1. YAZARLAR

  2. Dilek Bülbül

  3. Vuslatın Vakti: Şeb-i Arus
Dilek Bülbül

Dilek Bülbül

Yazarın Tüm Yazıları >

Vuslatın Vakti: Şeb-i Arus

A+A-

     Şeb gece, arus ise süslenmiş gelin ya da güveye verilen isimdir. Bundan dolayı şeb-i arus “düğün gecesi” anlamına gelmektedir. Hz. Mevlânâ ölüm gecesinin “Şeb-i Arus” olarak anılmasını, matem tutmanın aksine sevinç ve kutlama yapılmasını istemiştir. Çünkü; ölüm günü sevgiliye yani; Hakk’a kavuşma günüdür. Buna istinaden son iki haftadır da Şems ve Mevlâna’yla ilgili hikâyeler anlatmamın sebebi; Hz. Mevlânâ’nın ölüm günü olan “Şeb-i Arus”u daha yakından öğrenmek ve Mevlânâ’nın son zamanlarına bir nebze de olsa küçük bir ışık yakabilmekti. 
    Mevlânâ Celâleddîn Rumî, ölümü; ten kafesine mahkûm edilmiş ruhun tekrar aslına dönmesi,  âşık ile maşuğun kavuşması ve ikinci doğum olarak nitelemiştir. Hatta mesnevisinde Bilâl-i Habeşi’nin ölüm anlayışından şöyle bahsetmiştir: “Hz. Bilâl zayıflıktan hilâle, yani yeni ay’a dönmüş, yüzüne ölümün rengi, ölümün gölgesi düşmüştü. Eşi onun bu halini görünce: “Eyvahlar olsun! Evim yıkıldı!” dedi. Bilâl ona: “Hayır, hayır!” dedi, evin yapıldı. Şimdi neşe ve sevinç zamanıdır. Ben şimdiye kadar, yaşayış yüzünden keder içindeydim, yasta idim. Sen ölümün nasıl bir yaşayış, nasıl bir şey olduğunu ne bilirsin?”. Hz. Bilâl hep bu sözü söylüyor; söylerken de yüzünde nergisler, güller, laleler açıyor, yani mübarek yüzü gittikçe nurlanıyordu. Eşi Bilâl’in hastalığının arttığını görünce: “Ey güzel huylu, ayrılık çağı geldi” dedi. Bilâl, “Hayır, hayır! Buluşma çağı, kavuşma çağı” dedi. Eşi dedi ki: “Sen bu gece gurbete gidiyorsun, soyundan sopundan, yakınlarından ayrılıp kayboluyorsun” dedi. Bilâl dedi ki: “Hayır, belki bu gece ruhum gurbetten, asıl vatanına kavuşuyor.” 
    Hz. Mevlânâ, ömrünün son demlerinde ateşli bir hastalığa yakalanmıştır. Hekimler tedavisine yoğun çaba harcıyor, fakat ateş bir türlü düşürülemiyor ve sonuç alınamıyordu. Bu sıralarda Konya’da sık sık depremler oluyordu. Halk depremlerden korkup Mevlânâ’ya başvurunca O, gülümseyerek: “Korkmayın. Yerin karnı acıktı. Yakında bir yağlı lokma yer ve deprem biter” dedi. Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçmesine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa bu ayrılığı kabullenemiyor, ağlayıp inliyorlardı. Bir gün hanımı, Mevlânâ’ya hitaben: “Hüdâvendigâr Hazretlerinin dünyayı hakîkat ve mânâlarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lâzımdı” dedi. Mevlânâ cevaben: “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ne de Nemrud’uz. Bizim toprak âlemiyle ne işimiz var? Bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Biz birkaç tutuklunun kurtulması için (insanlara faydamız dokunsun diye) bu dünya zindanında hapsolmuşuz. Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur” dedi.
    Hz. Mevlânâ, 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273)’de, Pazar günü güneş batarken vefat etti. Ertesi sabah cenazesini Mevlevî imamı Mevlânâ İhtiyareddîn yıkadı. Cenaze törenine her dinden, mezhepten, milletten, yaştan, statüden insan katıldı. Mevlânâ, cenaze namazını kıldırmasını Şeyh Sadreddîn Konevi’ye vasiyet etmişti. Ancak o tam namazı kıldıracağı sırada, üzüntüsünün şiddetinden bir şehka (hıçkırıp) vurup bayıldı. Bunun üzerine cenaze namazını Kadı Sıraceddîn el-Urmevi kıldırdı. Şeyh Sadreddin’e daha sonra, cenaze namazını kıldıracakken neden bayıldığı sorulduğunda: “Namaz kıldırmak için tabutun önüne vardığım zaman, meleklerin saf bağlayıp tabutun önüne durduklarını gördüm. O halin heybetinden, dehşetinden aklım başımdan gitti” diye cevap vermiştir.
    

Bu yazı toplam 645 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar