Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Ve dönüp gitti...

A+A-
Ve dönüp gitti, kendisine “din” diye dayatılmış ne varsa geride bırakarak…

Mehmet Bey, işine gücüne bakan, biraz içine kapanık, sosyal çevresi pek de kalabalık olmayan orta halli bir esnaftı. Pek kimselerle konuşmaz, dinini, diyanetini bilir ve yapmaya çalışırdı ancak çok da öyle büyük iddiaları yoktu. Aslında içten içe, toplumda daha ön planda olmayı, kendisine daha çok hürmet edilip saygı gösterilmesini istiyordu, gel gör ki ne bunu sağlayacak bir aksiyonda bulunuyor ne de herhangi bir özelliğiyle ön plana çıkabiliyordu. Ve bir gün talih kuşu kapısına ulaştı. Bir grup mütedeyyin görünümlü insan çalmıştı kapısını o gün. Neredeyse tek tip denecek bir giyim tarzına ve dış görünüşe sahip olmanın ötesinde, kesinlikle tornadan çıkmışçasına bir davranış tarzına sahip bu güler yüzlü insanlar son derece nazik ifadelerle onu yemeğe davet ediyor ve Arap usulü çok özel bir yemek olduğunu da ballandırarak anlatıp sizle tanışmak istiyoruz diyorlardı. Mehmet Bey belki de hayatında ilk kez kendini bu kadar özel ve önemli hissetmişti. Teklifi memnuniyetle kabul etti ve o akşam çok temiz ve nezih bir mekanda, hatırı sayılır bir yemek yendi. Yemek öncesi ve esnasında da abartılı denilebilecek şekilde ilgi ve alakaya maruz kalan Mehmet Bey için artık sosyalleşme ve önemsenme yolları ardına kadar açılacaktı. Nitekim düne kadar kimse hatırını sorup kapısını bile çalmazken, daha bir gün içerisinde kendisine o ildeki mütevelli heyetlerinden birinde yer alması teklif ediliyor, bunun çok önemli olduğu, hizmet etmek için en doğru yol olduğu, artık onun da çok önemli işlerin “bir parçası” olduğu anlatılıyordu. Düşündü bir an için “Allah Allah, benim ne özelliğim var ki?” diyecek oldu, sonra hevesi galip geldi ve “Nihayet bendeki cevheri de keşfeden birileri çıktı, beni anlamaya başlıyor insanlık” diye mutlu oldu. Ve o gün başladı Mehmet Bey’in bilinmeyene yolculuğu…

Artık o çok önemli biriydi ve bu önemli konumunun devam etmesi için, bir de Allah rızası için, istenileni tereddütsüz yapıyor, her gün daha fazla burs, bağış topluyor, gazeteye abone buluyor, çok sayıda kurban toplayıp, buna bir de derileri ekliyor, bunları yaparken yakın çevresini bıktıracak düzeyde ısrarcı oluyor, neredeyse zorla, bazen de yalvararak kendisine verilen kotayı doldurmaya çalışıyor, elinde, avucunda ne varsa “himmet” denen toplantılarda hibe ediyor ve bunları yaptıkça da hem itibarı artıyor, hem de o gruptaki hiyerarşi içerisinde giderek daha yukarılara tırmanıyordu. Kısacası topladıkça ve verdikçe yükseliyor, yükseldikçe de veriyor ve topluyordu. Kimse ondan bu “mutlak itaat” den başka bir meziyet de beklemiyordu zaten. Zaman zaman şahit olduğu, o grubun çıkarlarını gözetme adına; yalanın rahatlıkla kullanılması, kızıştırma amaçlı sahte “himmet” gösterileri yapılması, kamuda kadrolaşma adına başkalarının önüne adaletsizce geçilmesi, bazı sınavlarda soruların önceden elde edilip o grubun mensuplara dağıtılması, parası ve dolayısıyla himmeti tükenen kardeşlerden anında yüz çevrilmesi ve yalnızlıklarına terk edilmeleri, birinin önü kesilecekse siciliyle oynanıp, gerekirse iftira atılarak itibarsızlaştırılması gibi bazı şeyleri yanlış, gayri insani ve gayri İslami bulsa da, artık o yola girmiş ve yıllardır aradığı itibara ulaşmıştı ya nasıl olsa, dinden biraz yırtılsa da maksat Allah Rızası (!) olduğu için bunlar katlanılabilir, göz yumulabilir şeyler diye düşündü hep…

