gidilir yenilir ise hırsızlık etmiş olur. Çünkü sahibinin haberi izni olmadan malından alma vardır. O, şahıs hırsız olarak girer, muğayyir (Kapıp kaçan) olarak çıkar demektir.(berika c.1.s.623)

TEZELLÜL

Değerli kardeşim! Din azizdir sahibini de aziz kılar. Yani sahip çıkanları izzet sahibi eder. Ama birileri birilerini ezmek ve bir yerlere varabilmek, çıkabilmek, gereksiz yere menfaatler eldi edebilmek maksadı ile lüzumsuz el öpme gibi bir alçalma gösterirse, Onlar için kısaca Hazreti Hadimi diyor ki;
Zulmet sahiplerinin ellerini ve eteklerini zaruret olmadan öpmek de zelilliktir. (berika c.1.s.623)

MİSKİNLER

Tirmizi Hz. Aişe validemizden, oda babasından rivayet edilen hadisi şerif de: Rasülullah s.a.v. Ayşe validemize;
“Ya Aişe, miskinleri sev ve onlara yakın ol. Muhakkak Cenabı Allah, kıyamet günün de sana yaklaşır” buyurdular. Evet; Miskinlere yardım ve alaka, onların dertleri ile dertlenmek yevmi kıyamette yüce Allahımıza yaklaşmayı temin etmiş olacaktır.(berika c.1.s.624) (Devam edecek)

128
ÇALIŞMANIN ÇEŞİTLER

Muhterem kardeşim, atalarımız demişler ki: Zahmetsiz rahmet olmaz. Açıkağız aç kalmaz. Ağustosta gölge kovan, zemheride karnını ovar. Akan su yosun (pislik) tutmaz. Aç ayı oynamaz. Açın gözü ekmek teknesindedir. Emek olmadan yemek olmaz. Er olan ekmeğini taştan çıkarır. İşleyen demir ışıldar (pas tutmaz).
Lafla peynir gemisi yürümez: Lafla pilav pişerse, deniz dağ kadar yağı benden. Zahirenin ambarı sabanın ucundadır. Evet, atasözlerinden de anlaşılacağı gibi, çalışmak, kazanç elde etmek, başkalarına yük olmamak islamın şiarındandır.
Bu hususda Hadimi’nin (k.s.) izahları ve şeytanın kibrinden ve toprak ile ateşten verdiği misalle açıklamalarışöyledir:
Alış veriş mubah olan amellerde bedenen çalışarak, bahçıvanlık, bina, mahrukat vs. Çalışmak ve meslek sahibi olmak Enbiya-i ızam ve Evliya-i kiramın fiillerindendir.
İdris a.s. Terzi, Davud a.s. Demirci. İbrahim a.s. çiftçi ve kumaşçı idi. Âdem a.s. çiftçi ve İsa a.s. ayakkabı diker satarlardı. Nuh a.s. marangozdu. Salih a.s. elleriyle elbiselik kumaş dokurdu. Ve çobanlık Enbiyanın adetlerindendir. Onların çobanlık yapmaları, beşeri idare etmede bir nevi ders idi.
Hulasa: Bütün Peygamberanı ızam a.v.s. hazeratının her birinin meslekleri var idi. Bu, onların halinden bir ders çıkarmaktır. Ve her Müslüman kendine onları numune alarak bir iş bulup boş durmamalıdır. Başkalarından bir şey gelecek diye beklememeli. Yani çakallar gibi arslanın avladığına göz ditmemeli, tabi ki gücü varsa çalışmalı. (berika c.1.s.625)

KİBİRLENEN ŞEYTAN

Büyüklük Allah c.c. ye ait bir sıfattır. Dünya ve ahirette ne varsa onundur. Ama melun Şeytani, Âdem( a.s) a, Allahü Tealanın emri olmasına rağmen secde etmedi. Hâlbuki o, tazım secdesi değil hürmet secdesi idi. Buna sebep olarak da, kendisinin ateşten yaratıldığını ve Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığını, bu sebepten kendisinin üstün olduğunu söyleyerek, kendisinin üstünlüğünü iddia etti. Ve kibirlendi, ebediyyen cennetten kovuldu.
O, zan ediyordu ki, ateş daha üstün, daha latif, intikali daha süratli, zıyası sudan ve topraktan daha fazladır, diye iddia ediyordu. Kibirlendi, kendini daha faziletli gördü. Hâlbuki fazilet tevazudadır. Toprak gibi.
Tefsiri Bahri Dürer de icmalen hikâye edilir ki: Şeytanı aleyhillanenin büyüklük iddiası anında, canibi hikmetten bir nida geldi:
Ya melun, ateşin hali daima izdıraptır. Toprağın hali ise sükûnettir. Ehli sükûn ehli izdırap’dan efdaldır. Muhakkak Cennet tertemiz meskenlerdir. Cehennem ise, ancak ve ancak düşmanlara azap mahallidir. Ateş mekânda toprağa muhtaçtır. Ama toprağın mekânda ateşe muhtaçlığı yoktur. Ateş harap sebebidir. Toprak ise imarat sebebidir.
-Ya melun sus! Âdem’deki anasır düşünülsün. O unsur, senin unsurunla beraber topraktır. O unsur öyle bir şey ki, o ateştir.
Sonra ateş dedi ki: Ya Toprak, benim için saf bir suret, ışık veren bir siret var. Benim hususiyetlerimdendir ki, geceler benim nurumla aydınlanır. Gündüz gibi olur. Zulmet kalkar ve ağaçlar, haşaiş ( kurumuş otlar) benimle kül olur. Ben, işte hakkın tecellisine böyle mazhar oldum, dedi.
Sonra Toprak! Ey Ateş, senin sanatın yükseklik benim sanatım ise tevazu. Senin hacetin bende kararlaştırıldı. Yükselmen bende.
Ve ateş devamla: Ben münevver, muzı (ziya saçan) ve muzahherim (açığa çıkaran). Ve Allahın düşmanlarından intikam alma mahalliyim.
Toprak: Ey ateş, sen bilmiyormusun, izzet zillettedir. Rahat tevazudadır. Bana, büyükler, kıymetli varlıklar ayak basıyor.
Yani ben onların ayaklarının altındayım. Sen ihsan sahiplerinin yüklerini çekermisin? Hâlbuki ben, melekût ( mülkler yani yeryüzünde ki çeşitli mülkler) definesinin hazinesiyim. Ve ben, yaratılanların tavaf ettiği bir Kâbe’yim. Ve ben, temiz sularla doluyum. Ateş cevap verdi ve dedi ki:
Ya Toprak: Ben seninle münazarada mehma imkân muktedir değilim. Lakin birer kelam ederek konuşalım. Bir sen söyle bir ben, böyle kelam edelim, dedi ve anlaştılar.
Ateş: Ya toprak, benim için nur var.
Toprak: Bende buluşma, kavuşma şevki vardır.
Ateş: Benim için kürre-i nara yükselme var.
Toprak: Ben istikamet üzere olanları taşıyorum.
Ateş: Geceler benimle aydınlanır. Gündüz gibi olur.
Toprak: Bende çeçit çeşit çiçekler ve nur yüzlü insanlar var. Ben onlarla zinetlendirildim. Benim üzerim bulutlarla zinetlendi.
Ateş: Ben Cevherlerin imtihan mahalliyim.
Toprak: Ben defineler hazineler örten bir mahallim.
Ateş: Ben gılli gışşı açığa çıkarırım.
Toprak: Ben ayıpları örterim.
Ateş: Ben taşlardan cevherler çıkarırım.
Toprak: Ben güzel kokulu gülleri ve acaip renkli güllleri çıkarırım.
Ve bilahere toprak dedi ki; Ben Hz. Allahın Halifesinin maddesiyim ve Allahın Rasülü Muhammed a.s.) mın merkadı şerifiyim. Ehli münacatın mıhrabıyım. Ve taat secde mahalliyim.
Benim faziletlerimin gaye ve hususiyetlerimin nihayeti yoktur. Lakin sükût tavazu şanındandır. Benim için ilahi bir emir olmasa şu kadarını da zikretmezdim.
Toprağın bu veciz ve müthiş cevaplarına karşı Ateş daha fazla dayanamaz ve toprağın galibiyeti ile münazara son bulur. Kıssadan hisse alabilenlere ne mutlu. (Devam edecek)

129
KİBRİN SEBEBLERİ

İnsanın felaketini hazırlayan muhtelif sebepler vardır. İnsan ne olursa olsun haddini bilmelidir. Acziyetini kabul ederek kibirden uzak durmalıdır. Zira yapılan amellerin neticesi sadece dünyada bitmiyor. Ebedi hayata da tesir etmektedir. Bu mevzuyu ve Allah Teâlâ’nın kıyamet günü kimlerle konuşmayacağını Hz. Hadimi şöyle izah etmektedir:
Kibrin sebepleri yedidir: 1.İlim: Yani ilmiyle amel etmezse vs. kişinin kibirlenmesine sebep olabilir. 2. İbadet: Nitekim öyleleri vardır ki ibadetinin çokluğuyla övünür. Hâlbuki ibadet bir kulluk vazifesidir. 3. Nesep: Yine öyle insanlar vardır ki geçmişiyle övünür. Bu ise cehalet sebebiyledir. Hâlbuki herkesin aslı bir damla meni denen sudan ibarettir.
4. Cemal: Yani güzelliğiyle başkalarına karşı üstünlük taslaması ki, nice sayısız güzeller toprağın altındadır. Düşünmelidir ki o güzelliği ona Allah (c.c.) vermiştir. 5. Kuvvet: İnsanlardan öyleleri vardır ki güçleriyle her şeyi halledebilecekleri iktidarını kendilerinde görürler. Hâlbuki Ölüm Meleği Azrail (A.S.) geldimi hiç kimse onun önüne geçememiştir.
6. Mal: Mal yerinde kullanılırsa güzel bir nimettir. Lakin Karun gibi nicelerini mal helak etmiştir. 7. Etba: Yani etrafı, ona tabi olanların çokluğu. (berika. C.s1.637)

ALLAH TEÂLÂ KİMLERLE KIYAMET GÜNÜ KONUŞMAZ

Müslim’den Ebu Hüreyre r.a. dan rivayet edilen bir hadisi ş. de: Rasülullah s.a.v.buyurdular ki; “Cenabı Allah üç kişi ile kıyamet günü konuşmaz. Ve onları tezkiye etmez. Onlar için elim bir azap vardır. Onlar; Zina eden ihtiyar, Yalancı hakümdar ve kibirli fakir”.
İzah: Bu üç zümreye Allah Teâlâ rahmet nazarıyle bakmaz. Çünkü onlara gazabı vardır. Onlara mühlet vermekle beraber, acıtıcı elim bir azap vardır. Şiddetli azap vardır. Şeyhi zani’ye, yani zina eden ihtiyara, Hakkın hakkını hafife aldığı için rahmet nazarıyle bakmaz. Yalancı idareci ise, yalan menfaat celb etmede galip ve zararı def etmede de galip olduğu için. Fakir ise sebepsiz yere kibirlendiği için. Yani kibirlenecek bir makamı ve malı olmadığı halde onun kibri daha kötü olduğu anlaşılmaktadır. (berika c.1.s.633)

FASİK ÂLİM

Topluma yön verenlerin bildiklerini en güzel şekilde işlemelidirler. Zira başkalarına örnek olmada âlim kişiler daha hassas olmalıdırlar.
O büyük insan Hadimî, bilerek günah işleyen, kötü örnek olan ilim erbabının akıbetini naklederken! Fasik âlimin azabı cahilin azabından daha şiddetlidir. Fasık âlim bildikleriyle amel etmeyen âlimdir, diye izah etmektedir.

ÂLİMLER-RASÜLLER

Hz. Hadimi, Âlimlerin kimliklerini kısaca, hadisi şerif ışığında bakınız ne kadar güzel izah buyuruyor;
Hakim, Enes r.a. dan rivayetle h.ş. de: Rasülullah s.a.v.buyurdular ki: “Alimler kullar üzerine Peygamberlerin emniyetidirler”. Onların şeriâtlerini mubdılinin (inançları sapıttırıcı kimseler) in tahrif etmemesi için muhafaza edenlerdir. Ve cahillerin tevillerinden dini hıfz etmektedirler. (Tevil etmek, bir kısım mevzu ve kelimeleri kendi kafasına ve menfaatına göre yorumlamaktır). (berika. C.1.s.642)

ULEMA-İ ŞER

Merhum Hadimi, âlimlerin kötülerinin kim ve nasıl olduklarını, hadisi Peygamberiye’ye dayanarak görüşlerini ortaya koymaktadır. Mevzuya başladığı Hadisi şerif de Bezzar Muaz ibni Cebel’den rivayetle: Ben, Rasülullah Efendimiz tavaf ederken vardım ve dedim ki: “Ya Rasülallah insanların en şerlisi kimdir? Rasülullah s.a.v. buyurdu ki:
“Allah’tan senin mağfiretini isterim. Sen hayırdan sor, şerden sorma. İnsanların en şerlisi Ulemanın şerlileridir” diye cevap verdiler. Yani; Muaz r.a. ın, Rasülullah s.a.v. e İnsanların en çok hayırlı olanı kimdir diye sormasını sevdiğini söylemiştir. Önce tevehhüm ediyor ve sonra cevap veriyor. Çünkü cevabı çok mühimdir. Ulemanın şerlileri demesi! Çünkü onların, Allahın ilmi ile ona ası olduklarından ilimle masıyet, cehaletle masıyetten çok çirkindir demek istemiştir.
Hz.İsa: ”Ulema-i suî, nehrin ağzında vakî olan bir sahra gibidir. Suyu içilmez de terk de edilmez. Ziraat sulamada kullanılır. Ve kabir misalidir. Dışı tamir edilmiş, batıni ise ölü, kemikleri olan kabir gibidir buyurur. (berika c.1.s.642) (Devam edecek)

130
FASİK ÂLİMLER VE CAHİL ABİDLER

Hz. Hadimî, bu hususu dikkatle okursanız değişik manalarda açıklamaktadır. Sebebi işin ehemmiyetine binaendir. Zira toplum, neyin üstün ve kimin daha faziletli olduğunu anlayabildiği kadar, gördüğünden ve duyduklarından etkilenmektedir. Bu mevzuyu da yine Efendimizin sözleriyle teyit ve delillendirmektedir. Şöyle ki:
Hâkim, Enes r.a.) dan: “Rasülullah s.a.v. buyurdular ki: “ Ahır zamanda çok cahil ibadet ediciler ve çok fasık âlimler olacak”.Yani çok ibadet edecekler, lakin ibadetlerinin hallerinden çok cahil olacaklar. Fasik âlimler ise, ilimlerinin iktizasınca fasiklık üzere cesur olurlar.
Hz.Ali Efendimiz (k.v.): ”İki racül helak oldu. Biri perdesi yırtılmış zahiri âlim (İlmin manevi hallerinden mahrum ve uzak âlim demektir. Diğeri cahil abid’tir buyurur. Abid, kendini ibadet ve taâta vermiş kişi demektir. Bu güzel bir şeydir ama bilerek yapılırsa!)
Sahibi Hidayet de şiirde: Perdeyi yırtmış kibirli âlimin fesadı, Cahil abidden büyüktür. Her ikisi de âlemde azım fitnedir, Dininde ibadet eden kimse için denilmektidir. (berika. c.1s.646) Sözleriyle kibirli alimle cahil ibadet edicinin seviyelerinin farkı gayet rahat anlaşılmaktadır.

BEN ÂLİMİM DİYEN CAHİLDİR

İlim Allahındır. Ve lakin insanlardan öyleleri var ki, bu hakikati hemen unutmaktadırlar. Çünkü şeytan, kibirden azıcık açık bir kapı buldumu hemen intikam almaya kalkar. Bu hataya düşmemek için, bu mevzuya hadisi şerif ve ayeti kerime ile şöyle devam ediyor ve kendi görüşünü de ortaya koyuyor Hadimî k.s.:
Hadisi şerif de sevgili peygamberimiz (s.a.v.) “Kim, Ben âlimim dedi, o cahildir.” buyurmuşlardır. Çünkü âlim, ilim iddiasında bulunmaz. İlim müddeîsi yani âlimlik iddiasında olan ise âlim olmaz.
Musannıf dedi ki: Ben yarım âlim görmüyorum. Çünkü yarısı olmayana itibar yoktur. O haller ve amellere nazar ettiği zaman nefsi için hükmeder. O durum ise uzak durulması icap eden afetlerdendir.
Bir ayeti celile de: “Ancak Allahın kullarından âlim olanlar Allahtan korkar” buyurulmaktadır. Bu ayet hüküm üzere delildir. Âlimler tevazua varistirler. Yani alçak gönüllülüğe varistirler. Hz. Allaha isyan etmeye cüretleri yoktur. Onların kelamlarında emniyet vardır.
Sen düşün... Bundan dolayı yani ilmin haşyet ve tevazua verasetten dolayı düşün. Yani âlimlerin, peygamber varisi olduklarını düşünerek davranışlarını ayarlamalısın, ister âlim ol ve ister âlim olmayan birisi ol, böyle düşünmek akıllı bir iştir. Enbiya a.s. Allahın kulları için mütevazı oldular( unutmayalım ki Allah gönül alçaklığını sever!). (berika c.1.s.647) (Devam edecek)















131
KULUN HAKKI VE KİBİR


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ ilim, kudret gibi bütün sıfatlarından kullarına çok az da olsa ihsan buyurmuştur; fakat yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiçbir mahlûkuna vermemiştir.
Bu, üçsıfatı, kibriya,ganiolmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir.
Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. Allah yaratıcıdır, insansa ihtiyaç sahibidir, fânidir. Bunun için kibirlenmek, Allahü teâlânın sıfatına, hakkına saldırmak olur.
Kula, kibirlenmek yakışmaz. Kibir kötü huydur, haramdır. Allahü Teâlâyı unutmanın alametidir. Çok kimse, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Kibirli olan, salih insan olamaz. Kendini beğenmekten sakınmalı. Kibir kalbin afetidir. Kişinin kalbinde ne kadar kibir varsa, aklında o kadar noksanlık vardır. Kibir insanı küfre kadar sürükleyebilir, her iyiliğe engeldir.
Kâfirlerin iman etmemesinin iki sebebi vardır, kibir ve inat. Htır, şöyle ki:
Hiç bir kimse üzerine kibirlenmemek de kul haklarındandır (büyüklerden, küçüklerden, fasıklardan, facirlerden kim olursa olsun böyledir). Musannıfın şer’ân istisna gördüğü şey gibi ” Muhakkak mütekebbir üzerine tekebbür sadakadır” Yani kibirlenen üzerine kibirlenmek sadakadır.
Bundan sonrasına lütfen biraz daha dikkat edelim. Zira Hadimi, bizim rahat anlayabileceğimiz dilden konuşarak diyor ki;
Bir âlim cahili gördüğü zaman keyfiyeti, hiç birine kibirlenmemesidir. Ve demelidir ki, şu kişi cahilliğinden Allah Tealaya ası oldu. Benim isyanım ise ilimledir. Çünkü akıllı kimse nefsini aşağı görendir. Ve muhakkak insan emr olunanı yapar. Bu cahil kimse denen mazurdur. Allah yanında üzüre daha yakındır.
Çünkü ilimle isyan çok çirkindir. Cehaletten çok çok kötüdür, şen’idir, her ne kadar cehl üzere olmasa bile. Bir kimse âlime nazar ettiğinde! (baktığında) şu kimse dinin bütün mühim şeylerini, benim bilmediklerimi biliyor. Ben nasıl onun gibi olabilirim. Ve şu âlim ilminin hakkını amel ve ihlâsla veriyor. Ben ise kulluğun hakkını veremiyorum demeli.
Kendisinden yaş itibari ile büyük olana nazar ettiğinde derki: Bu adam, benden evvel Allah Tealaya taât da bulundu. Yaş itibariyle küçüklere nazar ederse, ben ondan evvel Allah Tealaya isyan ettim der.
Bazı nushalar da: Yaş itibariyle kendi ayarlarına nazar ettiğinde, ben kendi halimi biliyorum. Onun halini ise bilmiyorum. Malum tahkirle mechuldan evladır (malum olan şey malum olmayan şeyden evladır) der.
Salih bir kul, bid’at sahibi ehli heva veya kâfire nazar ettiği zaman onun üzere kibirlenmez. Ve derki; Ben hangi şeyin hayırlı olduğunu bilmiyordum. İslam ile öğrendim. Umulur ki, onunda son nefesi İslam ile benim de son nefesim İslam ile olur.
Salih bir kimse köpek, hınzır, yılan, akrep, vs. ye nazar ettiğinde, yani sırf hususiyle şerrini görmesinden ezasını ve zararını görmesinden onlara eğer nazar ederse derki: Şunlar Allah Tealaya karşı gelmedi. Onun üzerine Allahın azabı, ıkabı yok. Ama benim isyanım var. Benim isyanıma hem azap ve hem ıkap vardır. Kendi nefsine sarf eder. Bi-aynihi kalbi akıbetinin korkusuyla meşgul olurda başkasının ayıbından yüz çevirir, kaçınır.
Bu yukarda yazılanlar kibirlenmemek içindir. Allahın sevdiklerini sevmek, buğz ettiklerine buğz etmek bu kabilden değildir. Sevdiklerini sever, buğz ettiklerine buğz ederiz.
İHLÂS: Kulun dinde samimiyyeti ihlâs ile meydana gelir. Buna binaen, hadis kudsi delaleti ile bu inceliğe dikkatimizi çekmektedir.Ve Hadisi Kudsi de Yüce Rabbimiz: “İhlâs benim sırlarımdan bir sırdır. Ben onu kullarımdan sevdiğimin kalbine yerleştiririm”buyurur.(berika c.1.s.649)(Devam edecek)


132
DİN KARDEŞİNİ KÜÇÜK GÖRMEK

Hz. Hadimi, toplumun ahengini kaçıracak şeylerin başında gelen, din kardeşini küçük görme gibi bir hataya düşmemek için aşağıdaki hadisi şerif ile bizleri uyarmaktadır. Ve haseb neseb’in kibirlenmeye vesile olmamasını, kendinden aşağılara bakmanın lüzumunu şöyle anlatmaktadır:
Rasülullah s.a.v. Efendimiz: “Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini hakir görmesi kâfidir” Buyurmuştur. Hakir, söz ve davranışlarla birini aşağı ve küçük görmektir, diye tefsir etmiştir. (Berika c.1s.655)
Sevgili okuyucu kardeşim! Hz. Hadimi aynı zamanda bir müfessirdir. Bunu da hatırlatmakta fayda vardır.

HASEB NESEB

Hiç kimse hasep ve nesep ile kibirlenemez, övünemez. Âdem (a.s.) ın oğlu Kabil, diğer oğlu Habil’in katilidir. Nuh (a.s.) mın oğlu Kenan mürted oldu yani dinden döndü. Onlar Peygamber çocukları olmasına rağmen. Sonra, sen bir bak! Nesebi hakikine. Senin yakın olan babandan bir nutfeden (meni denen sudan) meydana geldin. O nutfe elbiseye bulaşsa elbise mülevves, pis olur. Yıkanması icap eder.
Ve senin uzak olan baban Âdem aleyhi’s-selam da, zelil olan topraktan yaratıldı. Ona yani onun yaratıldığı toprağa ayaklar basılır. Senin aslın ayaklar altında çiğnenen bir topraktır. Hal böyle olunca, sen nasıl nesebinle kibirlenebilirsin? Sonra, şüphe yoktur ki, senin aba-i ecdadın tevazudan necat buldular, kurtuluşa erdiler, kibirlenmek ve nesep ile değil.
Caferi Sadık (r.a.) demiştir ki: Ben nefsimin büyüklenmesine teaccüp ettim. Hâlbuki ben, iki idrarın çıktığı yerden çıktım!
Başkalarını ziyaret etmemek de kibirdendir. Ahlakı mütekebbirindendir. Hâlbuki ziyaret eden ve edilen için hayır varıdır(zaruretler müstesna).(berika c.1.s.656)

KENDİNDEN AŞAĞILARA BAKMAK

Rasülullah s.a.v. hadisi şerif de: “Kendinizden aşağılara bakın, kendinizden yukarıdakilere bakmayın” buyuruyorlar.
Kendinden yukarıdakilere bakarsın, yetişmeye çalışırsın. Yetişemezsen hayal kırıklığına düşersin. Ve bir kısım sıkıntılara maruz kalırsın.. Ama kendinden aşağılara bakarsan, benden daha düşkün olan ve ya benim kadar imkânı olmayanlar da varmış der Ve böylece derli toplu yaşamasını bilirsin. Sıkıntıya düşmezsin diyerek, mübarek zat bize huzurlu yaşamanın inceliklerini öğretmektedirler (berika c.1s.665)

TEVAZU ZELİLLİK VE FAİDELERİ

Eşya zıddı ile inkişaf eder, Zaat zelillik, nereden nereye geldiğini düşünerek nefsini bilmektir. Yani topraktan nutfeden ala’ya düşmek, sonra et parçası ve daha sonra kuru bir cisim ve sonra kendisine ruh nefh olunduğunu bilmektir. Ömrünün sonuna kadar zaman zaman hastalıklar ve nihayet ölüm. Kabir ve ceset parça parça ayrılır. Kurtların gıdası ve haşeratın cesede üşüşmesi, İnsanın nereden nereye geldiğini ve geleceğini anlatmaktadır. Bu husus dikkatle incelemeli ve uzun uzun tefekkür etmeli!
Evet, ayıpların marifetinde (bilincinde) olmak, onu gidermek için çalışmak ve ayıpları bilmek de zelillik sebeplerindendir.
Tevazu’un fazilet ve faydası Enbiya’nın, Evliyanın ahlakı, Ulema-i amilin ve Ulema-i salihinin faziletlerindendir. Onlar halkın yanında melekler ve Allah Teâlâ indinde insanların en azizidirler. Onlar tevazu gösterdiklerinden Cenabı Hak onları yükseltti. Derecelerini artırdı.
Tevazu âlemi îlliyyin de derecelerin yükselme sebebidir. Bir sevgi hem sağır ve hem kör eder. Yani sevdiğinden gelen noksanlıklara kör ve sağır olur. (berika c.1.s.667) (Devam edecek)

133
TEVAZU VE ZAAT FARKI

Tevazu ahlâkını zıddı ile tanımak daha kolaydır. Kısaca tevazu, kibirli olmamaktır. Kibir, kendini beğenmek, başkalarını küçük görmektir. Kendini beğenmek aslını bilmemekten kaynaklanır. Aslını bilmemek cehalet ve gafletten ileri gelir. Aslını bilen haddini bilir. Haddini bilen edepli olur. Bunun için velilerden Muhammed bin Vâsî k.s. oğlunun çalımlı ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce, onu şöyle uyarmıştır:
“Oğlum sakın aslımızı unutma! İlk günlerinde annen bir cariye, baban günahlara dalmış bir âsi, sen de anne karnında bir cenin idin. Sonumuz ise soğuk ve sevimsiz bir cenaze olacaktır. Aradaki bu kibir ve kendini beğenme niye ki? ”
Demek ki tevazunun aslı marifettir. Marifet de Âlemlerin Rabbi'ni tanımaktır. Onu tanımak, bütün hayır ve güzelliklerin anahtarıdır. Yüce Allah kendini insan ve kâinat üzerindeki tecellileri ile tanıtmış; âlemi azamet, rahmet ve kudretini yansıtan bir ayna yapmıştır. Bu aynada her şey O'na ait bir tecelli, bir ilim, bir hikmet, bir sevgi ve bir değer taşımaktadır. Bu tecelliyi seyretmek, ilmi okumak, hikmeti anlamak, sevgiyi tatmak ve değerleri korumak için insan yaratılmıştır. Bunların hepsine birden marifet diyoruz.
Marifetin sonu muhabbettir. Muhabbetin bir sonu yoktur, fakat onun her sevende kendini gösteren bir sonucu vardır. O da sevgiliye ait her şeyi sevmek ve ancak sevgilinin hoşnut olduğu şeyle sevinmektir. İşte tevazu, bu marifet ve muhabbettin sonucu oluşan bir haldir. Herkes marifeti kadar mütevazı, muhabbeti kadar merhametli olur. Tevazu, kul olduğunu bilip Rabbi'nin mülkünde edeple yaşamaktır. Merhum Hadimi, tevazu ve zaat’ın üzerinde durarak, ucup denen illeti şöyle açıklamaktadır:
Birincisi zahirde, ikincisi batında olan şeydir. Birincisi nefsini bütün mahlûkattan aşağı görmektir. Bu selefi salihinin edebidir. Bizim sufi sadatımızdan edeptir. Hatta Şibli (r.a): Kişinin nefsini Yahudi’den bile zelil görmesidir. Yahudiyi misal vermesi! Çünkü insanların en zelili odur.
Ebu Süleymani (r.a.): ”Beni bir tarafa diğer mahlûkatı bir tarafa koysalar, aşağılıkta benim nefsim onlardan daha aşağı olur” buyurmuştur. Yine bir hadisi şerife göre ”Tevazu da nakıslık içerisinde nakıslık olduğu anlaşılmakta. Tevazu gösterilmeyecek yerde tevazu göstermek icap etmez. Ve tevazu da israf etmekte yoktur. Onunda bir ölçüsü vardır.
Şu hadisi nebevide “Noksanlığın gayride tevazu gösteren kimseye müjdeler olsun” buyurulmuşdur.
Taberaninin Evsat’ın da Hz.Ebu Hüreyreden rivayetle şu hadisi şerif de: “Kim Müslüman kardeşine tevazu gösterirse, Allah Teâlâ onu yüceltir“ buyurulmuştur. İbni Mübarek buyuruyor ki: ”Eğniya (zenginler) üzerine tekebbür, fukara üzerine tevazu vardır.
Turi Sina gibi bazı dağların tevazuu: Mücahid rahmetüllah buyurdu ki: Vahdaki Cenabı Allah Nuh a.s. ın kavmini gark etti de, dağlar yükseldi (Kibir manasında). Cudi dağı ise tevazu gösterdi. Onun için Cenabı Hak Hz. Nuh’un gemisini o dağlara karar kıldırdı.
Fazıl r.a. buyurdu ki: Cenabı Allah, dağlara vahiy etti. Ve buyurdu ki: Ben sizlerden biri üzere Nebim ile konuşacağım.” Bu söz üzere, bütün dağlar uzadı fakat Turi Sina dağı tevazu gösterdi. Ve tevazu’undan dolayı, Mevlamız Hz. Musa (a.v.) ile Turi Sina dağı üzerinden kelam etti.
Süfyani sevri rahmetüllahi aleyh, buyurdu ki: İnsanların en azizi 5 dir.1. Zahit âlim. 2. Sufi fakih. 3. Mütevazı zengin. 4. Şükreden fakir. 5. Şerefli yaşlı. Herhalde her fert bu beşin neresinde olduğunu düşünür ve teemmül eder ümidindeyim. (berika c.1.s.668)
UCUB: Ucub kendinde başkalarına karşı güzellik ve üsünlük görmektir. Hakikatte, Ucbun sebebi mahza cehalettendir. Veya gaflet ve zühüldendir. İlacı: Her şeyin Halikı ve murad edenin Allah Teâlâ olduğuna marifesidir ( o bilinç içerisinde olmasıdır). Yani o bilince varabilmesidir. Her bir nimet ki, akıldan, ilimden amelden, makamdan, maldan vs.nin, hepsinin tek Allah Teâlâ tarafından verildiğini bilmektir. Marifesi o yönde olmasıdır. Kalbi zikir ile teyekkuz (kalbi uyanıklık) halinde olmalı. Ve sonuna kadar her şeyin Halikı’nın Allah Teâlâ olduğunu hatırlamasıdır. (berika c.1.s.680))
İSTİŞARE, O işle memur olanla beraber Eshabı reyin (görüş sahiplerinin) müzakeresidir. İtidallı mizan, terazi budur. Hadisi şerif de Rasülullah Efendimiz s.a.v. (Enes r.a.) dan rivayetle: ”Üç şey işleyenini helaka sürükler. (helak edici üç şey).
Biri: Allah Tealanın hukukunu men etmede ona itaatkâr olan arkadaş. Yani itaat edilen pahıl, arkadaşı pahil öbürüde ona tabi. İkincisi: Hevasına tabi olan yani her şeyinde ki, sözünde, fiilinde ve ya emir olunduğu her şeyde nefsi hevasına uyan kimse. Üçüncüsü: kendini beğenen kimse. Yani başkası üzerine, nefsinde her bir şeyi üstün güzel gören kişi, her ne kadar kendisinde kabihlik var ise de…
Kurtubi, bu hal bi-kemaliha Allah Tealaya minneti unutmakla beraber mülahazadır. Başkalarına karşı kendinde güzellik görmesi bir ucuptur. Ucub’un semeresi ise helaktır. Ucbun meyvesi, ben ben ‘dir (enaniyettir). Şeytan gibi. Ve ucub’un ilacı çok zordur. Hz. Allah cümle ehli imanı bu hastalıktan uzak kılsın. (berike c.1s.681) (Devam edecek)


134
HASET

Cenâb-ı Hak, insanı “ahsen-i takvîm” yâni en güzel bir yaratılış ile halketmiş, onu “kulluk” ile mükellef kılmıştır. Bu kulluk vazîfesini gerçekleştirebileceği vasıfları da lûtfetmiştir. Fakat dünyâ hayatındaki “imtihan” sırrından dolayı, insana bu rahmânî vasıflarla birlikte, kulluk vazîfesine mânî olacak nefsânî temâyüller de vermiştir. Bu ilâhî imtihanda muvaffak olmak isteyen bir kul, nefsânî menfîlikleri, tıpkı buza gömülen bir yılan gibi hareketsizliğe mahkûm ederek, bütün hâl ve davranışlarına rahmânî temâyülleri gâlip kılmak mecbûriyetindedir.
İnsanın dünyâ imtihanında bertaraf etmesi gereken en mel’un menfîliklerden biri de, kalbdeki bütün güzellikleri yakıp yok eden “hased” hastalığıdır. Hased, ilâhî taksîm netîcesinde, başkalarına lutfedilen nîmetlere kalben îtirazdır. Kalblerde, nîmet sahiplerine karşı duyulan kıskançlıklar, hased, hastalığının başladığını hattâ ilerlediğini belirten ilk alâmetlerdendir ve aynı zamanda kadere isyândır.
Hasedi, bir binâya benzetecek olursak onun en mühim yapı malzemeleri fesad ve nifaktır. Temelinde ise bencillik, baş olma sevdâsı, menfaat, ihtiraslar, kendini gösterme arzusu, kibir ve ucub gibi kaba ahlâksızlıklar yatar.
Kişide, hased illetinin mevcûdiyetini gösteren ilk alâmet, hased ettiği kimseden nîmetin zevâlini arzu etmek, nîmetin zevâlini gördüğünde ise kalb rahatlığı ve sevinç duyarak bir bayram havası içinde yaşamaktır.
Hasedci, hased ettiği kimseye karşı, kin, hâinlik, intikam, hîle, ayıplama ve kötüleme gibi aşağılık hisler içinde çırpınır durur. Fânî ömrünü hülyâlar ve kuruntular içinde ziyân eder. Etrâfına zehir saçar. Hasedin kökleri, insanın iç âleminin derinliklerinde gizli olduğundan bazı nefsine esîr olmuş kişiler, hasedin içinde yüzdükleri hâlde kendilerinde hased olmadığını sanırlar. Uçurumların anaforunda dolandıklarının farkında bile değillerdir.
Hadimi k.s. bu mevzuyu, iyilik ve sevgiyi sırasıyle şöyle açıklamaktadır:
Haset bi’l-ittifak haramdır. Azım bir isyandır. Hz.Ebu Hüreyreden (r.a.)rivayet edilen hadisi şerif de: “Rasülullah s.a.v. Efendimiz, hasetten kaçınınınz. Muhakkak hased hasenatı (güzel amelleri ) yer” buyurmuşlardır.
Bundan dolayı denilmiştir ki: Haset, kişiyi efendilik rütbesine ulaştırmaz eriştirmez. Ve haset kalbi körleştirir. Hasetlik Allahın nimetlerine düşmanlıktır. Hasetlik sebepleri altıdır. 1. Teazzüz; Kendini aziz görmek.2. Tekebbür; Kibirlenmesi. 3. Maksudunun yani yapmayı veya erişmeyi kast ettiği şeyin fevt olacağından korkmak(geçeceğinden). 4. Riyaset sevgisi (baş olma sevgisi). 5. Nefsinin pisliği. 6. Hakd yani kindir. Bunun ilacı sebeplerini iyi bilmek, öğrenmek ve sonra gidermektir.
Ebu’l-leys r.a. buyurdu ki: üç kişinin davetine icabet olunmaz. Biri haram yiyenin. İkincisi kalbinde ğıl olan, çok gıybet eden kimsenin. Üçüncüsü Müslümana haset eden kimsenin.
Denildi ki: Cenabı Allah, bir kul üzere düşman musallat etmeği murat ettiği zaman, merhametsiz haset edici birini musallat kılar. İşte şu hasedin en pisi ve izalesi (giderilmesi) en zor olanıdır. Ona ilaç da zordur. Çünkü o tab olunmuştur. Yani kalbi mühürlenmiştir.

İYİLİK VE KÖTÜLÜK

Sana iyilik yapana ve kötülük yapana iyi davranman bir kemalatıdır.
Bazıları dediler ki; İbni Haddab Şeyh ibni Arabî r,a. Rabbisini rüyada gördü ve dedi ki: Ya Rabbi, bana bila-vasıta ( vasıtasız) senden alacağım bir şey öğret. Rabbim buyurdu ki; Kim kendisine kötü davranana şükren güzel davranırsa, Halisane Allah için şükr etmiş olur. Ve kim kendisine güzel davranana kötü davranırsa Cenabı Hakkın nimetine küfr etmiş yani küfrani nimet de bulunmuş olur.
Ve dedi ki; Ya Rabbi: Kâfi. Ve akıbinde Cenabı Hak da, bu sana kâfidir buyurdu.(berika c.1.s.702-713).

DİL SÜRÇMESİ -BEYT

Ölmez kişi ayak sürçmesinden.
İdam edilir genç dil sürçmesinden.

SEVGİ KİMLERİ SEVECEKSİN

Hatemi Şakik r.a. anlatıyor: Ben insanlara ibret ve tecrübelerle nazar ettim, hallerini kontrol ettim. Gördüm ki; her şeyin sevdiği bir şeyler var. Evlat, eş, ahbap, makam ve mevki, gibi insanların sevdiği bu şeylerden bazısı kendisine ölüm hastalığı gelinceye kadar arkadaşlık ediyor.
Zira sevgi dünya malından kaynaklandığı ve ölünce de bu mallar başkalarına kalacağı için, dünyadan ümidini kestiği anda sevgisi biter. Bazıları da kabrin başına kadar onunla beraber oluyor. Sonra onu kabre yalnız bırakıp dönüyorlar. Öyle ise sen ebediyyen seninle beraber olacak kişileri sev! (Devam edecek)

135
KENDİSİNDEN SONRA ECRİ DEVAM EDECEK ÜÇ ŞEY

İnsan, dünyaya kendi iradesi dışında, yaratıcısının kendisine yüklediği İslam fıtratıyla mücehhez, ahsen-i takvim üzere getirilmiştir. Mülkün sahibi insanları dünya hayatında kemiyet ve keyfiyet yönüyle ayrı ayrı nasiplendirerek, her birini emanet ettiği dünya metaından imtihana çekeceğini, ikinci hayatlarına güzel yatırımlar yapmalarını buyuruyor.
Bu yatırımların en güzellerlinden biride sadaka-i cariyedir. Hadimi k.s. bu konuyu ve Efendimiz s.a.v.in rahmet oluşunu ve öfkenin ilacından bahsederek mevzuyu şöyle işlemektedir:
Bilmiş ol ki, insan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak kendisinden sonra devam edecek üç eser bırakan müstesna. Bu üç eser; 1.Mescid, Köprü, Kale, Vakıf ve diğer hayır eserleri gibi. Mali imkânlarla meydana gelecek eserler.
2.Kendisinden faydalanılan ilim gibi, akıldan meydana gelen eser. Bunlar, delillerden çıkarılan hükümlerdir. Kitap yazmakta ilim öğrenmekte böyledir. İlmini başkalarına öğret. Sakın gizleme.
Hadisi şerif de: ”Kim bildiği bir ilmi gizlerse kıyamet günü ateşten bir dizgin ile dizginlenir.” buyurulmuştur. Bu tehdit, kitaplarını saklayanlara da aynen vakidir.
3. Hayırlı evlattır. Bilmiş ol ki, ilmi hal mükellef olmuş her erkek ve kadın Müslümana farzdır. Peki, ilmi hal nedir?
Hal bilgisi demektir. Yani mukım olsun misafir olsun, sağlıklı olsun, hasta olsun. Mesela; Namazın farzları, şartları, kabul olma sebepleri, namazı bozan şeyleri bilmek gibi. Oruçla alakalı hususlarda böyledir. Eğer nisap miktarı malı varsa zekâta aid hükümleri bilmesi de farzdır.
Ticaretle uğraşıyorsa alış veriş de helal olanlar ve haram olanlar, alış verişin sahih olması için veya geçersiz olması için gibi hususları bilmek farzdır. Eskiden tüccarlar ticaret için, yola çıktıkların da yanlarında fıkıh ilmini bilen kimseler götürürlerdi ki, ihtiyaç anında onlardan bilgi alır onlara danışırlar idi.
ECİR: yapılan iyi ameller karşılığı Rbbimizin vereceği mükâfat demektir. Hz. Hadimi bunu şu hadisi şerif ile delillendirmiştir. Rasülullah s.a.v.”Sizin ecriniz yorulduğunuz kadardır” buyurmuşlardır”.

PEYGAMBER EFENDİMİZ RAHMETTİR

Efendimiz s.a.v., İblise de rahmet olmuştur. Denildi ki Rasülullah a.s.) İnsanlar ve Melekler için olduğu gibi Şeytan hakkında da rahmet olmuştur.
Şöyle ki: Şeytana azap için bir Melek tayin edilmişti. O Melek her gün bir defa şeytana vururdu. Her bir darbenin acısı ikinci darbeye kadar kesilmezdi, dinmezdi. Ne zamanki! ”Seni ey Rasülüm âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik ”Enbiya s. A. 107 nazil oldu. Şeytanı melun, ”Bende âlemlerin cümlesindenim” demek süretiyle yardım talep etti rabbimizden. Allah Teâlâ da bu darbeyi şeytandan kaldırdı. Böylece Peygamberimiz a.s.v. şeytan hakkında da rahmet vesilesi oldu.
HİKÂYE: İslam akaidi ve ahkâmı o kadar ciddi ve hassastır ki, gelişi güzel manada güldürmek için alet etmemelidir. Hadimi merhum bu hususun da önemini ifade babında aşağıdaki hikâyeyi anlatmaktadır. Güldürmek için dini alet etmek İslam adabına aykırıdır.
Timur bin Necmettin’in bir gün canı sıkılmış moreli bozuk idi. Nedimlerinden biri, Timur’u güldürmek için dedi ki:
Filan Kadı’nın(hâkim) yanına birisi girmiş ve şöyle demiş; Filanca kişi Ramazanda oruç yedi”. Kadı cevap vermiş ”Keşke başka biride namaz yesede her ikisinden de kurtulunsa”.
Emir Timur Nedimine: Güldürmek için dini hususlardan başka bir şey bulamadınmı? demiş ve boynunun vurulmasını emr etmiş ve gereken yapılmış..

ÖFKENİN İLACI DÖRTTÜR

1.Abdest almak. Peygamberimiz s.a.v. buyurdu ki: ”Öfke Şeytandandır.” Yani şeytanın vesvesesindendir. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Öyle ise biriniz öfkelenince hemen abdest alsın”.
2. Ayakta ise oturmak, oturuyorsa ayağa kalkmak. 3. Huzuru İlahiden kovulmuş olan Şeytandan Allaha sığınmak. Yani euzü… Okumak. 4.Öfkeyi defetmeye mahsus duayı okumaktır.
Sevgili Rasülümüz s.a.v. hz. Ayşeye, öfkeli olarak göründüğünde şöyle buyurmuş ”Ey Ayşecik! Allahım benim günahımı affet, kalbimin öfkesini uzaklaştır. Ve beni şeytandan koru diye söyle” dedi.

ALAY ETMEK

Alay etmek İslam da haramdır. Ve büyük günahlardandır. Hadisi şerif de: ”Üç zümre var ki, onlarla ancak münafık olanlar alay eder. Bunlar saçlarını İslam yolunda ağartanlar, ilim sahipleri ve adil idarecilerdir”.
Zira bu üç zümrenin vasıfları Allah Teâlâ’nın evsafına racidir. Ak saçlı, kişinin yaşı ilerlemiş, büyümüştür. Kibriya büyüklük de Bari Teâlâ’ya mahsustur. Âlim zat, ilim sıfatı ile vasıflanmıştır. Adil imam ise, adalet sıfatı ile ziynetlenmiştir. Bu üç sınıfa ikram Allahü Tealaya tazım etmektir. Onları hafife almakta Allah Tealayı hafife almak demektir.
Hadisi şerif de: ” Şu üç kişiye merhamet edin. Toplumun şereflisi iken rezil ve hakir olana. Zengin iken fakir düşene, Cahil kavimler arasında olup da insanların, kadrini ve kıymetini bilmediği âlime”. (Devam edecek)
135
SIRAT VE ŞEFAAT

Cennete gitmek için sırattan başka yol yoktur. Ancak sırattan geçmek, geçen şahsın iradesine değil, dünyadaki yaşayışına, iman, amel, ihlâs ve ahlâkına bağlıdır. Buna göre müminlerden bazıları derecelerine göre sıratı göz kayması, şimşek, rüzgâr, kuş, yarış atı... Hızıyla geçerken bazılarıda zorluk çekecek. Kâfir ve münafiklar ise sıratı geçemeyip cehenneme atılacaklardır.
Şefaat: Ahirette günahkâr olup ta cehenneme girme durumunda olan müminlerin affi, ibadet ve taat ehlinin daha büyük derecelere inayete erişmektir. Beş çeşit şefaat vardir: 1. Şefaat-i uzma: En büyük şefaat demektir. Kıyamet günü mahşerdeki bekleyişin sona erip hesabın başlaması için Peygamber Efendimizin bütün insanlığa şefaatidir. 2. Bazı müminlerin hesap görmeden cennete girmelerini saglayan şefaat. Bu da Resülullah (s.a.v.)e mahsus olan bir şefaattir.
3. Cennette bazı müminlerin derecelerinin yükselmesi için olan şefaat. 4. Günahları sebebiyle cehenneme girecek olan müminlerin, cehenneme girmeksizin cennete girmelerini saglayan şefaat. 5. Cehenneme girmiş olan müminlerin, cezasını tam çekmeden affedilip çıkarılması için olan şefaat.
Son üç maddede yer alan şefaate, Allah'ın izniyle Peygamberimizin yanında diger Peygamberler, ilmiyle âmil olan âlimler ve şehitler de yetkilidir. Allah'ın izni olmadan hiç kimse şefaat edemeyeceği gibi, Allah'ın izin vermediği hiç kimseye de şefaat edilmez. Şefaatte de ilâhi adalet daima gözetilir. CENNET: İyilik sahiplerinin gideceği mükâfat yurdudur. CEHENNEM: Kötülük sahiplerinin gideceği azap yurdudur. Hadimi k.s. bu hususu şöyle açıklamaktadır:
Sırat köprüsünden geçme hususunda insanlar iman ve amellerine göre farklılık arz ederler. Onlardan kimi şimşek, kimi küheylan hızı ile geçer. Kimi yürüyerek geçer. Kimi yüz üstü sürünerek geçer.
Sırat üzerinden geçilecek. Kimi yüz yılda geçer. Sırat üzerinden en son kişi bin yılda geçer. Sırat üzerinden ayağı kayanların çoğu kadınlardır.

HİKÂYE İSRAİL ZORBASI

Zorba ve ölüm Meleği: İsrail zorbalarından birisi evinde adamları ile başbaşa iken içeri bir şahıs girdi. Zorba, adam öfke ile ayağa kalktı ve “Sen kimsin, seni kim içeri aldı?” dedi.
Giren şahıs: “Rabbim aldı. Bana hiç bir perde engel olamaz. Sultanların yanına girerken izin istemem. Zorbaların saldırısından korkmam. Hiç bir inatçı zorba ve hiçbir inatçı şeytan elimden kurtulamaz” dedi.
Zorba: “Bana mühlet ver ahdimi yerine getireyim” diye istekte bulundu. Ölüm Meleği: “Heyhat müddetin doldu. Nefeslerin tükendi. Geciktirmek mümkün değil.” dedi.
Zorba: “Beni nereye götüreceksin? “diye sordu. Ölüm Meleği: “Göndermiş olduğun amellerin yanına ve hazırladığın evine götüreceğim” dedi.
Zorba: “Ben hiçbir salih amel göndermedim ve güzel bir ev de hazırlamadım.” dedi.
-Ölüm Meleği: “Öyle ise, eli ayağı bütün uzuvları söküp çıkaran alevli bir ateşe, cehenneme götüreceğim “ dedi. Ve yakınlarının çığlıkları ve gözyaşları arasında onun ruhunu aldı.

