1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

  3. “Sütün ağzı açık kalınca, kediye insaf düşer…”
Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

“Sütün ağzı açık kalınca, kediye insaf düşer…”

A+A-
Çok sevdiğim ve zaman zaman da kullandığım bir Anadolu tabiridir bu. Kısaca der ki; “Ey insaf ve vicdan sahipleri, biri ya da birileri sizi hoş görüyorsa, taleplerinizi ikiletmeden yerine getiriyorsa, kırmamak, üzmemek ve incitmemek adına isteklerinizi olumlu karşılıyorsa, hatalarınızda merhamet edip affediyorsa, güçlenmenize, büyümenize katkıda bulunuyorsa, siz de sürekli yeni isteklerde bulunmaktan, nasıl olsa affediliyoruz diye yeni hatalara yelken açmaktan imtina edin, üzerine üzerine gitmeyin, bunaltmayın, daraltmayın, insaf edin…”. Yani sütün ağzı açık kalınca, bunu bir hak olarak addedip hemen içine dalmayın.

Bu duruma hem kişiler arası münasebetlerde hem de kişi, kurum ve kuruluşların devletle olan münasebetlerinde sıkça rastlarız. Aile içi ilişkilerde de çoğu zaman iş böyle caridir. Ailelerin ya da sülalelerin nedense hep bir “dert çekeni”, “dert babası”, “kahır işçisi” vardır ve herkes her derdini ona anlatır, ondan yardım bekler, en ufak bir krizde bütün gözler ona yönelir. Herkes ondan çözüm ve yardım beklerken kimsenin aklına o kişilere “Yahu senin bir derdin var mı? Yerine getirmemizi istediğin bir isteğin ihtiyacın var mı?” diye sormak gelmez.

Kamu kuruluşlarında da durum çok farklı değildir aslında. Özellikle de amirler, çalışan, üreten, iş bitirici, çözüm üretici, mesai kavramı olmadan hizmet eden, dürüst ve çalışkan birini keşfettiklerinde o kişi için kâbus dolu günler başlamış demektir. Diğer mesai arkadaşları yan gelip yatarlarken, “o nasıl olsa iş bilmez, zaten sürekli de hata yapıyor” ön kabullenimlerinin gölgesinde serinlerken, bizim “zavallı memur” bir taraftan işlerini layık-ı vechi ile yerine getirmeye çalışırken diğer taraftan da diğerlerinin açıklarını kapatmakla mükellefmiş gibi bir haleti ruhiyeye mahkûm edilir. Çalışan ve hizmet üreten kendisi olunca da bunun kaçınılmaz sonucu olarak hesap verme mevkiinde de sadece o muhatap alınır idarece ve aslında o kadar emeğine ve özverili çalışmasına rağmen maalesef çok az takdir edilir. Bu devran böylece sürer gider. Yani bir dostumun da sıkça dile getirdiği gibi “ihmal-i mesuliyet herhangi bir sıkıntıya sebep olmazken, icrayı mesuliyet hep var olacaktır ve çalışıp üretmenin bedeli olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Yani özetle “sütün ağzı açık kaldıkça kediler asla insaf etmeyi” düşünmeyeceklerdir…

Bu duruma ülke siyasetinde de sıkça rastlamaktayız. Gün geliyor siyasetçilerimiz öyle insanlara ya da bazı gruplara öyle tavizler, öyle istisnai uygulamalar, öyle imtiyazlar tanıyorlar ki, adalet ve hak kavramlarını yerle yeksan edercesine diğerlerini “ötekileştiren”, bu yandakilerini “berikileştiren” uygulamalar bir yandan kamu vicdanını sarsıp derinden yaralarken, “kul hakkı” hususunda hassasiyet sahibi olanları da ziyadesiyle müteessir ediyor. Bununla da kalmayıp “hakka ve adalete” olan itimadın kaybolmasına, hukuka olan inancın erimesine, idarecilere olan güvenin örselenmesine zemin hazırlıyor.