Hele bir de “barış, hoşgörü ve diyalog” kelimeleri vardı ki insanı baştan çıkarıyordu. Bir de bunlar “dinler arası” olunca tadından yenmiyor, tüm yeryüzüne huzurun ancak bu yolla gelebileceğine inandırılmaya çalışılıyordu. Zaten savaşlarla, kanla, bazılarının “cihat” dediği kaba kuvvete ve öldürmeye dayalı usullerle bu iş asırlarca olmamış, olamamış, dünyaya bir türlü barış gelememişti. Demek ki artık “diyalog” zamanı gelmiş olmalıydı. Gerçi İslam coğrafyasının her bir yanında Müslümanların kanları akıtılmaya, çoluk çocukları katledilmeye, ırzlarına tasallut edilmeye devam ediliyordu ama kardeşimizi öldüren, evlatlarımızı param parça yakan, yıkan, yok edenlere, kız kardeşlerimize el uzatanlara bizler yine de “gülümseyerek gül uzatırsak” bir gün bu iyi niyetimizi anlayacak ve bu yaptıkları kötü şeylerden vazgeçip, artık böyle yaramazlıklar yapmayacak, hatta özür dileyerek artık kötü konuşmamaya bile söz vereceklerdi. Yeter ki biz şimdilik onları kınamadan, asla “zalim” falan demeden, güler yüz gösterelim, barış güvercinleri uçuralım ve uzlaşıp, anlaşalım, gerisi nasıl olsa gelecek deniliyordu. Mehmet Bey’in bunlara pek inanası gelmiyor, acılarla içi yanıyor, kan ağlıyordu. Bir kaç kez bu acıları yaşatanlar hakkında “zalimler” demeye kalkmıştı orta yerde de, ona hiç de alışılmadık derecede sert bir üslupla “sakın ha, İsrail’e ya da ehli kitaba böyle sözler söyleme, bu bizim yolumuzun usulü değil, hem sen bu işleri abilerimizden (!) daha mı iyi bileceksin, bu konular seni aşar, hem sen bu ayki kotalarını da dolduramadın henüz, o yüzden bu işleri bırak da bize para ve adam bul” demişler, bir güzel azarlamışlardı. O da işin doğrusu biraz bozulmaya ve istemese de sorgulamaya başlamıştı. Bir yandan da bu yapılan katliamlara “zulüm”, bunu yapanlara da “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz, zalimler” diyen bir adam dikkatini çekiyor, içten içe onun liderliğindeki bir ülkenin vatandaşı olmakla gurur duyuyordu. Ancak son zamanlarda, etrafında, bu kişiyle ilgili söylenenler ve hakaretlerden dolayı çok üzülse de “ellerinden ve dillerinden artık kendisi de dahil hiç kimsenin emin olamadığına” inanmaya başladığı bu yeni çevresinin yapabileceklerine şahit olduğundan sesini çıkaramıyor, içten içe yanıyor, kahroluyordu.

Ve bir gün “kardeşleri”, kardeşlik hukukundan çok uzak bir halde, “tanıdığın herkesi, özellikle de öğrencileri örgütle, artık her gece teheccüd namazlarından sonra başbakan ve devletin ileri gelenleri için ‘Ya Kahhar’ çekilip beddua edilecek” gibi bir taleple geldiler ona. Ülkenin başbakanına artık çok fütursuzca kötü lakaplar takanlar, tüm ileri gelen idarecilerin yatak odalarına kadar dinleyip izlemeye cevaz verenler, devlet sırlarını dış istihbaratlara peşkeş çekenler; devlete ve millete, hatta ümmete operasyon yapmaya kalkmışlar, kendilerini bu güne kadar iyi niyetle koruyup kollayanlara ihanet etmişler ve tescilli vatan, millet, İslam ve Müslüman düşmanlarıyla aynı safta hareket etmeye başlamışlardı. Hucurat Suresi 9-12. ayetlerde ne emrediliyorsa tam tersini yapmaya yemin etmiş gibi gözleri dönmüş, kalpleri kararmıştı adeta. Mehmet Bey bir kez daha irkildi ve bir kez daha şükretti “KUR’AN’dan VAZGEÇMEDİĞİNE” ve onu okumaya devam ettiğine.

Danıştı sonra yüreğine ve aniden kararını verip çıktı mensubu olduğu grup içerisinde tanıyabildiği en tepedeki insanın huzuruna. “Yeter artık” diye haykırdı. “Size her şeyimi verdim, malımı, mülkümü, emeğimi, zamanımı, eşimi, dostumu, evlatlarımı, ama artık yeter, dinimi vermeyeceğim, dinimi istemeyin benden, Allah’ın dostlarına düşman, düşmanlarına, zalim ve katillere dost olmayacağım”. “Muhammed Ümmeti boğazlanırken, bunu yapanlara gül uzatmayacağım, otorite olarak “Allah”tan ve “bizden olan idarecilerden” başkasını tanımayacağım, artık ben ne “Mehmet Kardeş”, ne “Mehmet Abi” olarak anılmak istemiyorum. Bundan böyle sadece Rabbine, O’nun istediği gibi bir “kul” olmaya çalışan aciz, zayıf, fakir ama iradesini başkalarına ipotek etmemiş sade bir insan, sıradan bir Mehmet olacağım” dedi ve arkasını dönüp çıktı kendisine din diye dayatılmış ne varsa geride bırakarak…
 
Bu yazı toplam 74 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.