KİBİRLENENE AYRI MÜTEVAZIYE AYRI MUAMELE

Vehb bin Münebbih’den nakl edilmiştir. Ve ihya da mezkürdur.
Büyüklenen ve kibirden dolayı insanlara bakmayan bir Sultan vardı. Bir takım hizmetçiler ile mağrur bir eda ile yürüyen eski elbiseler giymiş bir adam kedisine selam verdi. Fakat Sultan bu selamı almadı. Adam, onun atının yularını tuttu. Sultan, mani olup uzaklaştırmak istedi ise de muvaffak olamadı.
-Adam Sultana dedi ki: “Sana kısa bir sözüm var”.
-Sultan: “Atımdan ininceye kadar sabret dedi”.
- Adam: “Hayır hemen söylemem lazım diye sıkıştırdı.
-Sultan: “Peki söyle bakalım ne diyeceksin.” Deyince!
-Adam: “Söyleyeceğim şey gizlidir” dedi. Sultan kulağını ona eğdi:
-“Ben ölüm meleğiyim “dedi. Bunun üzerine bunu duyan Sultanın rengi değişti. Ne söyleyeceğini şaşırdı. “beni bırak, biraz izin ver de ehlim ve îyalimin yanına gideyim. İhtiyaçlarını göreyim ve onları birbirlerine emanet edeyim” dedi. Bunun üzerine Azrail a.s.:
Hayır, Vallahi sana izin yok. Ehlini ve evladını kat’ıyyen göremeyeceksin. Vakit geldi” dedi ve ruhunu aldı. Daha sonra Azrail a.s. yoluna devam etti. Ve yolda mümin bir kula rastladı. Selam verdi ve oda selamını aldı.
Mümine: “Seninle görüşecek biraz işim var” dedi ve kulağına eğilerek gizlice: “Ben ölüm Meleğiyim”dedi. Mümin, bunu duyunca:
-“Hoş geldin ayrılığı bana uzun olan kişi. Allaha yemin olsun ki, dünyadaki kayıpların içinde karşılaşmayı çok arzu ettiğim senden başka ikinci birisi yoktur.” dedi.
-Azrail a.s.: “Nasıl istersen canını o hal üzere alayım” dedi.
-Adam: “Öyle ise izin ver de abdest alayım, iki rekat namaz kılayım. Secdede bulunduğum sırada canımı al” dedi. Azrail a.s. da canını o şekilde aldı. İşte böyle muhabbet ehli, ayrılığa sabırları olmadığı ve visale (kavuşmaya) ihtiyaçlarından dolayı ölümü temenni ederler. (Devam edecek)
136
KİBİR

Kibirden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi, bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar manasızdır. Tevazu göstermekle, tevazu sahibi olmak çok farklıdır. Tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, Tevazu göstermeye çalışmak da kibirdir. Çünkü kendinde bir varlık hisseden tevazu göstermeye çalışır.
Gerçek tevazu ehli, kendinde bir varlık hissetmez ki, tevazu göstermeye çalışsın. Onun tevazuu tabiidir, yapmacık değildir buyuruyor. Bazısı da, (Bu günahkâr, bu fakir) diyerek kendinin tevazu ehli olduğunu göstermeye çalışır. Bir günahını söyleyince hemen kızar. O zaman sözünde yapmacık olduğu anlaşılır. Din büyükleri de “bu fakir” diye kullanırlar. Fakat bunlar böyle sözlerinde samimidir. Kibirlenmek, kibirli görünmek, tevazu farklıdır. Kibirliye karşı, kibirli görünmek sadaka vermek gibi sevaptır. Hz. Hadimini nakilleri ve görüşleri bu hususda şöyledir:
Hz. Enes r.a.) dan: Rasülullah s.a.v.) şöyle buyurdular. “Muhakkak cehennemde tabutlar vardır ki, oraya kibirlenenler konulur. Ve üzerine kilit vurulur. Yani orada şiddetli bir azaba düçar olurlar”
Ebu Hüreyre r.a.dan rivayetle Rasülullah (s.a.v.)şöyle buyurdu: “Üç kimse var ki, Allah Teala kıyamet günü onlara mülaki olmaz (rahmet nazariyle bakmaz). Ve onlar için acıklı bir azap vardır. Bunlar zina eden ihtiyar, yalancı Hükümdar, kibirlenen fakirdir”.
Amr ibni Şuayp r.a.) dan rivayetle Rasülullah s.a.v.: ”Mütekebbirler kıyamet gününde (Zül ve alçaklıkta) küçük karınca gibi adamlar suretinde haşr olunur. Onları her bir taraftan zillet kuşatır. Onlar cehennemde bir hapishaneye sevk edilirler” buyurmuşlardır.
Yine Rasülullah s.a.v. buyurdular ki: ”Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez”. Bunun üzerine bir adam şöyle dedi: “İnsan elbisesi ve ayaklarının güzel olmasını ister”.
Oda buyurdu ki: “Allah güzeldir. Güzeli sever. Kibir, hakkın reddi, kabul edilmemesi ve insanların hakır görülmesidir”. Hâlbuki bizler Allahın yarattıklarına şefkat ve merhamet nazari ile bakmakla memuruz. Ve sende Allahın kullarına tahkir ve inat gözü ile bakmaktan sakın.
Peygamberimiz s.a.v.e bir Arabî geldi ve dedi ki: Ben Ramazan orucunu tutarım. Her gün beş vakit namaz kılarım bunlardan fazla bir şey yapmam. Çünkü ben fakir bir kişiyim. Üzerime zekât ve hac farz değildir. Kıyamet koptuğu zaman ben hangi yerde olurum?
Rasülullah s.a,v. Güldü ve şöyle buyurdu: ”Gözlerini iki şeyden, haramlara bakmaktan ve halka tahkir nazarı ile bakmaktan koruduğun zaman, kalbini iki şeyden, kin ve hasetten muhafaza ettiğin zaman, dilini de iki şeyden, Yalan ve gıybetten koruduğun zaman cennette benimle beraber olursun” buyurdular.
Efendim, yukarda ki kısımlar Tefcir’ut-Teslim isimli eserin kenar kayıtlarında gecen malumatlardır, Hazreti hadimi’nin yine BERİKA’sından alınmış olup devamla bu mevzu da BERİKA de şöyle denildi:
Her ne kadar âlimin zikr edilen bu tür afetlerden uzak olduğu ve ilminin fazileti teslim edilse de, âlime lazım gelen şey kibir değil, haşyet ve tevazudur. Çünkü insanlardan hiç bir kimseye karşı kibirlenmemek kul hakkı ve borcudur. Âlim eğer bir cahilin durumuna bakarsa mantıklı hareket tarzı şöyle demektir: ”Şu kişi cahilliği sebebi ile Allah Tealaya isyan etti. Ben ise âlim olmama rağmen isyan ettim. Şu cahil özür beyanına benden daha layıktır.” Böylece o cahilden kendisini daha büyük göremez.
Hatta denildi ki, bir vaiz kendisini dinleyicilerden daha hayırlı görse durum müşkildir. Böylece bütün gayret ve enerjisini kendi nefsine sarf etmeye, kalbini kendi ayıpları ile meşgul etmeye ve başkalarının ayıpları ile meşgul olmamaya yöneltir.

HİKÂYE - İŞİN SONUNU DÜŞÜNDÜM

Adamın biri altınlarını ölçmek için bir kuyumcuya gidip terazisini istedi. Kuyumcu: “Git başımdan, teraziyi veremem. Çünkü kalburun yok dedi.
-Adam: “Benimle alay etme teraziyi ver”dedi. “Ben senden teraziyi istiyorum, sen bana gülünç şeyler söylüyorsun”dedi. Bunun üzerine kuyumcu şöyle dedi:
“Ben sana söyleyeceğimi söyledim. Sen yaşlı ve titrek bir adamsın. Ölçerken ellerin titrerken altın parçaları toprağa düşer. Sende onları topraktan ayırmak için süpürge, eleğe ve kalbura ihtiyaç duyarsın.
İşin sonunun buraya varacağını bildiğim için sana böyle söyledim der. Evet, işin sonunu düşünmek hayatın olmazsa olmazlarındandır! (Devam edecek)
137
İHTİYARA İKRAM HÜRMET

Yaşlı kimselere, yaşı ilerledikçe ortaya çıkan bazı sıkıntılarına karşı sabır göstererek onlara karşı tahammüllü davranmalı. Yaşlılara hürmetin bir bakıma cennetin anahtarı olduğu aktarılmaktadır. Böyle bir müjde karşısında yaşlı anne-babasına veya diğer yaşlılara hürmet ve şefkat nazarıyla bakmayanlar nasıl bir mükâfatı kaçırdıklarının farkına varmalıdır. Hadimi k.s. bu mevzuda şöyle izahlarda bulunmaktadır:
Rasülullah s.a.v. buyurdular ki: ”Yaşına hürmeten bir ihtiyara ikram ve iyilikte bulunan hiç bir genç yoktur ki, onun yaşına gelince Hz. Allah kendisine ikram da bulunacak birisini bahşetmesin”.
Öyle ise, ihtiyarların duasını celbedecek hareketlerde bulunmak lazımdır. Onun içindir ki, eskiler şöyle demiştir: Yaşlıların görüşlerine itibar edin. Çünkü onlar heybet ve hürmet ağaçlarıdır. Onların tecrübeleri ile faydalı ve zararlı şeyler daha kolay anlaşılır.
Yaş bakımından kendisinden küçük olanlara bakarsa, ”Ben ondan evvelki zamanlarda Allaha ası oldum. Der ve onlara merhamet eder. Şefkat eder. Onlara karşı kibirlenmez. Çünkü merhamet ancak şaki ve katı kalpden soyulur.
Hadisi şerif de”Yerdekilere merhamet edin ki, göktekilerde size merhamet etsin” buyrulur. Allahü Teâlâ Musa a.s. a şöyle hitap etmiştir. ”Yetime merhametli bir baba gibi, dul kadınlara karşı şefkatli bir koca gibi, garibe de nazik bir kardeş gibi ol ki, bende sana karşı öyle olayım”.

HİKÂYE: Harun-ür-Reşid kardeşi Behlül-Dane’ye: ”Benim halimi nasıl görüyorsun? diye sordu.
-Behlül: “Onu Allahın kitabına arzetmeliyim.” dedi. ve şu ayeti kerimeyi okudu. ”Muhakkak ki iyiler Naim cennetindedirler. Facirler kâfirler ise cehennemdedirler”. (İnfitar s.a.13,14.)
-Harun-ür-Reşid: “Peki Rasülullaha olan yakınlığımız nerede?’’ dedi.
Behlül-Dane hz. Şu ayeti okudu. “O vakit sura Mikail aleyhisselamın kıyamet vuku bulacağında üfürüldümü, artık aralarında bu gün ne nesep yardımlaşması ve nede birbirinin halinden sorabilirler” (Müminin s.a.101.)
“Ey insanlar sizi bir erkek bir dişiden yarattık (Adem ve Havva) dan. Nesep yönünden herkes müsavidir. Hem de sizi kabilelere ve soylara ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. Biliniz ki: Allah indinde en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır. İnsanlar arasında nesep, soy sop ile övünmek yoktur. Çünkü herkesin aslı su ile topraktır. Şüphe yok ki, Allah Âlimdir. Her şeyi bilendir. Her şeyden haberdardır.” (Hucurat s.a. 13.)
Hâsılı şeref, fazilet ve edep sayesindedir. Yoksa hasep nesep ile değildir. Bazı Kitaplarda şöyle zikredilmiştir: Nesepten fayda yoktur. Ancak Fatımatü’z-Zehra (r.a.) nın nesebi müstesna. Çünkü Hadisi şerif de: ”Her nesep kesilir, benim nesebim hariç” buyurulmuştur.

HATMİ KURANDAN SONRA ELİF LAM MİM OKUNMASI

Hadisi şeriflerinde, Rasülüllah s.a.v. En-nas suresini okuduğu zaman, El-fatiha süresine başlar, sonra El-Bakara süresinden (müflihun) a kadar okur, sonra hatim duasını yapar, daha sonrada kalkarlardı.

HER DOĞAN ÇOCUK İSLAM FITRATI ÜZERİNE DOĞAR

Hadisi şerif de: Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Taki konuşuncaya kadar. Konuşmaya başlayınca ya şükredici olur, ya da kâfir olur buyurulmuştur. (Devam edecek)

138
OSMAN GAZİNİN MUSHAFA HÜRMETİ

Osmanlı Sultanlarının atası olan Osman Gazi; Kavuştuğu bütün maddi ve manevi nimetlere, Allahın kelamına riayeti sayesinde nail olmuştur.
Şöyle ki: Zamanındaki insanların en cömerdi idi. Gelip gidenlere çokça ikram da bulunurdu. Bu hal köyün halkına ağır gelmeye başladı. O, bunu duyunca bir Allah dostuna şikâyet etmek üzere yola çıktı. Bir adamın evinde mushaf asılı idi. Yatması için yatak serildiğinde, duvarda asılı olan şeyin ne olduğunu sordu. Ev sahibi; Allahın Kelamı” diye karşılık verdi. Osman Gazi: ”Kuran’ın bulunduğu yerde yatmak, edebe yakışmaz” deyip ayağa kalktı. Kuran’ı kerime dönerek ellerini bağladı.
Ve sabaha kadar Kuranı Kerime tazım için hep o şekilde bekledi. Sabah kalkıp yoluna devam ederken karşısına bir adam çıktı. Ve: ”Senin aradığın kişi benim. Allahın kelamına olan hürmetin sebebi ile Hz. Allah seni tazım etti. Sana ve zürriyyetine saltanat nasip etti. Bir sopa kes. Ucuna da bir bez parçası bağla. Buda Sancağın olsun” deyip ayrıldı. Osman Gazi denileni aynen yapmıştır
Etrafında birçok adamlar toplandı. İlk gazası Bilecik’e oldu ve orayı feth etti. Sultan Alaaddin kendisine izin vererek ”Sultan” oldu. Vefatından sonra oğlu Orhan Gazi hükümdar oldu. Ve oda Bursa’yı feth etti. O günden sonra, Osmanlı devleti Allah Kelamına hürmet sebebi ile hep gelişti, genişledi ve güçlendi.

RUH HAKKINDA RİVAYETLER

Hadimi k.s.nun ruh hakkında ve kabir ziyaretine dair açıklamalarıda şöyledir. Ölü, suda boğulmak üzere olan ve eline geçen her şeye sarılan kişiye benzer. Çocuğundan, ana babasından, kardeşinden ve yakınından bir dua bekler. Dirilerin duaları sebebi ile ölülerin kabirlerine dağlar gibi nurlar girer.
Bazı âlimler ”Ölüler için dua etmek, hayattakilere hediye vermeye benzer” demişlerdir. Bir Melek, üzerinde nurdan bir mendil olduğu halde, nurdan bir tabakla kabre girer ve “Bu filan kardeşinin sana hediyesidir” der. Dirinin hediyeye sevindiği gibi ölü de bu dua sebebi ile sevinir.
Hadisi şerif de: ”Kim anne ve babasının yahut ikisinden birinin kabrini her Cuma günü ziyaret ederse, günahları bağışlanır. Ve kendisine sevap yazılır” buyurulmuştur.

