1. YAZARLAR

  2. Yaman ADAM

  3. Türinay’ın Penceresinden “Bir Dava Adamı Necip Fazıl”
Yaman ADAM

Yaman ADAM

Yazarın Tüm Yazıları >

Türinay’ın Penceresinden “Bir Dava Adamı Necip Fazıl”

A+A-
Hayat sürprizlerle doludur. Geçen hafta yazmam gereken bu yazıyı geçirmiş olduğum küçük bir kaza sebebiyle bu hafta yazıyorum. Ayrıca geçmiş olsun dileklerinde bulunan tüm tanıdık, dost ve kardeşlerime teşekkür ediyorum. Sizlerin dualarıyla kısa zamanda iyileşeceğimi umuyorum.

Dr. Necmettin Türinay, Üstadı şimdiye kadar bilindik anlatımlarla değil çok farklı bir açıdan ele aldı. Eski Tarım Bakanı Sami Güçlü’nün de program sonunda ifade ettiği gibi gerçekten hiçbir Necip Fazıl konferansını bu derece konsantre olarak dinlememiştim.
Bilindiği gibi geçen hafta Üstad Necip Fazıl’ın beden ölümünün yirmi dokuzuncu yıl dönümü idi. Büyük insanlar ebediyete kadar diridirler. Fikirleriyle, çığırlarıyla, eserleriyle elan aramızda ve kuşaklara rehberlik yaparlar. Mevlânalar, Yunuslar, Bedî’üz-Zamanlar, Mehmed Âkifler, Necip Fazıllar gerek içinde yaşadıkları çağın gerekse, gelecek çağların rehberleridirler.
Suyun, zamanın, tarihin, iklimlerin batıya aktığı bir dönemde Necip Fazıl çıkıyor ve kollarını makas gibi açarak haykırıyor: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyerek akışın cazibesine kapılmış bir nesli tam aksi istikamete, doğuya yönlendiriyor. Ona bu gücü veren tarihin akışının bilinçaltıdır. Âdeta seçilmiştir ve tarihî bir misyonla görevlidir. Kendisi bile bu görevin farkında değildir.

“Yeryüzünde tek bir medeniyet vardır. O da batı medeniyetidir” fikrinin revaç bulduğu, “Batı medeniyetine dahil olmazsak ayakta kalamayız, yok olup gideriz” söylemlerinin aşı tuttuğu, Ahmet Ağaoğlu gibi devrin aydınlarının hep bir ağızdan, “Konuştuğumuz dil hariç, inandığımız din dahil olmak üzere her şeyimizi batılılaştırmak zorundayız…” dediği ve bütün bir siyasetin, bürokrasinin, kurumların batıya yöneldiği, batının değerleriyle entegre olmaya soyunduğu bir dönemde burjuvanın içinden gelen bir adamın tek başına bu akışa karşı koyması akıllara zarar değil midir?

Necip Fazıl bu milletin bilinçaltında, gönlünde, düşüncesinde kök salmış, yer etmiş, sevgi seli haline gelmiş bir idol olarak eserleri, fikirleri elden ele, gönülden gönüle, nesilden nesile yükseklerden yuvarlanan bir kartopu, yuvarlandıkça büyüyen ve çığ haline gelen bir ışık dağı olmuştur.
Üstâd Necip Fazıl, ‘Mevlîd’i yazan Süleyman Çelebi gibi, ‘Su Kasidesi’ni yazan Fuzulî gibi veya ‘İstiklâl Marşı’mızı ve ‘Safahat’ı yazan Mehmed Âkif gibi, büyük bir deha, çarpıcı bir zeka, müthiş bir dil ve edebiyat üstadı, düşünce öncüsü olarak karşımıza çıkıyor.
“Biz düzelirsek bütün İslam dünyası düzelir; çünkü biz bozulunca İslam alemi bozuldu” diyerek Müslümanların içine düştüğü zelillikten kendisini sorumlu tutacak kadar düşünce derinliğine sahip ve at düştüğü yerden kalkmalı, önce Türkiye düzelmeli mesajını veriyor. Bin dokuz yüz kırklarda yazdığı şu cümleler gerçekten dikkat çekicidir: “İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye’de bozuldu. Bozuldu ve her yerde de altüst oldu. Bu, ancak Türkiye’de düzelirse her yerde düzelecektir. Bu, ilâhî bir ikazdır.”
Üstâd Necip Fazıl’ın hayatını kendi kavramlarıyla ifade etmek gerekirse: “iman, fikir ve aksiyon” teşhisini koyabiliriz. Bin dokuz yüz yirmi yedide yazdığı bir mısrada, “Başını bir gayeye satmış kahraman gibi” derken, bin dokuz yüz kırk dokuzda yazdığı Sakarya Türküsü’nde de “Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!” diyerek destanlık bir mücadelenin adamı olduğunu gösterir.
O’nun bir ‘medeniyet mimar ve inşacısı’ sıfatıyla medeniyet mücadelesi olarak yürüttüğü kavga, aynı zamanda onun büyük rüyası, büyük duası, büyük davası ve büyük sevdasıdır. Bunu Üstâd’ın “İdeolocya Örgüsü” kitabını okuyan ve okuyacak olanlar açık ve net olarak göreceklerdir. Bu eser bir medeniyet manifestosudur. O’nun ütopyasıdır. Ütopyası yani hayata ilişkin bir bütünlükte sistematiğe dönüşmüş dünya görüşünün temel ipuçlarıdır.
Üstâd Necip Fazıl’ın şiirlerinin tılsımlı derinliğine, büyülü etkisine kapılarak düşünce adamlığının, mütefekkirliğinin, toplum mimarlığının, yani “tarih, toplum, insan, medeniyet” sorgulamalarının es geçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Fikrî boyutunun tam anlaşılamadığı gibi şiirlerinin de bütünüyle gerektiği gibi anlaşılabildiği düşüncesinde değilim. Ancak şiirinin kelâm büyüsüne kapılıp mütefekkirliğinin, asıl bilinmesi, anlaşılması, hissedilmesi, hazmedilmesi gereken mütefekkir boyutunun anlaşılmadığı düşüncesindeyim.
Dr. Necmettin Türinay hocama bu ilginç tespitlerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
Bu yazı toplam 281 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.