1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. Şubatlar Hep Soğuk Gelir Bana
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Şubatlar Hep Soğuk Gelir Bana

A+A-
26 Şubat bugün, yarınki yazımı yazıyorum. Dışarısı “mevsim normallerinin üzerinde” belki ama içim üşüyor, özüm üşüyor şubatlarda. 21 yıl öncesine uzanıyor aklım, acı hatıralar canlanıyor zihnimde. Evet, 21 yıl önce bugün Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesi, Hocalı kasabasında bir katliam yaşanmıştı. Bölgedeki Sovyet ordusunun 366. zırhlı alayının tüm araçlarını kullanarak kasabayı kuşatan Ermeniler, çoluk çocuk, yaşlı, kadın demeden ağır bombardımana tabi tutmuşlardı masum halkı. Önemle altını çizmek gerekir ki bu, karşı tarafta savaşan unsurların olduğu bir ordu ya da milis kuvvetlerle yapılan bir savaş değil, elinde silah olmayan, tamamen savunmasız sivil halka karşı yapılan bir katliam, bir soykırımdı. Sonuçta 80 den fazlası çocuk olmak üzere 600 ün üzerinde ölü, 500 civarında yaralı, 1500 e yakın sayıda esirle sonuçlanan bir katliam. Acımasız katillerin, katletmekle iktifa etmeyip, öldürdükleri insanların kafa derilerini yüzdüğü, burunlarını, kulaklarını kopardığı, tırnaklarını söktüğü ve buna benzer işkenceler uyguladıkları bir mezalim. Adetlerinin bu olduğunu zaten 1. Dünya Harbi yıllarında Doğu Anadolu’da yaptıkları zulümlerden çok iyi biliyoruz biz milletçe.

Ancak her zaman olduğu gibi önemsiz alt yazılarla geçiştirildi bu katliam, balina ve fokların katledilmesini, karabatak kuşunun petrole bulanmış görüntülerini aylarca her gün dünyaya izlettiren medya ve arkasındaki güçler tarafından. Ölen nasıl olsa Müslüman’dı öyle ya, işkenceye uğrayan, tecavüz edilen, karınları deşilenler Müslümanlardı. Ne gereği vardı ki şimdi onların görüntülerini gösterip şişman beylerin, hanımların ve çocukların iştahlarını kapatmanın değil mi?
İşte böyle bir şubat acısı saplanmıştı yüreğime yıllar önce, ne acı dindi, ne sızısı geçti. Çünkü ne acılar nihayet buldu, ne zulümler, ne de katliamlar, işkenceler yıllardır İslam topraklarında, hep tazelendiler farklı coğrafyalarda sadece.