HABER. Kim bir müminin kabrini ziyaret edip ”Allahım Muhammed hakkı içün bu ölüye azap etme” dese kıyamete kadar ondan azap kaldırılır.
Hadisi şerif de: Kim bir kabristana uğrayıp, on bir ihlâs okur ve sevabını ölülere hediye ederse; Her ölüye on bir ihlas sevabı verilir. buyurulmuş. Diğer bir hadisi şerif de: Âlim ve talebe bir köye uğradıkları zaman kabristanında kırk gün azap kaldırılır.
Bütün ölüler ziyaretçileri bilirler. Seslerini duyarlar. Selamlarını alırlar. Bir görüşe göre; Yalnızca Cuma günü ve ondan bir gün önce (Perşembe) veya bir gün sonra (cumartesi) görüp işitirler. Ziyaret eden, ister akrabası olsun isterse olmasın.
Ölüler uzak yerlerde bile olsa birbirlerini ziyaret ederler. Ancak kabir azabı çekenler haps olunmuşturlar. Ziyarete gidemezler, meşguldürler, ziyaret olunmazlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin ziyaretinden dolayı ferah duyarlar. Sevinirler. Ziyarete gelmeyenleri kınarlar. Hayatta olanların günah işlemelerinden elem duyarlar. Sevap işlemelerinden sevinç duyarlar. Bazen onlara, hayattakilerin amelleri bildirilir. Bazen de yeni ölenlerden haber alırlar.
Denildi ki: Dirilerin amelleri, Perşembe ve Pazar günleri Peygamberlere, anne ve babalara arz olunur. Sevapları duyunca sevinirler. Günahları duyunca mahzun olurlar. Hayatta olan biri gelip filanca bana zulmediyor, eza veriyor diye şikâyette bulunduğunda elem duyarlar.
Bakire olarak ölen kızlar gibi müminlerin küçük yaşta ölen çocukları da ahirette evlenirler. Şehitler, kabirlerinde kendilerine ikram edilenleri yerler içerler. Fakat buna ihtiyaçları da yoktur. (Devam edecek)

139

MİRACIN SEBEBİ VE HİKMETLERİ

Bu gece, peygamberimizin bütün insanlığı temsilen
Cenab-ı Hakkın yüksek huzurana kabulü manasına gelen Miraç Gecesidir. Hicri Recep Ayının 27 gecesinin şahit olduğu bu 'Büyük Buluşma, bizlere insanın ilahi rızaya ve desteğe ulaştığı akıl ve idraki zorlayan nice üst derecelere ulaşabileşeceğini gösterdiği gibi, mana âleminde yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten her şeyin sahibi olan Yüce Allah'a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini
hatırlatmaktadır.
Bu gecede farz kılınan ve bizzat Peygamberimizin s.a.v. tarafından mü'minlein miracı olarak vasıflandırılan namaz da, iç dünyamızdaki yükselişi ve arınmayı ifade eder. Biz, yine Hadimi k.s. nun izah ve görüşlerine devam edelim:
Bu mevzuda farklı görüşler ileri sürüldü. Şöyle ki: Arz semaya karşı iftihar etmişti. Ve Sema cevaben şöyle dedi: “Ben senden daha hayırlıyım. Çünkü güneş, ay, yıldızlar, arş, kürsi ve cennet bendedir.”
Arz dedi ki: “Ben senden daha hayırlıyım. Çünkü Allah Teâlâ beni beldeler, denizler, nehirler, ağaçlar, dağlar vs. varlıklarla süsledi”. Enbiya, Evliya ve Müminlerin tavaf ettiği ziyaret ettiği Beyti Şerif (Kâbe) bendedir dedi.
Sema: Semadaki Meleklerin tavaf ettiği Beyti Mamur ile Enbiya, Evliya ve Salihlerin ruhlarının bulunduğu Cenneti Me’va bendedir, diye mukabelede bulundu.
Arz şöyle karşılık verdi: Rasüllerin Efendisi, Nebilerin hatemi, mevcudatın en faziletlisi ve kâinatın en şereflisi olan zat beni vatan edindi. Şeriatını benim üstümde icra etti ve bana defn edilecektir”.
Sema bu sözleri duyunca cevap vermekten aciz kaldı. Ve sustu. Allah Teâlâ’nın zatına yöneldi ve şöyle niyazda bulundu: ”Allahım, sıkıntıda olanlar sana dua ettiğinde kabul edensin. Ben arza cevap vermekte aciz kaldım. Muhammed a.s.)ı bana çıkarmanı istiyorum. Taki arz onun Cemali ile şereflenip iftihar ettiği gibi, bende onunla şerefleneyim”.
Hz. Allah da Semanın bu duasını kabul etti ve kulu Muhammed a.s.) ı Miraç gecesi Semavata çıkardı. Aleyhisselatü vesselam Efendimizin en yüce makamlara miracının hikmeti hakkında bir görüşte şöyledir:
Mele-i Ala amellerin en faziletlileri hakkında ihtilaf etti ve dört mesele hakkında dört bin sene münakaşa ve münazara ettiler. Ve onların hallerine muvaffak olamadılar.
Nebimiz a.s. gönderilince bildiler ki; İşte bu müşkil olan şeyler ancak onun tarafından çözülür. Bunun üzerine, Allah Tealaya tezarru ettiler, yakardılar. Allah Teâlâ da Habibini “Kabı kavseyni ev edna” makamına çağırdı. Ve kuluna vahy ettiğini bildirdi.
Bu vahiy cümlesindendir ki, Hz. Muaz’dan rivayet edilen bir hadisi Nebevide şöyle buyurulmuştur. “Rabbimi (İsra) da en güzel bir suret ile gördüm ( burada kast edilen suret cisim sureti değildir. Çünkü Allahü tealayı mahlûkat suretinde asla düşünmek caiz değildir).
Buyurdu ki: “Ey Muhammed! Mele-i Ala ne hakkında birbirleri ile hasımlaşırlar, davalaşırlar? Bende: “Ya Rabbi sen daha iyi bilirsin dedim. Bunun üzerine kudret elini omuzumun arasına koydu. Yani beni son derece faziletlerle tahsıs etti ve feyiz isal etti. Ben onun soğukluğunu hissettim. Yani o feyiz benim kalbime ulaştı Sema ve Arz da ne varsa hepsini bilir oldum. Yani her şeyin ilmi bana açıldı.
Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ya Muhammed; Mele-i Ala ne hakkında hasımlaşmaktadır bilirmisin?”
-Bende; “Evet keffaretler de, kurtarıcılarda, derecelerde ve helak edicilerde, dedim
-Buyurdu ki: “Ya Muhammed doğru söyledin”. Sonra; “Ey Meleklerim! Müşkilleri halledecek kimseyi buldunuz. Müşkillerinizi sorunuz buyurdu. Bunun üzerine İsrafil a.s. dedi ki; Keffaretler nelerdir?
Rasülullah s.a.v. de: “Zor zamanlarda abdestli tam olmak, cemaatlere yürüyerek gitmek ve namazdan sonra diğer namazı beklemektir”dedi.
Sonra Mikail a.s.; “Dereceler nelerdir ?diye sordu.
Ona da: “Yemek yedirmek, selamı yaymak ve insanlar uyurken gece namazı kılmaktır” buyurdu.
Sonra Cebrail a.s. dedi ki; “Kurtarıcılar nelerdir?” Aleyhisselam efendimiz: “Gizlide ve aşikâr da Allah’tan korkmak, fakirlikte ve zenginlikte doğruluk, gazap ve rızada adaletli olmaktır” dedi.
Sonra Azrail a.s. “Helak ediciler nelerdir? diye sordu.
Ona da: “Kendisine itaat olunan cimrilik. Tabi olunun heva ve kişinin kendisini beğenmesi” cevabını verdi. Bunların her birinde Allah Teâlâ:“Muhammed a.s.v. doğru söyledi” buyurdu. (Devam edecek)

140
HADİMİ K.S.NUN NAMAZDA HUŞU RİSALESİNDEN

Hadimi merhum: Namazda Huşu Risalesinde, namaza teallük eden batıni ve zahiri edepler mevzuundan bahsederken; Hamd, namazı cennetin anahtarı ve insanlardan, cinnilerden cümle müminlere MİRAC kılan Allahü Teâlâ’ya muhsusdur. Diyerek Risalesini başlıyor.
Bu cümleden olarak! Müminin cennete girmesi için, namazın ehemmiyetini ifade etmektedir. Risalenin ikinci sayfasında: İlim, Huşu ve Huzuru Kalb başlığı ile huşu ve kalbin huzurunun ehemmiyetini bizlere, ayeti celile ve hadisi şeriflerle, Huzu ve Huşu kelimelerinin manalarını, kalbi bir izahla anlatmaktadır.
Nisa Suresi ayet 43 de: “Serhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın”, Ayeti celilesini izah ederken Kesret’ül-fehm (anlayış kıtlığı, şuur noksanlığı) ve dünya muhabbetinden, serhoşluktan ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Ve nice namaz kılıcı var ki, içki içmediği halde, namazda ne söylediğini bilmiyor, diyerek manasını bir nevi tefsir ediyor.
Bir ahbabım anlatmıştı: İmam namazda yanılmış, fatihlik yapan yok. Namazdan sonra arkadaşı, münevver olarak bildiği tanıdığı zata: Efendim siz münevver insansınız. Neden imamın hatasını düzeltmediniz? Deyince. Bey amca gülerek; Evladım, o anda dükkân da müşteri ile meşguldüm, diye cevap vermiştir. Hepimiz iyi düşünelim lütfen!
Yine bir ayeti celilesinde: “Gafillerden olma” buyuruyor. Başka bir ayeti celilesinde ise: “Benim zikrim için namaz kıl” buyurmaktadır.
Bu ayeti celileler ve hadisi şeriflerin ifade ittiği mana: Kişi kalbi gafil, ne okuduğunun ve ne dinlediğinin farkında değilse, yani namazda kalbi, Allahü Teâlaya değil de, masiva ile yani kalbi Allahın gayriyle meşgul ise, o namaz insanı kötülüklerden alakoyamayacağı anlaşılmaktadır.
Aynı mevzua devam ederek buyuruyor ki: ”Muhakkak namaz zikirdir, kıraet, ruku, sücud, kıyam ve kuud’dur”.

ZİKİR VE KIRAET

Zikir ve kıra’ete gelince, bunlarda Allah c.c.) nun ismi ile beraber Hz. Allah ile muhatablık vardır. Hıtap, lisanla olmadığı zaman kalble olur. Gaflet ise, kalb de olanı nefy eder. Zikir ve kıraetin, namazın meşruîyeti, kalbi Allah c.c.) nun nuru ile cilalamaktır. Mücerred lisanın hareketi fayda vermez.
RÜKÛ VE SÜCUD: Rükû ve sücud tazım içindir. Mücerred bedenin hareketi fayda vermez. Muhakkak kalbin huzuru namazın ruhudur.

KIYAM’A GELİNCE: Huzurun temini üzere kalbin imametini tenbih ederiz. Zira gaflet, Allah’a kıyamdan kalbi reddedendir. Bunun gibi cesetle iltifat (sağa sola bakınmak) kerahet meydana getiriri. Keza: Kalble iltifat ( kalbin namazda dağınıklığı) mekruhların en şiddetlisidir.
Bu izah da, yüce Alim Hadini k.s., hakiki namaz kılan müminin namazda, kalbinin Allah’ın gayriye iltifat etmemesinin şiddetle lazım geldiğini ifade ediyor.
Ve diyor ki; Namaz içinde iltifat yani sağa sola bakınmak kerahet iras eder Gögös kıbleden ayrılırsa namaz bozulur. Bunun gibidir ki, nazarğahı İlahi olan kalbin Allahın gayriye yine namazda iltifat etmesi, daha şiddetli bir kerahettir der.

KALBİN HUZURU SEBEBİ VE SEMERESİ

Huzuru kalp demek, kendisine necat sahibi (kurtuluşuna sebep olacak) olan şeyin gayrisinden kalbi boşaltmaktır. Onun sebebi de himmettir himmet. Kalp, kişinin ehemmiyet verdiği şeye tabidir uyar. Kalp, sahibinin ehemmiyet verdiği ve dilediği şeyi verdiği ile huzur bulur.
Kalbin huzuru, kıra’et esnasında lafzın manasını düşünmektir. İşte bu namaz, insanı fuhşiyattan ve münkirattan nehy eden namazdır. Okuduğu şeyin manasını mülahaza etmeden okuyan (manasını düşünmeden) istenen semereyi elde edemez.

KALBİN SEMERESİ

Kalbin semeresi: Dünyevi meşguliyetlere kalbi cezbedici sebepleri çıkarmakla, kalbi meşgul eden havatırı (arızaları) def etmek içindir. Zira kim bir şeyi çok severse onu çok zikreder. Bundan dolayı, kim Allah’ın gayriyi çok severse onun namazı havatırdan saflaşamaz.
Öyle ise Mümine yakışan! Müracat mahallinde Allahın gayriyi daha mühim kılmamak ve onun üzerine yani kendi üzerine daha müessir kılmaktır.
KIRAETİN SEBEBİ: Kıraet’in sebebi, kalbin huzurundan sonra zihni, mananın idrakine sarf etmektir. (Devam edecek)

141
TAZIM VE KALP HUZURU

Tazım Hz. Allahın Celal marifetinden tevellüt eder. Onun azamet ve marifeti nefse hakarettir. Onun oluşması onu Rabbisine müsehhar kılar. Bu azamet ve marifetten azamet ve huşu meydana gelir.
Buraya kadar Hadimi k.s., kısa kısa da olsa kalbin huzu ve huşuunu anlattıktan sonra, huzuru İlahiye giderken kalbi hazırlamayı,taharet, kıraet vs. farzlarından şöyle izah etmektedirler.

KALBİ HAZIRLAMA VE EZAN

Ezanı Muhammediye dinlerken ve işitildiği zaman kıyamet gününde nidanın korkusunu mülahaza et düşün. Ezana icabet de zahirin ve batınınla şiddetle kendini ver. Bil ki ezan, ibadet nevilerini cami olan (içinde toplayan) ibadetlerin en faziletlisine davettir.
Tekbir, tesbih, tehlil, hamd, şükür, kıraet, teşehhüd, Peyğamber s.a.v. Efendimiz üzerine salevat, zikir, kıyam, ruku, sücud, dua, huzuru kalb maallah (Allah Teâlâ ile beraber kalbin huzuru), huzu ve huşu nevinden bütün ibadetleri cami olan ibadetlerin en faziletlisine yapılan bir davettir.
Hz. Hadimi, namaza girmeden kalbi hazırlığı ezanı Muhammediye’ye hakkı ile riayete bağlıyor. Ve sonra! İslamın rükunlarındandır diyerek taharet mevzuuna geçmiştir.

TAHARET

Namaz kılacağın mekân temiz olduğu zaman ondan sonrası ile senin içinde temizlik vardır. Sonra elbiseni temizlersin. O senin en yakın kılıfındır. Sonra, bütün bedenini temizlemendir der.
Merhum Hadimi, bedenin zahiri temizliğini anlattıktan sonra asıl olan temizliği şöyle izah ediyor:
Senin için evla olan, kalbini isyan, günah kirlerinden temizlemendir. Yani masıyetleri terk etmek üzere pişmanlık duyarak, nedamet duyduğun günahlara, yasaklara dönmemek üzere azm etmekle günah kirlerinden kalbini temiz tutmaktır. Çünkü o, senin Mabuduyun (Allah c.c.) nun nazar mahallidir.

SETRÜ’L-AVRET

Setrü’l-avret, bedeniyin çirkin yerlerini halkın gözünden örtmek vaciptir. Hadimi r.a. bedeni zahiri manada (dışı) örtmeyi böyle tarif ettikten sonra:
Senin için evla olan! Batınını (kalbini, iç âlemini) örtmektir. O mahal gizli şeylere muttali olan Hakkın nazar mahallidir. O kalb mahalli öyle bir mahal ki, ona ondaki şeye ancak Rabbin muttali olur. Orayı nedametle Allahü Teâlâ korkusu ve hayâ ile örtmektir evla olan. O takdirde onunla zelil ve Rabbiyin huzuruna kötü, mücrim bir kul gibi kıyam edersin.

İSTİKBALİ KIBLE

Bütün cihetlerden yüzünü Hz. Allahın beytine (Kâbe-i şerife) zahiren yönelmektir. Hadimi (k.s.) zahiri yönelmeyi böyle izah ediyor: Lakin senin için evla olan, o anda Allah’ın gayri her şeyden kalbini Allahü Teâlâ’ya yöneltmektir. İşte şu kalbi Allah’a yönlendirmek ancak kalbi masivadan (Allahdan başka kalp de olan şeylerden) boşaltmakla hâsıl olur, diyerek istikbali’l-kıblenin hakiki manasını bizlere öğretmektedir.
Bu husus da sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa s.a.v hadisi şeriflerinde: “Kul namaza kalktığı zaman onun hoşnut olduğu mekânı, yüzünü ve kalbini Allahü Teâlâ’ya yönelterek kıldığında, annesinden yeni doğmuş çocuk gibi çıkar” buyurmaktadır.

