1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Sevgisizlik, Sabırsızlık, Şükürsüzlük
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Sevgisizlik, Sabırsızlık, Şükürsüzlük

A+A-
Dün bir dostumla sohbet ederken “Sizce bizi en çok yaralayan ve toplumu mutsuzlaştıran sebepler nelerdir?” şeklinde bir soru sordu. Cevaben başlıkta zikrettiğim üç husus ilk planda aklıma geldi. Evet sevgili dostlar, problemlerimizin, yaşadığımız sıkıntıların, mutsuzluğumuzun ve huzursuzluğumuzun kaynağında bence bunlar yatıyor. Ve bu temeller üzerinde bina ettiğimiz tavırlarımız, reflekslerimiz, hadiseler karşısında ortaya koyduğumuz davranış tarzlarımız ve tepkilerimiz de yeterince adaletli ve sağlıklı olmadığından olsa gerek “Yaratana kulluk, yaratılana şefkat, merhamet ve adalet” üzerine bina etmemiz gereken münasebetlerimiz de o ölçüde yara alıyor, örseleniyor.

Ve hayat bu çerçevede kendi kendimize oynadığımız bir tiyatroya dönüşüveriyor. Söze gelince her şeyi, insanları, havyaları, çevreyi seviyor(muş) gibi yapıyoruz ama kalp kırmaktan, gönül incitmekten, yaralamaktan, aşağılamaktan, suçlamaktan, kişilerin hatalarını boyunlarına adeta bir yafta gibi yapıştırıp yargılamaktan bir an bile geri durmuyoruz. Sadece kendini seven, sevdiklerini ise kendi nefsine hizmet ettiklerine inandığı ölçüde seven ve değer veren egosentrik, narsist bir halet-i ruhiyeye esir olmuş durumdayız. Materyalizm bütün benliğimizi neredeyse hücrelerimize hatta ruhumuza kadar esir almış durumda. Yeni terminolojide “empati”, eski dilde “digerkamlık” olarak ifade edilen “kendini karşısındakinin yerine koyarak onun hissettiklerini hissetme” yetimizi çoktan paketleyip duvara asmışız. Kardeşimizin ayağına batan bir dikenin acısını yüreğimizde hissetmemiz talep edilen bir öğretiye inandığımızı ve o minvalde yaşadığımızı söyleyip dururuz oysaki. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” sadece sohbetlerde ve nutuklarda söylenecek güzel bir söz, bir kelam-ı kibar olarak kalmış akıllarımızda sadece.

Öte yandan her gün yaşadığımız onca acı gösteriyor ki hiç kimse için dört dörtlük bir hayat da söz konusu değil. Ruhumuz kısa günde kırk defa örseleniyor şu acımasız zamanların, şu acımasız dünyasında. Ve biz “sabır” denilen hasseden ve Allah’ın beraber olacağını defaten Kitabında müjdelediği ettiği sabredenlerden olabilmek erdeminden de çok uzaklaştık. En ufak bir sıkıntıda hemen isyan ediyor, çevremizdekilere sataşıyor, hemen birilerini suçlama telaşına düşüyor, daha da olmadı kadere ve ilahi takdire bahane bulmaya, suç atmaya çalışıyoruz. Ve biz biz olmaktan, kul olmaktan, insan olmaktan hızla uzaklaşıyoruz. Oysa ne de güzel müjdeler vardı temel öğretilerimizde sabredenlere dair; rıza makamına ermek gibi, Allah ile birliktelik gibi, Resul’e komşu olmak gibi, cennet gibi değil mi? Tüm bu hırçınlıklarımız, isyanlarımız, hazımsızlıklarımız; hakiki kulluktan, has kulluk has ümmetlik devletinden ne kadar az nasibedar olduğumuzu haykırıyor adeta her gün yüzümüze de bir türlü farkına varamıyor, gerçeği idrak edemiyor, özümüze, aslımıza dönme hususunda bir gayret sarf edemiyoruz. Biraz gayret etsek, biraz çaba göstersek, mütehammil olmaya çalışsak, yani “bir adım gitsek bize on adım gelineceği” vaat edilmişti oysa değil mi?

Hele bir de şükür bahsi var ki, işte o sınavı bir türlü geçemiyor, her sene ikmale kalan öğrenciler gibi bir türlü üst sınıfa, bir üst makamlara terfi edemiyoruz. Halbuki ne kadar da çok nimetler içinde yüzüyoruz. Etrafımıza, sahip olduklarımıza bir kere hakikat nazarıyla bakabilsek, herhalde alınlarımızı secdeden kaldırmamacasına şükür makamında olurduk Yaratanımıza. İmanımız var bizi var edene, sağlığımız var, eşimiz, dostumuz, aşiyanımız, ailelerimiz var. Ekmeğimiz, suyumuz, teneffüs ettiğimiz havamız var. Bir astım hastasına, bir kronik bronşit hastasına soralım bir nefes havanın değeri nedir sizin için diye. Aklımız yerinde çok şükür, akıl hastası bir çocuğun annesine soralım, ne hisseder her gün diye. Elimiz ayağımız tutuyor hamdolsun. Spastik engelli bir yavrunun babası ile dertleşelim bakalım, her gün ne yaşıyor, neler hissediyor diye. Belki de çocuğunun sadece tuvalet ihtiyacını giderebilmesi, kendi yemeğini yiyebilmesi bu durumdaki birçok anne baba için en büyük şükür vesilesi olacak. Ya da sadece büyüyebilmesi ölmeden, tıpkı Suriyeli, Filistinli ya da Sudanlı, Somalili bir annenin yüreğindeki dua gibi.

Uzun lafın kısası; sevelim sevilmesi gerektiği gibi, sabredelim sabredilmesi gerektiği gibi ve şükredelim sahip olduğumuz tüm nimetlere şükredilmesi gerektiği gibi. Ama lütfen seviyormuş, sabrediyormuş, şükrediyormuş gibi yapmayalım. “…muş gibi” yaptığımız her şeyde hiç kimseyi değil sadece kendimizi kandırırız zira. Gerçekten sevebilen, sabredebilen, şükredebilen kullardan olabilmemiz temennisi ve duası ile…
 
Bu yazı toplam 126 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.