Bir de Şubat’ın 28 i soğuk gelir bana. Kara saplı, kapkara bir hançerin soğuk çeliğinin milletin yüreğine, aynı milletin öz evlatlarının eliyle saplanışının soğuğunu duyarım taa içimde, her 28 Şubat’ta. Önce senaryolar yazıldı karanlık ellerce karanlık dehlizlerde. Sonra aktörler çıktı ortaya Fadime’ler, Ali’ler, Müslüm’ler ve diğerleri. Tiyatroyu hep birlikte seyrettik, yuttuk günlerce, aylarca, soğuk bir aş gibi yutturdular sonra da kalan kısmını. Artık “öz yurdunda garib” olma günleri başlamıştı birçoğumuz için. Halk kimdi ki zaten, “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan”, “ağzı soğan kokan”, “dağda çobanlık yapan” adamın oyundan da hayır gelmezdi, onun oy verdiği kişilerden de. O halde hazır birileri de iyice acıkmışken, keselerini ve kâselerini bir güzel doyurma zamanı da gelmişken “demokrasinin” adeta bir zamanlar helvadan yapılan putlar misali yenme zamanı gelmiş de geçiyordu bile.
Medya zaten acıkmış, ağzından sular akar vaziyette, tahrik olmaya ve tahrik etmeye müsait hazır kıtalar gibi beklemekte ve yaralı ceylandan bir parça koparabilmenin hevesiyle etrafta dolanmakta, kapalı kapılar ardında hem andıçlar hazırlamakta hem de dönüp aynı andıçları dinlemekteydi. Zaten bu cahil halk kitleleri yıllardır yapılan tahribattan etkilenmemekle, değerlerinden uzaklaşmamakla, olup biteceği çoktan hak etmekteydi sırça köşklerde, boğaza karşı viskisini yudumlayarak toplum mühendisliğine soyunanlar için. Üniversitelerdeki bazı cüppeli cahil yobazlar da soyunmuşlardı bu güreşe, bolca yağa bulanıp gerektiğinde kolayca kıvrılıp kaçabilmek için. Onlara göre bazı insanlar sadece vergi vermek için, oğulları da şehit olsunlar diye yaratılmışlardı. Onlar ve çocuklarından ancak, çaycı, çöpçü, kapıcı, temizlikçi, işçi veya taş çatlasa alt düzey memur olurdu. Hem onlar kim oluyorlardı da hakim, savcı olacak da yargılayacaklardı beyaz tenlileri, efendilerini. Doktor da olmamalıydılar, mühendis de. “Hele şunlardaki cesarete de bir bakın, neymiş efendim hükümet olup bir de ülkeyi yöneteceklermiş. Hadi oradan adi köleler, biz efendileriniz, beyaz Türkler dururken, siz kimsiniz de ülkenin kaynaklarına ve yönetimine hükmedeceksiniz?” halet-i ruhiyesi hâkimdi, birilerinin kellelerini almaya ve onlarla beslenmeye alışmış yeniçeri ruhlu derebeylerine.
Birinci meclisi ve onu oluşturan unsurların temsil ettiği kitleleri adeta ıskalayarak ve yok sayarak, kurucu iradeyi temsil ettiğine inanan, vatanın bu kutsal sahiplerine göre; tez elden hadleri bildirilmeliydi bu densiz halk kitlelerine. Yoksa bunlar hafazanallah bir de plajlara hücum ederlerse, vatandaş denize giremez hale gelecekti. Hazır bu işe teşne hale getirilmiş, buna uygun kültürel ve ideolojik alt yapıyla donatılmış, daha önceden de benzer deneyimlerde aslan payına ortak olmuş “zinde zalimler” olmaya gönüllü kıtalar da varken, gerisi çocuk oyuncağıydı. Dünya düzenini düzenlerden de onay alındı ve düğmeye basıldı, karanlığın zalim soytarıları tarafından. Önce seçilenler uzaklaştırıldı, sonra atananlar görevlerinden. Türkiye’nin zencilerine karşı adeta bir cadı avı başlatılmıştı 20. yüzyılın Klu Klux Klan’ları tarafından. Ne milletin bölünmesi, paramparça edilmesi umurlarındaydı, ne de küçücük kız çocuklarının yaralı kalplerinden arşa yükselen feryatlar, figanlar. Onların babalarının vakur ama bir o kadar da hüzünlü çaresizlik gözyaşlarının, analarının yakarışlarının da hiçbir anlamı yoktu efendilerin gözlerinde. Zaten böyle bir proje en az 1000 yıl sürmeliydi ki, “Rabbim Allah’tır” diyenlerin genlerinden, DNA’larından dahi bu çağdışı, skolastik, örümcekleşmiş düşünceler tamamen silinip, yok olabilsindi.
Her şey hesaplanmış, her şey yolunda gidiyordu güç sahipleri için. Hesaplanmayan tek bir şey vardı, gözden kaçırılan tek bir şey. O da Allah’ın (cc) da bir hesabının olduğu, O’nun hesabının ise tüm hesapları bozucu, tüm hileleri boşa çıkarıcı, kahredici bir gücünün olduğuydu. O masum yüreklerden arşa yükselen feryatların, o sel olup akan ve ‘Ya Rab, sadece sen bizim Rabbimizsin, ancak sana kulluk eder ve senden yardım dileriz” yakarışlarının cevapsız, karşılıksız kalacağının zannedilmesiydi.

Keser döndü, sap döndü, gün geldi, hesap döndü. Geride korkunç bir psikolojik yıkım, gençliği, umutları, hayalleri kendilerinden söküp alınan, çalınan insanlar bırakan bir zulüm kaldı. Dün mazlumların ahını alanlar, bugün hakikaten bu ahların aheste aheste çıktığını görüyor ve yaşıyorlar. Bazı süreçlerdeki “ahestelik” de bundan mıdır bilemem. Ancak, dün kendi insanına, içinden çıktıkları milletine bunları reva görenler umarım “zulmün payidar olmayacağını”, “zulüm ile âbâd olanın ahirinin berbâd olacağını” anlamışlardır bugün.
Velhasıl, şubatlar bana hep soğuk gelir bu yüzden. Aynı acıların ve zulümlerin ne İslam topraklarında, ne dünyada ne de özelde vatanımızda yaşanmaması, her birimizin zulüm ve adaletsizlik karşısında, kimden gelirse gelsin, dimdik ve onurluca durabilmemiz ve barış, kardeşlik, huzur dolu aydınlık sabahlara uyanabilmemiz dileğiyle…
Bu yazı toplam 60 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.