KIYAM

Devamla; Sen düşün!. Seni kim ayakta tutuyor. Ve seni kim kurtaracak? Gafil bir kalp ile sen Rabbinden necat (kurtuluş) istemekten hayâ et, utan. Dünya vesvesesi gaflet ve nisyanı (unutkanlık ) getirir. Şehvet pislikleri ile necat olmaz.
Allahü Teâlâ, senin sırrına muttalidir. Senin kalbine nazar edicidir. Namazıyin kabulü, salatıyın huşuû kaderince, tezellül ve tedarru’un mümkündür. Sen, Rabbini görür gibi ibadet et. Sen onu görmesen de o, seni muhakkak görüyor. Eğer sen, kalbini hazırlamaya muktedir olamıyorsan, ancak o, senin Rabbiyin Celalinini marifetini bilmemen kusurundandır. Namazın adaplarının cümlesine riayet etmeye çalış.

TEKBİR

Tekbir Allah büyük demektir. Allahü Ekber dediğin zaman, kalbiyin onu yalanlamamasına çalış. Tekbir aldığın zaman, kalbin de Allahü Tealanın gayri bir şey varsa o, senin ındinde Allah’tan (hâşâ) büyüktür. O takdirde Allahü Teâlâ elbette sen yalancısın diye şahitlik eder.
Senin hevan Allah’ın emrinden sana galip gelirse (muhabbet cihetinden) sen onu İlah ittihaz etmişindir. Senin ALLAHÜ EKBER kavlin mücerret bir kelamdır. Bundan büyük kalbi havatır (arıza olmaz). İstiğfar ve Allahü Tealanın Keremine hüsnü zan ve af ümit edile.

KIRAET KALP VE LİSAN

Kıraet namazda mutlak okumaktır. Bu mevzu da insanlar; Kimi şahıs vardır kıra’et de lisanı hareket eder kalbi ise lisanın hareketinden gafildir. Onun hali bildirildiği gibidir.
Kimi şahsın kalbi, kıraet de manaya sebkat eder. Lisanı ise kalbe hizmet eder!. Dili kalbin tercümanı olur. Lisanın kalbe tercüman olması ile, kalbinin muallimi olması arasındaki fark!, bu derce MUKARRABİN derecesidir. Mübarek zatın buraya kadar yazıp anlattıklarından neler alacağımız, nasıl ne şekilde istifade edeceğimiz hususunda, yüce Mevla’dan şuur ve idrak temenni ederiz. (Devam edecek)

142
HADİMİ K.S. BABASININ KABRİNİ ZİYARETİ

Babamın ziyaretine varırdım. Yine adeti vechile kabrine gidiyorken, babamın ruhaniyeti hâsıl oldu. Aramızda konuşmak vuku buldu.
Babam! Senin maksudun benim kabrime gelmekle hâsıl olmaz. Sallalahü aleyhi veselleme git dediler. Oraya gittim.
Rasülullahın merkadında izin istedim. İçeri girdim. Evvele Sıddıkı Azama, Ömer’ül –Faruk R.A. a vardım. Cenabı Hakkın beni affetmesini ve Peygamberin şefaatı için onlardan ricada bulundum. Ve hepimiz beraber sallalahü aleyhi vesellemin merkadına giddik.
-Ya Rasülellah şu getirdiğimiz zat senin evladındır. Şeriatıyın hadimidir. Mağfiret için taleplerde bulunmanızı istirhama geldik, dedikleri zaman; Sallalahü aleyhi vesellem Cenabı Hakka iltica ederek:
-Ya Rabbi bu benim evladımdır. Bihakkın evlatlığa riayet eden evladlarımdan, şeriatınızı neşirde, benim sünnetimi muhafaza da ve şeriatınızı ifada hürmetleri vardır. Ve ahlakı mütehassine ile mevsuftur. Kulların ihtiyacını karşılar. Müftülük vazifesini görür. Ahkâmı şer’îyeyi ilam ve ümmetinin ahlakını itmam ve butlanını islah ve şeriatınızı intişarla vazifelenmiştir, deyince:
Hıtabı İzzet’den ”Senin evladını, sevdiklerini, çizgisinden gidenleri ve ümmetini mağfiret ettim” diye nidalar işitildi!
Ve kulluğun nisbetin de mağfiret olundun dediler. Etraf da kimseler yoktu. Bana vaaz ve nasihat etmem emr olundu.
-Etraf da kimse yok, kime vaaz edeceğim dedim de;
-Sen sohbetini yap. Vaaz et dinleyen çok olur denildi. Bende, vaaz ettim, itaat zikir ve benzeri ayetlerden...
Muhterem okuyucu, maneviyat ehlinin bu hallerinden, yaptıklarının işlediklerinin arkasında kimlerin olduğunu tefekkür elzemdir. (Torunu Müftü Ahmet Efendinin not defterinden, sahife 107)

ARKADAŞININ SECCADESİ

Hazreti Hadimiye İstanbul’dan Mehmet Efendi isminde bir arkadaşı iki adet güzel seccade almış, Hadime gelen biri ile hediye olarak göndermiş. Getiren şahıs, seccadeler güzel olunca birine göz koymuş ve almış. Birini de Hadimi hazretlerine götürmüş:
-Efendim, İstanbul’dan Mehmed Efendi isminde bir arkadaşınız size bu Seccadeyi hediye gönderdi. Buyurun demiş ve vermiş!
Hz. Hadim: Seccadeyi almış ama sol tarafına dönerek! Yahu Mehmed Efendi gönderdiğin seccade birmiydi ikimiydi?
Sol tarafından bir ses,
-İkiydi demiş. Bu hal karşısında emanetçi şahıs: Yahu bu kadar kolay getirip götürüyorsunuz da bana niye zahmet ettirdiniz demiş. Evet! Hilenin harmanı olmaz. Âlimin yanında dilini, Arifin yanında kalbini tut diye boşuna dememişler. Aynı zamanda bu hadise Hadimi (k.S.) nun, büyük bir zat olduğunu da ifade etmektedir.

HAZRETİ HADİMİNİN ÜMERAYA GÖNDERDİĞİ BELİĞ NASİHATI HAVİ MEKTUBUN SURETİ

Hamiden, müsellim ve daiyen ve müsted’ıyen benim miri muhteremim ve âli kudreti mükerremim hazretleri.
Hemvarı tuba limen tale umruhu ve hüsnü amelihi eseri (ömrü uzun ve ameli güzel olanlara müjdeler olsun) misdak’ı medvar medili-umur olup riyasetinizi fukara-i mazlumiyenin (mazlum fakirlerin) iğasesine ve Ulema-i Salihinin hıdmetine (hizmetine) ve marufatı ityan (iyi ve güzellikleri getirmek) ve münkiratı şer’iyyenin men’ine (şer’i şerifin hoşlanmadığı şeylerin de menedilmesine) sarfa himmet edüp nakdi ömrünüzü kurubatı İlahiye (Allaha yakın olmak) istihsaline sarf.
Hasılı: “Muhakkak dönüş senin Rabbinedir” huzuru Rabi’l-alemine varıldıkda ıtap ve müahaze’i icab eden heva-i nefsaniyeden teberri etmeğe (Rabbi’l-Aleminin huzuruna vardığında azaba seni düçar edecek, cevablarını zorlaştıracak nefsani isteklerinden kendini uzak tutmağa) gayret ve halka muaşeret babında zulüm edene af ve esaet (kötülük) edene ihsan ve uzlet ve müfarekat edene vuslat (ulaşmak) ve cümlesine rıfk (yumuşaklık) ve linet (sıcak ve yumuşak davranma) ve şefkat ve hilm ve tevazu uslubiyle muaşeret ve ülfet etmeğe dikkat oluna!.
Hâsılı sulh ile muaşeret ve bunlara ziyareti malla, canla, tenle, hizmet ve kalblerine girip hayır dualarına medar olan esbaba mübaderet zinhar kalbleri kesrine (kırılmasına) bais inkisarını mucibi (kalplerinin kırılmasını icap ettiren) harekâttan fertı tevekkı edip ve bu per taksıra hadimünnef hamil’ül-evzar’il-bahri’z-zahir fi’l-ezvakı’l-faniye ve’l-cerru’l-vafir fi’l-lezzati’l-kazibeti daılerin siz dahi duadan feramuş buyurmamanız mercudur (rica olunmuştur). (Yazma eserler 4671 s 13) Min–el-fakır Muhammed Hadimi. (Devam edecek)
143
ŞEYH HADİMİ RAHMETÜLLAHİ DAİMİNİN TALEBESİNE NASİHAT MEKTUBUNUN BELİĞ SURETİ

Ey nasihat taleb eden salih kardeşim!
Beni ve seni, Allah gaflet uykusundan uyanık kılsın. Bidayet de ( işin başında) ve nihayet de (işin sonunda) selamet yolunda hidayette kılsın. Bidayet de azgınlık ve dalaletden bizleri korusun. Kendime ve sana takvayı tavsıye ederim. Hususan takvada gaye şu ayeti celilenin sırrına mazhar olmaktır.
“Ey iman edenler; Hakkıyle Allah’dan korkunuz”. “Ey ehli iman, hakkıyle Allah’tan ittika ediniz”.
Müfessirler, hakkıyle takvayı; Kendisinde yapılmasında mahzur olan şeyin vuku bulmaması için, yapılmısında mahzur olmayan şeyin terki iledir. Bu ise Peygamber Efendimizin s.a.v.) in şu hadisi şerifine muvafıktır:
“Malayaniyi terk kişinin İslami güzelliğindendir”. Ve Allahın kulundan yüz çevirmesinin alameti, o kulun malayani (faydasız şeyler ve sözler) ile meşğul olmasından iraz (kaçınmaması) etmemesidir.
Şu hal keşke kulundan kolay görülsün. Lakin zordur. Yakınlıktan müşahede edilen şey gibi.
Belki, her bir şey ki; Ona yaklaşıldıkça kurbiyet (yakınlık) ve budiyet (uzaklık) hasebi üzere yaklaşılır. Çünkü onun altında çok manalar olur. İstikamet ondadır ki, zorluğun gayesine işaret eder. Rasülullah s.a.v. Efendimizin: “Beni Hud suresi kocattı” buyurduğu gibi.
Yine yukarda geçtiği gibi: Gözüyün nasibini ve nazarıyın doyacağı yeri, şeyi Allahü Teâlâ’nın: “Sizin üzerinize nefisleriniz vardır” kavli şerifinde işaret edildiği gibi yap. Hikmeti nazariye ve hayrı kesire vasıl (çok hayırlara ulaştırıcı) edici ameliye’ye ağırlık ver.
“Kim hikmet getirirse ona şüphesiz hayrı kesir verilir” kavli şerifi içindir. Şunlar mahallinde ahlakı müfassalenin pak edilmesine muhtaçtır.
Sen vakitleriyin dakikalarını ilme ve ameli vazıfelerine yoğunlaştır. Kasret. Hususi ile batıni tasfiye ilmine yoğunlaştır.
Sen, vakitlerini batıl, fasid, şeylerde ve kıymetsiz kısır, yaramaz, faidesiz, arızı şeylerle zayi etme (boşa giderme). Çünkü bu vakti zayi etmek ilim talibini iflah ettirmez. O, bakıyat-is-salihatı zail, fani olan şeylere feda (Baki olan şeyleri, geçici olan şeyler için feda etmektir.
Masivadan dünya işlerinden müstağni ol. Dünya çocuklarına, dünya işleri için fakir ve muhtaçlığını izhar etme (açma). Belki, mülahaza et (düşün).
Ve şu hadisi kudsii İlahi: “Ey dünya bana hizmet edene sen hizmet et. Benim gazabım sana hizmet edenedir” ile amel et.
Senin muaşeretin sana muvafakat gösterene ve sana muhalefet edene olsun. Bu muaşeretin, Rasülullah Efendimizin (s.a.v.) şu hadisi şerifi mazmununca olsun: “Senden alakayı keseni sen ziyaret et. Sana zulm edeni sen affet. Sana kötülük yapana kötü davranana sen güzel davran”.
Yine: Bu muaşeretin Cenabı Hakkın şu ayeti celilesinin mazmununca olsun: “Sen yumuşak davrandın. O şeyle Allah’dan rahmet vardır. Eğer sen katı kalbli sert davranırsan elbette senin etrafından dağılırlar”.
Gücüyün yettiği kadar onlara şefkat merhamet ile yumuşaklıkla, tevazu ve ra’fet ile af ile ve ihsanla muamelede bulun.
Sen nafileler ve fezail’den gafil olma. İşrak, Duha, Evvabin, hususuyle teheccüd, kıyamü’l-leyl, naşiete’l-leyl yani gece taatı, eyyamı beyz orucu ve yahut yevmi isneyn orucu, tefekkür, Davud a.s. ın savmı, zilhicce günlerinde, muharrem ve nahvuha (bunlara benzer)...oruç tutmak gibi ibadet ve taatlarla meşgul ol. Gafil olma.
Ve bilcümle: S.A.V. in buyurduğu gibi amel et. Hadisi şerif de: “Ölmeden evvel ölünüz. Hesaba çekilmeden nefsinizi hesaba çekiniz. Ğarip ol veya ğabiri sebil ol”.
Yukarda işaret edilen şeylerin, nasihatlerin cümlesi, Rasülullah s.a.v.e teb’îyeti kâmiledir. İtikadiyyat da, taat, diyanat, adetler ve muamelat cihetinden Efendimize teb’iyyeti kamiledendir (kâmilen ona uymak).
İşte şu işaret edilen kutub’dur ki, iki cihan saadetine kavuşturur. Belki de iki cihan seadetinin başı budur (kâmil teb’iyyet). Hz. Allah onları bize bidayet ve nihayet de müyesser kılsın.
Bi-husnü’l-hitam kema temme bihi’l-kelam.(yazma eserler 4671 ) Mine’l-hakir Ebi Saıt Muhammed Hadimi (Devam edecek)
144

ŞEYHİMİZ HZ. HADİMİNİN OĞLU MUHAMMED SAİD EFENDİYE VASIYETİ (Yine aynı eserde, sahife 13 de oğluna yazdığı kıymetli mektubu:)

