1. YAZARLAR

  2. Nefise GÜRBÜZ

  3. Üftade Hazretleri-2
Nefise GÜRBÜZ

Nefise GÜRBÜZ

Tarih Okumaları/ Tarihçi
Yazarın Tüm Yazıları >

Üftade Hazretleri-2

A+A-

KADILIKTAN CİĞER SATICILIĞINA!

Bu haftaki yazımda Üftade hazretlerinin talebesi olan Bursa kadısı Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin talebe olma sürecini ele almaktayım.

Mehmet Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusunu gerçekleştiremezdi. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline çok üzülürdü. Yine bir sene parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, hanımına isteyerek olmasa da üzüntüsünden ilginç bir söz eder ve; "Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım." der. Günler geçmiş, Kurban bayramı yaklaşmış, Fakiri bir düşüncedir almıştır. Hacca gidemezse, hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, aklına Mehmet Üftâde hazretleri geldi. Hemen yanına gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Mehmet Üftâde; "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, bizim selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu.

Fakir, sevinerek yanından ayrıldı, hızla Mehmed Dede'nin dükkânına koştu. Mehmed Dede'ye hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı. Mehmed Dede; "Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma!" dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendisini Mekke'de buldu. Mehmed Dede, Allah’ın izniyle, fakiri bir anda keramet göstererek Hicaz'a götürmüştü. O gün, Arefe idi, hacılar Arafat'a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ettiler. Ziyaret yerlerine gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşerileri olan Mehmed Dede'yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp, bir kısmını götürmeleri için hemşerisi olan hacılara emanet etti. Vedalaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i Mükerreme’ den Bursa'ya geldiler.

Fakir, getirdiği bazı hediyelerle eve gelince, hanımı, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve "Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?" dedi. Kocası da; "Hanım ben hacdan geliyorum. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım." dediyse de, kadın; "Bir de yalan söylüyorsun. Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim." dedi.

 Kâdıya giderek durumu anlattı ve; "Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum." dedi. O sırada Bursa kâdılığına Azîz Mahmûd Hüdâyî bakıyordu. Kâdı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i Muazzama’ da tavâf edip, ziyaret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emanet eşya verdiğini anlattı. Bu sebeple boşanmanın vaki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede'yi şahit gösterdi. Mehmed Dede de; "Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de, bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabûl edilmez?" dedi. Kadı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de, şahit olarak fakirin hac vazifesini yaptığını, hatta emanet verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kadı, şahitlerin verdiği ifade ile davacı hanımın nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hâdisesi olmadı.

Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihâyet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; "Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim." deyince, o da; "Nasîbiniz bizden değil, Üftâde'dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kadı, evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek, hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bursa’da bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen atı ileri süremedi. (Bu kayanın Üçkuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftâde'nin dergâhına doğru yürüdü. Dergâha vardığında, eski bir hırka giyen ve bahçeyi çapalayan Üftâde hazretlerini gördü.

Üftâde, gelenleri görünce doğruldu ve; "Ey Kâdı efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır, biz de, fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmur bir dünyân var. Bizim gibi kulların, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi yoktur." buyurdu. Bu sözler, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye o kadar tesir etti ki, gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi.

 Bu samîmî istek üzerine, Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki: "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kâdı, derhâl kâdılığı bırakıp, ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında; "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş!" diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam Üftâde'nin huzûruna geldiğinde, hocası; "Bugün ne yaptın, ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor, o da, o günkü olup bitenleri anlatıyordu. Üftâde, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra, Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi, dergâhın temizlik işlerinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icâzet, diploma verdi. Yerine halîfesi, vekîli olduğunu bildirdi.

Allah biz aciz kullarını da nefisini terbiye edebilenlerden eylesin!

Kaynakça:

Bahadıroğlu, Mustafa (2000). Üftâde Divanı. Bursa: Üftade Yay.

Meral, Arzu (2012). Dîvân-ı Hazret-i Üftâde. İstanbul: Revak Yay.

Özdamar, Mustafa (2005). Mehmed Muhyiddin Üftâde. İstanbul: Kırk Kandil Yay

Azamat, Nihat, DİA, ÜFTÂDE, mad.

Önceki ve Sonraki Yazılar