On yıllarca ülkemizde “Beyaz Türkler” olarak nitelendirilen bazı ekalliyet mensupları ve malum çevrelerin adamları, bürokrasiden siyasete, üretimden ticarete, silahlı kuvvetlerden üniversitelere, bankalardan medyaya kadar pek çok alanda “imtiyazlı sınıf” muamelesi görmüş ve her bir iş ve icraat, kanunlar ve kararlar bunların lehine çalışan çarkları kusursuzca döndürebilmek adına planlanmıştı. Halkın üzerinde zaman zaman ekonomik, zaman zaman da inançlarına ve değerlerine yönelik baskılar uygulanarak, adeta nefes almasına, kafasını kaldırıp da bu insafsız, adaletsiz düzene itiraz etmesine de imkân tanınmamıştı. Ülkemizde çok partili sisteme geçişten itibaren on yıllarca bu durum halk ve talepleri lehine değiştirilerek bir denge sağlanılmaya çalışılmış olsa da böyle zamanlarda “halk için değil, halka rağmen tesis edilen müesses nizamın bekçileri ve müzmin götürücüler” her seferinde tedbirlerini almış, “zinde güçlerin” de desteğiyle suyu tersine akıtmayı başarabilmişler ve bu süreçlerde milletimizin ne çektiğine, ne acılar yaşadığına, manevi, moral ve ekonomik kayıplarına da hiç aldırmamışlardır. 27 Mayıs’ta, bu ülke halkının kahir ekseriyetinin oylarıyla iktidara gelmiş Başbakanını ve arkadaşlarını darağacına gönderen de bu zihniyettir.

Son on iki yıldır ise asli kurucu unsurlarıyla tanışıp barışma sürecine giren ve bu sayede bir yandan dünyada imrenilen bir ekonomik büyüme hızına sahip olurken diğer yandan milletin, gasp edilen ve acımasızca örselenen değerleriyle yeniden kavuşmasına vesile olunan memleketimizde, özellikle belli bir grubun mensuplarına yönelik “pozitif ayrımcılık-berikileştirme politikaları” ters tepmiş, adaletin terazisindeki bu oynama kamu vicdanını yaralarken o grubun mensuplarının, iz’an ve idrak sınırlarını zorlayan ve giderek artan taleplerini de beraberinde getirmiştir. Durum öylesine vahim bir hâl almıştır ki “ne istedilerse verildiği” ifade edilenler hep daha fazlasını talep etmişler ve nihayetinde işi “devlete ve tüm kurumlarına mutlak hâkimiyet” düzeyinde bir kalkışma derecesine kadar getirmişlerdir. Dolayısıyla son derece örgütlü ve bir “üst akıl” tarafından yönlendirilen bu organizasyon “ağzı açık kalmış olan süte balıklama dalmış, son damlasına kadar içmeyi kendisine hak görmüş ve asla insaf etmemiştir”. Hiçbir ahlâki değer tanımadan, fütursuzca devleti ele geçirmeye yönelik bu kalkışmaya karşı her ne kadar bir takım tedbirler alınmaya çalışılmışsa da bugün itibariyle bunların yeterli ve caydırıcı olduğu iddia edilemez. Bu manada Sayın Başbakan ve ideal sahibi bazı bakanlar, az sayıda milletvekili ve çok az sayıda bürokratlar dışında yiğitçe, mertçe bu saldırıyı dile getiren ve mücadele eden de yok denecek kadar az gibi durmaktadır. Sırtında “yumurta küfesi” taşıdığı intibaı veren herkes ve her kesim adeta bir “hamuşan suskunluğuna” bürünmüş vaziyettedir.

Bu ve benzeri unsurlarla mücadele etme sözünü veren iradeye, milletimiz son yapılan seçimlerde arka çıkmış, bu yapının temizlenmesi kayıt ve şartıyla bir kez daha oylarını ve iradelerini emanet etmişlerdir. Şimdi sıra kendilerinde olan Sayın Başbakan ve yürütme organında görev alanlar, bu emanetin hakkını vermeli ve bir daha bu tip kalkışmalara meydan verilmemesi hususunda gerekli yasal düzenlemeleri yapmalıdırlar. Bunları yaparken de adalet ve hakkaniyetten bir daha asla ayrılmamalı, hiçbir sınıfa imtiyaz sağlayacak uygulamalara geçit verilmemeli, görevlendirmelerde ehliyet ve liyakati esas almalı, aksi takdirde bunun bedellerinin milletimiz ve ümmetin mazlumları için ne kadar ağır olduğu bir an bile akıldan çıkarmamalıdırlar. Dolayısıyla, iktidarıyla, muhalefetiyle, bürokrasisiyle, sivil toplum örgütleriyle, “Ben bu vatanı seviyorum” diyen herkes ve her kesim bu yapılanmanın karşısında dimdik durmalı, şehitlerimizin al kanlarıyla sulanarak bize emanet edilen, anamızın ak sütü gibi helâl vatanımızda fırsatçı ve fütursuzların bir kez daha operasyon yapmalarına müsaade edilmemeli, bu uğurda her türlü bedel ödemeye hazır olunmalıdır.
 
Bu yazı toplam 133 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.