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. Allah ömrünü uzun etsin ve neslini bakı kılsın. Hamd bir olan Allah’a mahsustur. O kuluna kâfidir. Ve sonra sana tavsiye ederim ki:
Ey evladım Muhammed Said, sana ve arkadaşlarına tarıkı enık’den (ferah ve sururlu ve güzel yol) da Allah’tan ittika etmenizi, kitab ve sünnete azimetlerle sımsıkı sarılmanızı tavsiye ederim. Yani, kalben ibadat da diyanat da, muamelat da vaâdat da Habibullah (s.a.v.) e erkânına riayet ederek teb’îyyeti kâmile ile tabi olunsun.
İbadatı muharrere (yazılmış ibadetler), onun tafsilatı selefin vasiyetlerindendir. Tafsilatı selefin vasiyetinde olan ibadatı muharrare de, erkânına riayet ederek teb’îyyeti kâmile ile olun ki, ittika hâsıl olsun.
Ebu Hanife’nin Fi ahıri Eşbah da, talebesi İmamı Yusuf ve oğlu Hammad’a ve Tilmizi Yusufu semti ve İmamı Gazali’nin Vesayihi’l-Velediye de vasiyetleri gibi.
Ve Peygamber Efendimiz s.a.v.) in : “Faziletlilerin en faziletlisi, sana gelmeyene gitmen, sana zulüm yapanı affetmen, sana kötü davranana hüsnü muamelede bulunmandır” hadisi şerifini mülahaza ediniz.
Malumdur ki ”Refik rıfk (yumuşak) dandır”. Öyle ise birbirinizi arkadaş edininiz. Bazınız bazınızı arkadaş edininiz. Ezalarınıza tahammül ediniz. Ayıplarınızı örtünüz. Haklarınızı muhafaza edin. İyiliklerinizi, muhassenatınızı (güzelliklerinizi) izhar edin. Rüsvay edici levm edici (kötüleyici) şeylerden ve aranızda ayıplanacak şeylerden uzak durunuz. Muhakkak insan, zel ve nisyan (unutmaktan) dan hali değildir. Ancak AHYAR (hayırlılar) ile muaşeret de bulunun. Eşrar (şerlilerden) dan uzak durun. Ancak hayırlılardan uzak olmayın.
İyi güzide sıfatlarla cezbe üzere çalışın. Yani maneviyat da kalbi cezbenizin üstazınıza artmasına çalışın. Asan, vüs’ât (geniş ve serbest ) zamanlarınız da ve sıkıntı zamanlarınız da sirran ve alenen (gizli ve aşikâr), cemî emvaliniz de, zikir, fikir, şükür, havf ve haşyet üzere olunuz. Bütün hallerde, aslın aslı budur. Sizlere yakışan, üzerinize düşen de bunlardır.
Sonra; Senden ricam (beklediğim)!
Ey gözümün nuru evladım, Hz. Allah seni İhvanıyın (kardeşleriyin), cümlesi ile beraber, muhabbet ve razı olacağı şeylerde muvaffak kılsın. O ihvanın ol kimseler ki, bu yolda senin öğürlerindir. Sana sebkat eden kardeşlerinle cümlesi ile muvaffak kılsın.
Kim sizin sohbetinizde, arkadaşlarınızın sohbetinde bulunursa bulunsun, ben sizden halvat ve celvat da halis davet (hiç karşılık beklemeden yapılan davet) eden, davetini tasdik eden şeyi sizden umarım. Halis davetle davet eden dost davetlerinin kabulünü sizden beklerim. Hususı ile dua vakitlerinde.
Sizin ve arkadaşlarınızın sohbetinde bulunan kim olursa selam ümid ederim. O sizdendir. Hulüvvet ve cilivat da halis bir davetle dost olarak geldi. Sizin davetinizi kabul etti.
Hususı ile dua vakitlerinde. Ve o dostun ali ve maruf olan vatanlarında kendi arzusu ile bu fakir cürüm ve kusur sahibi, onunla uzun zamandan beri alakalanamadı. Hayatta kaldığım müddetçe, taât ve Allah’a kurbiyetin (yakın olmanın) efdalını (en üstününü) elde etmeye çalışmak ve fani, sonu boş, bozuk, fuzuli olan şeyleri terk etmekte muvaffakiyet olduğuna inan. Yani muvaffak olmaya çalışacağım.
Ve ahiri eyyam da (son günlerde) ve ahır zaman da şehadet rütbesinde hüsnü hatime ile yevmi haşr ve kıyam da, kendileri üzerine nimetlendirilenlerle beraber refakat (arkadaşlık) ettirsin.
Sizin ve ihvanınız için, menfaatlı ilimlerle, salih amellerle, ilim ve ameliniz de ziyadelik ve kuvvetle uzun ömürlü olmanız için dua etmekteyim. Cümlenizden beklediğim, ümidim, Hz. Allah’a dua ederek yukarda geçtiği gibi Medresemizin fezaili ilmiye ve kemalatı nefsanîye ile müzeyyed olması için (kuvvetlenmesi ve çoğalması) dua etmenizi umarım.
Onların yarınlarını bu günden hayırlı kılsın. Ve yine, dünlerinden bu günlerini hayırlı kılsın. İşte şu öbür aleme irtihal davetine acele etme anında en kısa yoldur, gayedir. Eceller tafsilat üzerine en büyük delildir. Allah c.c. en kuvvetli yola hidayet ettirsin. Allah Teâlâ her emir de mütezarraadır (yakındır). Temmet) (Devam edecek)

145
AYNI ESERDE, ŞEYH ABDULKADİRİN OĞLU, ŞEYH MUSTAFANIN 25 MUHARREM 1185 TARİHLİ MECMUASINDAN YAZILMIŞ VE HASİB VE NECİB EVLADINA YAZDIĞI BELİĞ MEKTUBU

Noksan sıfatlardan münezzeh kemal sıfatları ile müttesıf alan Allah Teâlâ’nın ismi ile. Bundan sonra: Fani olan aziz evlat!
Allah Teâlâ seni aziz kılsın. Tahkık emanınız benden nasihat talebiniz bana baliğ oldu (ulaşdı). Muhakkak Rasülullah s.a.v. buyurmuşlardır ki:
“Mümin müminin kardeşidir” haliyle kardeşine nasihati terk etmez” buyurmuştur. “Nefisleriniz sizin üzerinizedir”Allahü Teâlâ’nın ayetinin mucibince. Öyle ise sana düşen, bütün meşğuliyetini nefsini ikmale sarf etmekliğindir. Bir mertebeye vasıl olmaya, nazari ve ilmi hikmetlerin her ikisine de muvazabet (devam etmek) e sarf etmekliğin senin üzerine yakışandır. Zira Allahü Teâlâ:
“Kim bir hikmet getirirse (vesile) olunursa ona çok hikmetler hayırlar verilir” buyurmaktadır. Senin kazancın, şer’î hududların kanunları üzerine ve sünnet erkânına kaidelerine mahsus olsun.
Zaruri hallerin dışında, kitap ve sünnet de azimetle amel edesin. Ruhsatlar, hastalıklara yakalanmak ve tehlikelerden kurtulmakdadır ( kurtulmak içindir). Haramlardan kesinlikle kaçınmalısın. Yapılmasında beis olmayan şeyleri terk etmeni tavsiye ederim. Hatta yapılmasında beis görmediğin şey bile olsa.
Şu takdir de sen, Allahü Teâlanın : “Allah’dan hakkıyle ittika ediniz” emrine imtisal etki, Cenabı Hakk’ın: “Muhakkak Allah c.c. müttekılerle beraberdir” ayetinin rütbesine nail ve vasıl olasın. İlahi gayenin rütbesine nazar et ve iyi düşün!
Ve bilcümle: Senin üzerine düşen, sonra senin üzerine düşen: Rasüllerin efdalı Efendimize kalbinle, erkani ile itikat da, ibadat da, diyanat da ve muamelat da tabi olmandır. Hatta adiyat da (adetler de) de bile. İşte şu: İhtiyaç zamanında bir azıktır. Yaşın ilerlemiştir (otuz yaşını geçen). Onun üzerine mülaki olan şeyde, bakı olan şey üzerine delil vardır. Benim anlatacaklarım bu kadar. Cümlesi onun üzerine delidir.
Min-el-fakir Muhammed Hadimi ila veledihi’n-necip’il-hasibi’d-daimi ehabbellahü Teâlâ (Muhammed Hadimi fakirinden Allahın çoksevdiği hasibi daimi necib evladına)

SULTAN TATARHAN’A

(Cemaziye’l-ahır’in ortasında yazdığı ve Mahdumu tarafından Sultana ulaştırılan mektubu).
Lisanların nutku alasına itimaden onun parlaklığı üzerine hulus merasimin tayy’inden sonra; Tahkık mektubunuz vasıl oldu. Hitabınızdan teaccüp ihtiva eden mektubunuz bize vasıl oldu.
Çok açık malumdur ki; Muhakkak şu ömrün kazançlarının neticesi Hz. Hızırın vasiyeti ile süâli museviye îndinde cevabıdır. O cevap ise’
“Yani sen, ilmi amel ecli için talim et” kavlidir. Takdir olunur ki, muhakkak amellerin en faziletlisi müteaddi olanıdır. O müteaddi olan amelde efdal olan, İslamı neşr etmek ve talim etmektir. Bunların her ikisini de aslın aslı kılmalıyız. Telakki etmeliyiz elbette.
Eğer İslamın neşri ve taliminin husulü ve bidayetten gaye’ye cevdet’i fehm ( çok güzel yüksek anlayış) olunursa, o takdirde elbette biz sair şeylerin zorluğunu irtikâp ederiz. Eğer fehm edilmezse (anlaşılmazsa), o zaman şu ayetleri anlamak lazım.
” Kimki dininden dönerse yani önceki haline, Allahü Teâlâ’ya onun istidadı elbette zarar veremez. (şimdiki halde ve gelecek zamanda). Yakında biz şükredenleri mükafatlandırırz”.(Ali imran s.a.144)
- sürei nisa ayet 114 de Kavmin sırlarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadık emir ve maruf ile olursa hayır vardır”demektir.
“Kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Onların kalbleri üzerine nifak damgası vuruldu. Artık onlar cihad’daki sâadeti ve geri kalmaktaki şakaveti anlayamazlar. (Surei tevbe a.91)
Batıl yalan haberlerle mutmeîn olurlarsa, Allahü Teâladan umulur ki, senin hakkında hayırlı olan şeyi ihtiyar etsin, kendisinden gayb olmayan ilmin iktizasıyla.
Bilcümle: Düşünülsün, kolaylaştırılsın, yardım olunsun. Sonra o hususta müşavere erbabı olan kimse ile istişare edilsin. Sonra istihare yapılsın. Sonra mucibince amel edilsin. Eğer görülürse yani görüş bu yönde olursa, bu husus da Rabbimin emri açığa çıkacaktır. Eğer görüş bu yönde olmazsa emir kesintiye uğramaz. Belki emir talika laik ve takriben cevap olacaktır.
Sen bir şeye azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et: “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kâfidir. Ve o ne güzel vekildir”. Biz ona tevekkül ederiz. İşlerimizi ona havale ederiz.
Asıl ümit edilen şey! O bizim ricamız ümidimiz, tevfikı davetinden olan hali, İlahi kurubatın (yaklaşma yollarının), ona yaklaşması en yakın olanıyla olacağını ümid etmemizdir.
Ve uhrevi âleme irtihal anında hüsnü hitam üzerine nimetlenmekle beraber refakat ricamızdır. Lakin bizim vücudumuzda bir nevi illet (hastalık, arıza) vardır ki, biz onların hepsinin sıhhate tebdilini (değiştirilmesini dönüşmesini) ve afiyetin devamı için halis dua bekleriz...
Min hakır Muhammed Hadimi
Tahkık bu mektup Muhammed said’in mahdumu tarafından cemaziyel-ahir’in ortasında tarihin de TATAR HAZRETİ SULTAN’ın eli ile sıhhat haberi ile ve tedris ve talimle (bazı ilimleri) haber vasıl oldu (bize ulaştı). Biz onun için ve hepsi için dua bekleriz.(Aynı eserden) (Devam edecek)

146
ÜSTAZIMIZ ŞEYHİMİZ MÜFTİ HADİMİ (K.S.)IN AKSARAYLI İBRAHİM EFENDİYE YAZDIĞI MEKTUBUN BİR SURETİDİR

Sübhan olan Rabbimin ismiyle. Biz ondan eman isteriz. Bundan sonra: Ey felaha kavuşturacak çok nasihat taleb eden salih kardeşim!
-Salaha götürecek nasihat, Rabbi’l-âleminin kelamından ve Seyyidi’l-mürselin Efendimizin kelamından iktibas edilen nasihat içindir.
Rabbimizin: “Senin nefsin senin üzerinedir”ayeti celilesi senin nefsini ikmalde sana kâfidir. Sen meşguliyetlerin cümlesini, nefsin fezailini cem etmek talebi üzere hasrettir. O takdir de takva devleti gayesinden elbette başka bir şey tasavvur olunamaz.
O takva devletinden başta; “O Allah’dan hakkı ile ittıka ediniz” kavli şerifince elde edilir. Tasavvur olunur. Ve şu size işaret edilen, Hz. Allah’ın nasihatlerinin zübdesidir (kaymağıdır), kullarının hepsi için. Hassaten Nebi ve Evliyanın zübdesidir.
Müfessirlere göre: Takvanın hakkı, yapılmasında beis olmayan (mahzur olmayan) her şeyi terk etmekle. Hatta ifasında beis olan şeylerin hepsini terk de takvanın hakkı yerine getirilmiş olur. Ve bu takdir de, mayani (faydalı) olan şeylere karışmaması, geçmemek için, malayaniyi terki lazım kılıcıdır (yani kılıç gibi kesmektir). Sana lazım olan şeyin geçmemesi için. Çünkü sana lazım olan şey, sana bakı olan şeydir, yani sana kalacak olan şeydir. Sana faydalı olan başkasına da faydalı olandır. Yukarda geçtiği gibi, bu Tarikatı Muhammedi’ye de (Muhammed a.s.) ın yolunda) olan kimse fuzuli kelamdan ve boş sözleri uzatmayı terk etmesi lüzumludur.
Ve kalbinden Allahü Teâlanın: “Allaha yöneliniz”Allaha koşunuz” kavli şerifini kalbinden çıkarma. Taki; “Ayeti celilesinin sırrının inhitasına kadar. Yani sırrı tecelli edinceye kadar. (veya sırrı tecelli etsin).
-Allahın zikrine devam et. Allaha yüz çevirmekten kaçın. Çünkü o, mübtela ve müntehidir. “Muhakkak dönüş senin rabbinedir” Kıl ve kal-i terk et. (yani denildiydi dediydi...)gibi. Sen her halini ve ahvalini, Mevla-i Müteâle mülakı olmayı kendisi ile elde edeceğin şeylere hasrettir.
Ve sen dünya sevgisinden başka bir şey bulunmayan, ahireti terk eden insanları terk et. Çünkü dünyayı seven, ahireti terk eden kimse, hangi şeyin fani, hangi şeyin bakı kalacağının seçimini aklı ile elbette tasavvur edemez. Hâlbuki ahiret çok hayırlı ve bakidir.
Sana insanlarla muaşeret babında Rasülullah s.a.v.) in: “Faziletlilerin en üstünü, senden alakayı kesene gitmen, sana vermeyene vermen, sana zulüm yapanı affetmen, seni ziyaret etmeyeni senin ziyaret etmen, sana kötü davranana açık lisanla, yumuşak tarafından güler yüzle, tatlı dille, galiz, abes ve şiddet olmadan merhametle, rifkat ve şefkatle, güzel davranmak faziletlilerin en fazıletlisidir” kavli şerifi kâfidir. O şeyde Allah’ın rahmeti vardır.
“Onlara yumuşak davran. Onda Allahın rahmeti varıdır” ve “Sen katı şiddetle davranırsan elbette senin etrafından dağılırlar” kavli şerifini mülahaza et. Sen hakkıyle teemmül etsen, aslın aslını bulursun.
Ve sen şöhretten kaçın. Çünkü şöhret, zamanımızda harap edici bir zehirdir. Tadıldığı takdirde o kimse ona mübtela olur. Haber görmek gibi olmaz. Sana halk ile muaşeret de imamımız İmamı Azam r.a.) in AHIRİ İŞBAH da imamı faniye ve talebesi imamı Yusufu semtiye vasiyeti sana kâfidir.
Yine yukarda geçtiği gibi, dünya işlerinde şu hadisi kudsi kâfidir. “Ey dünya, bana hizmet edene sen hizmet et. Benim azabım sana hizmet edenedir”.
Hırs ve tamahkârlığı terk et. Kanaat sahibi ol. Dünya ehline dünyalığı elde etmek için kalbini meyl ettirme. Sen ibadetden ne için halk olundu isen onun üzerine devam et. Allahü Teâlâ çok gayretlidir. Öyle bir gayret ki, kulunu, halis kulları için hizmetinde kılar. Sen, hakkıyle tecrübe etmiş olsan, muhakkak dünya, insanlardan zenginlik isteyen için küçük bir danedir.
İhtiyaçlarını insanların Rabbine hasret. Bakıyatı salihattan bizim ümmetimize verilen fani arzuların istihsalinde senin içinde verildi. Sen o saadeti zayi etme (boşa giderme). Sonra, senin üzerindeki meşguliyet, talim ve tedrisle menfaat verici ilme hizmetten nazar ve ameli hikmetlerin vazifeleri ile meşgul olmaktır. Ve ameli saliha ile hizmetin devamı ile vazifelisin. Senin meşgul olacağın vazifen bunlardır.
Sonra: Sen şu, vasıtalı ve vasıtasız talep olunan, kast edilen ikdam olunan şu nasihat sahifelerini teberrük sahifesi kılma. Belki vaktin fevkında (üstünde) kıl. Çoğu vakitlerini bu nasihatlere nazar et. Ve onunla amel et. Sen onun lafızlarını her ne kadar söylesen de o, bir nasihattir. Lakin sen, o nasihatlere çok riayet et. Eğer sen kabul eder o nasihatle amel edersen, mahza senin iz’an (yüksek anlayış) kabiliyetindendir. Ve illa kabul edip amel etmezsen, sana tasavvur edilen nasihatçı yani sana şu iki ayeti nasihatçı olarak tasavvur et derim.
Şu iki ayet: “İnsanlara iyilikmi emrediyorsunuz, hâlbuki kendi nefislerinizi unutuyorsunuz” “Kendinizin yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz”.
“Kötü amellerimizden ve nefsimizin şerlerinden Allahü Teâlâ’ya sığınırız. Ey hile, kuvvet ve ahvali tahvil eden bizlerin hallerini güzel hallere tahvil et. Ömrümüzün sonunu hüsnü hatime eyle. Beni müslüman olarak öldür ve salihler zümresine ilhak eyle. Âmin. (aynı eser sahife 14) (Devam edecek)
147
HAZRETİ HADİMİ’YE MÜRŞİDLİK VAZIFESİ

Hadimi rahmetüllahi aleyh’e son zamanlarında MÜRŞİD’lik vazifesi verildiği de çok söylenmektedir. O yüce vazifeyi ifa etme vazifesi ile muvazzaf iken bu âlemden öbür âleme irtihal etmiştir. Bu manevi vazifede ne kadar devam ettiği hususunda değişik görüşler vardır.
O büyük zatın hayatı, hep ehlisünnet ve’l-cemaat akıdesine sımsıkı sarılmakla ve onun kitabı ilahiye’ye son derece halisane hizmet etmekle geçmiştir. Ve öyle anlaşılmaktadır.
Eserinde ve mektuplarında da anlaşılacağı üzre, ebedi kurtuluşun sünneti rasülüllaha tabi olmağa devamlılıkda olduğunu hep tavsiye ve vasiyet etmektedir. Bizim bu samimi ve saf kanaatimiz odur ki o, gerçek bir müderris ve mürşid olarak hayatını devam ettirmiştir. Bu sebeple, biz deriz ki, doğru olan, Hazreti Hadimi’nin bir mürşid K.S.) olarak bu âlemden darı baka’ya intikal etmiş olmasıdır.

HAZRETİ HADİMİNİN EL YAZMA KİTABINDAN

(338-109- Merhumun torunu Müftü Ahmed Efendinin not defterinden)
Bismillahirrahmanirrahim. Hamd tek olan Allah’a mahsustur. Salât onun kulu ve rasülü ve onun âline olsun.
Sanki ben kendimi Sakfı Azımın tahtında müctehiden ve mütearriken bulunuyordum. Kürsü koyun ona denildi. Ve bir kürsü koydular. Yüksekliği iki zira sanki altundan işlemeli acaib bir Kürsü. Bana, çık kürsüye vaaz ver denildi.
-Ben dedim ki: Dinleyecek kimse yok, kime vaaz edeceğim?
Dediler ki: Sen konuş. Dinleyici olur dediler. Kürsüye çıktım ve dedim ki: Ey topluluk, Allah ve Rasülüne itaat ediniz. Ve Allahtan ittika ediniz.
“Allahtan ittika ediniz ki felah bulasınız”(ayet). “Allaha yöneliniz, bağlanınız ve ona doğru koşunuz”(ayet). “Allahın mağfiretine koşunuz. Semavat ve arzın genişliğinde olan o cennet müttekılere vaad edilmiş hazırlanmıştır” (ayet).
Ey kavm: “Allah Tealayı zikrediniz. Gece ve gündüz tesbih ediniz”(ayet) “Siz Allah Tealayı zikrediniz ki Allah da sizi zikretsin.(ayet). Ve dinleyenler; Allah dediler. Sonra kürsüden inme anında; İnme dediler. Ve semaya doğru çıkardılar. Beraberimde sanki dört veya yedi kişi vardı. Yedi kat semadan SİDRE’ ye kadar çıkartıldım.
Sonra Arşın bazı esrarına şahit oldum. Sanki Mevlama vuslatı (kavuşmayı) umuyordum. Melaike-i Kiramın tesbihlerini işittim.
Melekler: “Sübbühun Kuddüsün Rabbüna ve rabbü’l-Melaiketi verruh ve Sübhane men teazzame bi’l-azameti ve’l-ceberut ve Sübhane’l-meliki’l-hayyi’llezi layemutü ve küllü hayyin yemütü ve nahvüha” Diyerek Mevlaya tesbih de bulunuyorlardı.
Sonra çok mühim olan şeyleri, kendim, evladlarım, babam, annem, meşayıhım, talebelerim ve ahbablarım için Rabbimden istedim. Dua ettim. Sonra Hz. Peygamberimize mülakı olmak için dua ettim. Hatıfdan bir ses denildi ki:
-Ona vasıl olacaksın.
-Maıyetime (beraberime) bir Melek tayin edildi. Ona KESEFYAİL deniliyor. Benim için eğerli bir burak, mislini hiç görmedim, bir hayvandı. Hemen bindim. Çok geçmeden KESEFYAİL ile Efendimizin Ravzasından yükselen ENVAR ve Haymesinin zıyası, vasıflandırmak mümkün değil. Bu eşsiz ilahi manzaraya şahid olduk.
Ben, Kesfiyail, evvela Sıddıkı Azam’a r.a. gidelim ziyaret edelim dedim. O Hz. Peyğamberin Merkadı Şerifinin sağ tarafında yakınındaki Haymenin altında bir kürsü üzerinde oturuyordu. Selam verdim. Ve elini ayağını öpmek için izin istedim. Öptürmediler. Müsafaha edelim dedi. Müsafaha ettik. Sonra ben onun beyaz ellerinden öptüm.
Bana: Ehlen ve sehlen, yani hoş sefa geldin dediler. Bana dua ettiler. Birçok vasiyetlerde bulundular. Ben kendilerine, bana yol gösterirmisiniz Rasülullah Efendimizin huzuruna gitmeye diye rica da bulundum.
Bana dedi ki:
-Buna hacet yok. Sen kendi haline gidebilirsin dedi. Bende huzuru Nübüvvete gittim. Efendimiz, yüksek bir sedir üzerinde. Selam verdim şu şekilde:
ESSALTÜ VESSELAMÜ ALEYKE YA RASÜLELLAH
ESSALATÜVESSELAMÜALEYKE YA HABİBELLAH
ESSALATÜ VESSELAMÜ ALEYKE YA SEYYİD’EL-EVVELİNE VE’L-AHIRİN
VEYAŞEFİA’L-MÜZNİBİNVEYAMEN BUİSE RAHMETE’LLİL-ÂLEMİN.
Bu selavatı şerifeye karşı güler yüz ile, yumuşak vazıyet de, ehlen ve sehlen ya veledî ve habibî, diyerek karşıladılar. Kendisinden şefaat taleb ettim.
-Bana birçok vaatler yaptı. Vasiyetler yaptı. Lakin benim unuttuklarım oldu. Hatta benim on sekizinci evladımsın buyurdu. Sonra, beni Hz. Ali’nin merkadına gönderdi. Oraya gittim. Ellerinden öptüm. Hz. Ali bana:
Ehlen ve sehlen evladım dedi. O evlatlık öyle bir evlatlık ki, o evlatlığı bihakkın hıfz edin buyurdular. Sonra, Hz. Âlinin yanında seriri üzerinde beraberce çok oturdum. Sonra bir nida geldi hatıfdan:
-Hazırlanın.
O anda sayamayacağım kadar çok binek (Burak) geldi. Ve yerimize avdet ettik. Sonra:
Hamden ve hamden Allahıma hamdolsun. Ey Rabbimiz, bizim için nimetlerini tamamla ve verdiğin nimetlerin şükrünü bizlere kolaylaştır. Ey Allahım, en güzel nimetlerinle bizleri rızıklandırdığın gibi, bizleri yine rızıklandır. Ve bizleri bizden razı olacağın manada şükrünü edada muvaffak kıl...duasını hemen ilave yaptılar.

AYNI ESERDE- Hz. Hadinin el yazma eserinden s,338-109)
Daha sonra, aynı senenin Ramazanı şerifin 28. günü Hadim Cami inde itikâf da iki namaz arasında idim. Bir Racül geldi. Bana dedi ki:
-Ricalü gaibden sizi ziyaret etmek istiyorlar. Ben, ehlen ve sehlen dedim. Bir zaman geçtikten sonra başka bir racül geldi. Hz. Kutub yakında sizi ziyaret edecek dedi.
Bende: Merhaba buyursun dedim. Daha sonra çok kişiler geldiler. Onlar üç yüz kişi olduklarını söylediler. Onlarla az bir sohbet ettim.
-Sonra diğer şahıslar geldi. Onlar kırk kişi olduklarını söylediler. Azda onlarla sohbet ettim. Sonra yedi kişi daha geldi. Onlara BÜDELA diye söylenir. Onlarla da biraz sohbet ettik.
Sonra iki Racül geldi. Onlara EMAMAN denilir. Kutbun vezirlerindenmiş. Sonra onlar gittiler öncekiler gibi. Onların hiç birine ikram edemedim. Yedilerden bazıları, yerimde kalmamı tenbih ettiler.
Sonra KUTUB geldi. Benim hizama oturdu. Ellerimden tuttu. Sana, dünyayı terk etmek üzere biat ediyorum. O dünyanın şehvetine tabi olma. Dünya ehli ile de lâûbali olma. Onlara kalbini bağlama. Sonra, başka başka nasihatlerde bulundu ve gayp oldu.
Denildi ki: -Hz. Hızır sana yakında mülakı olacak. Hemen kalktım. Ve istikbal ettim. Makamıma geldi. Bir lahza beraber olduk...(bu menkıbede burada nihayet buldu). (Devam edecek)

148
HADİMİ MERHUM’UN TEVAZUU

Günün birinde, talabeleri et yemeği yemişler ve içlerinden bazıları kemikleri ellerine alarak, afedersiniz (Köpekler gibi hırrrr hırrrr diyerek kemikleri sıyırıyorlar). Bu manzarayı gören hocaları Hz. Hadimi:
”Çocuklar! Yer verin de, hepsini de tüketmeyin birazda şu koca köpeğe kalsın” diyerek tevazu göstermiştir. Dikkat edilecek olursa; burada Hadimi merhum, Müslümana nefsi terbiye ve nefsini aşağı görmek dersini vermektedir. Aynı zamanda konuşma sitili ve karşısındakini kibarca ikaz etme ve nasihat etmek de konuşma usulünü öğretmektedir.

AKŞAM NAMAZLARINI KAZA ETMESİ

Hadimi r.a. anlatıldığına göre, 20 yıllık akşam namazını kaza etmiş. Buna sebep ise! Günün birinde akşam vakti hala havada bir aydınlık var. Hemen bir arkadaşı ile yüksek bir yere çıkmışlar ve hala güneşin ışıklarının kaybolmadığını sezmişler. Ve böylece vaktin tam girmediğine kanaat getirmişler. Bu durum onun 20 yıl akşam namazını kaza etmesine sebep olmuştur derler.
Kimisi de bu namazın sabah namazı olduğunu söylemektedir. Fakat burada, hangi namaz olursa olsun, mühim olan o zatın bu hususta çok hassas olmasıdır. Merhum k.s. burada Müslümanlara bu huhus da yani namaz hususunda çok dikkatli olunmasına mesaj vermektedir.

BEYT
Ulemanın kocası, kocadıkça koç olur
Cühelanın kocası, kocadıkça hiç olur.

SAİD’Mİ ŞAKİ’Mİ

Yine anlatılır: Hadim de bir şahıs vardır ki, bu şahsın HZ. Hadimi ile hiç bir alıp veremediği bir şey yok. Ama Hadimi r.a. her ne zaman Medreseye giderken yanından geçse çeşit çeşit edep dışı hareketlere başlarmış. Hürmet etmek bir tarafa, tamamen terbiye dışı davranışlarda bulunurmuş. Günün birinde yine böyle davranınca Hz. Hadimi, düşünmüş kendi kendine. Ve demiş ki:
-Ya Rabbi, ben bu kuluna bir şey yapmadım. Ama o bana neden böyle yapıyor! Bu kişi, acaba şakiler listesindemi yoksa Said’ler listesindemi? Kendisine gösterilmesin için ilticada bulunmuş. Kalp perdesi açılınca veya âlemi menam da, kendisine liste gösterilmiş ve o, zatı Şakiler listesin de görmüş.
O anda, o Müslüman için merhameten ”Şo üç nokta’yı siliverseniz olmazmı” demiş. O üç nokta, Şakı kelimesinin Şın harfinin üç noktasıdır. Birde bakmış ki üç noktayı silinmiş ve Adamın ismi Saidler listesine geçmiş.
Daha sonra ki gündüz, yine o adamın yanından geçerken (bu geçiş ordan geçmesi icabettiği içindir. Yoksa hususi onun için değildir). Adamcağız Hazreti Hadimiyi görür görmez ayağa kalkıyor, hürmeten ne yapacağını şaşırıyor. Hz. Hadimi o zaman diyor ki; evladım mesele sende değilmiş o üç noktadaymış diyerek latife yapıp geçiyor.
Hep büyükler böyledir. Hiçbir Müslümanın, Şakılerden olmasını hatta burnunun bile kanamasına asla tahammül edemezler. Cenabı Hak şefaatlerine nail eylesin.
Ama ne hikmettir bilinmez, yakın tarih de huzuruna kabul etmediği kimseler de olmuştur. Mesela benim bizzat kendi ağzından dinlediğim bir şoför bizzat, başından geçen hadiseyi bana anlattı. Kendisi Antalya ilimizin Gündoğmuş ilçesinden. Malumunuz sahil boyunda yaşayan vatandaşlarımız yazın Toroslara yaylaya çıkarlar. Bu bey de yaylaya çıkar son bahara kadar yaylalarda kalır. İsterseniz bundan sonrasını yani hadiseyi ondan dinleyelim:
Kendisi gibi yaylaya çıkan Alanyalı arkadaşlar derlerki; Senin dolmuşu kiralayalım bizi Hadimi’yi ziyarete götür ve oradanda Konya’ya gidelim. Orada bizim talebe gençler var. Onları hem ziyaret eder ve hem de ihtiyaçlarımızı görür geliriz dediler.
Ben de, tamam dedim ve bu arkadaşları Hadime getirdim. İlk vardığımız yer, Hadimi hazretlerinin Türbesi oldu. Arkadaşları dolmuşdan indirdim, ben arabayı park edeyim ziyarete bende gelirim dedim.
Arabamı kenara park ettikden sonra, bende türbeye doğru yürüdüm ve yaklaştım. Tam o sorada, elinde baston bana doğru göründü ve bana bastonunu vuracaktı ki hemen kaçtım.
Ve böylece bunlar ziyaretletini yaptılar. Ben ise yapamadan ayrıldım, diye şahsın kendisinden dinledim. O mübarek o kişinin nahoş olan nesini gördüde böyle yaptı bilemeyiz. Ve bunları bana ahlatırken yanında talebelerimi ziyarete gelen, talebelerimin yakınları da var idi. Kısaca sebebini Allah bilir der düşünür düşünür geçeriz.
Ben bir esnaf arkadaşımın dükkânın da bu hadiseyi anlatınca, bana dedi ki dur, sana başımdan geçen bir hadiseyi de ben sana anlatayım!
-Ben anlat bakalım dedim. Ve odabaşından geçeni şöyle anlattı;
-Benim bir arabam vardı. Sonradan tanıştığım yaşlı bir bey benim arabamı kiraladı. Beraberce Hadim tarafına gittik. Geçerken yolumuz Hazreti Hadiminin türbesine uğradı öyle olunca ben, arabamı durdurdum. Yanımdaki o yaşlı yol arkadaşıma dedim ki;
- Hacı ağabey bu zat büyük bir zattır bir fatiha hediye verip geçelim! Adam benim teklifimden rahatsız oldu. Ben ise israr etmeğe devam ettim. Ve dedim ki; Eğer senin böyle olduğunu bilseydim arabama almazdım. Bir de sana Hacı Ağabey diye konuşuyorum dedim ve kızdım.
-Adam; Bak kardeşim beni iyi dinle. Ben neden o zata ziyarete gitmiyorum?
-Neden gitmiyorsun?
-Seninle geldiğim gibi, yine bir gün ben buradan arkadaşlar ile geçerken, onlarda ziyareti teklif ettiler. Hep beraber Türbeye yürüdük. Onlar yaklaştılar. Ben ise tam yaklaşırken, bana o zat bastonunu kaldırdı. Defol benim senin fatihana ihtiyacım yok” dedi ve beni kovdu. Beni o gün kovan kişinin yanına nasıl varırım. Onun için gitmiyorum, sen kendin git ziyaretini yap dedi bana. Ve ben kendim gittim ziyaretimi yaptım diye anlattı. Ve bu kişinin hala yakına gelinceye kadar hayatta olduğunu ve Mevlana’ya yakın bir yerde oturuyor diye söylemiştir.
Evet, bu malumat da birinci ağızdan dinlediğim malumatlardandır. Neden kabul edilmedi, neden kovulmuş olabilirler yorumu size aid. Doğrusunu Allah bilir. Ama illa ki bir sebebi vardır! (Hadiseyi yaşayan arkadaşım şimdi çiçekçilik ile meşgul olmaktadır). Halikı zülcelalımız bizleri dostlarına sevdirsin düşman eylemesin. Dostlarının kubbesisi altında hidayet dairesinde kılsın… Âmin.
 
Bu yazı toplam 1405 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.