Biz O’nun gelişini ve dünyayı teşrifini Allah’ın bir rahmeti olarak biliriz.
O’nu överken Allah senâ edilmiyorsa beyhûde bir gayrettir. O’ndaki fazilet, Allah’ın en üstün bir sanatı ve kâinâtı velveleye veren ve adına evren denen âlemlerin “Dellâl-ı Ekber”i olması haysiyetiyledir. Gerçi O, "Beni övmeyin; benim için sadece Allah'ın kulu ve rasûlü deyin!" diye ashâbına öğüt verse de Kur'an, O’na itaat etmeyi, salavatla temcîd etmeyi, iman, amel ve eylem ile O’nun ahlâkını örnek almayı emreder. Kim O’na salavat getirmiyorsa, ne inanmış bir mü’min ne de müslüman sayılır. O’ndaki bütün meziyet ve hasenât, Allah’a ait bir lütuf ve fazilet olup Âdem (as) in evlâdı arasından Muhammed’in (sav) seçilmişliğine delildir. O, eşrefü mahlûkât (yaratılmışların en şereflisi) ve ecmelü tahiyyâttır. (Yâni, Allah’ın yarattığı canlılar âleminin en üstün ahlaklı güzelidir.)
Biz O’nun gelişini ve dünyayı teşrifini (şereflendirmesini) Allah’ın bir rahmeti olarak biliriz. O’na ait ne kerâmet, ne rahmet ve ne fazilet varsa; Zât-ı Zülcelâl Allah’ın O’nunla beraber ve O’nun vesilesiyle Benû Âdem’e (as) bir lütfu, keremi ve rahmetidir. O, kâinât ağacının güneş denen dalında filiz veren dünya adlı ve gezegenlerin en görkemlisi olarak yaratılan yeryüzünün efendisidir. O, insan çiçekleri açan dünyanın gâyesi, meyvesi ve neticesidir. O, bu dünyanın en şirin ve güzel ahlâkı olarak parlayan, meyveleri arasında en şifâlı ve en leziz olan meyvesidir. (Allah’ın kudsî bir hadisi diye “Lev lâke lev lâk, lem mâ halaktü’l-Eflâk” rivayet edilen kavl-i kerîme göre: “Eger sen olmasaydın (seni yaratmayı murad etmeseydim) felekleri de (yâni kâinâtı, gökte gezen ve yüzen yıldız ve gezegenleri de) yaratmazdım” buyurmuş. Bu sözün rivayet sıhhati tartışılmış olsa bile, bence mânâsının sıhhati, şüphesiz ve tartışılamaz derecede doğrudur. Çünkü, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” âyeti ile mâna bütünlüğü bire bir örtüşüyor. Rahmet Peygamberi (sav), kaderin adâlet ve faziletine inanarak her kederden kurtulmuş, tedbire ve esbâba riâyetle beraber, Allah’a sonsuz güveniyle tevekkül ederek biiznillah başarıya ulaşmıştır.
O, İlk yaratılan son sultan, insanları “Lâilâhe illallah” demeye, tevhide çağırdı. O, insanlığın görüp göreceği en muhteşem medeniyetin kurucu… O sallallâhu aleyhi vesellem, en büyük nebi ve rasûl, en büyük yenilmez bir kumandan, insanlığın en mütevâzi mürebbisi ve en büyük hocası, en ideal aile reisi, hem en yüce ahlâk, düşünce ve fikir insanıdır. O’na dost olmak şeref, O’na düşman olmak zillettir.
İlk yaratılan O’nun nûruydu. Fakat en son O gelecekti. Geleceği güne kadar, nebîlerin dillerinde destandı. Bir gün, Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka şöyle dua etti: "Ya Rab! Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile ümmetinden bazılarının Cennetteki derecelerini bana göster!" Allah Tealâ şöyle vahy etti: "Ya Musa! Sen buna güç yetiremezsin! Fakat madem istedin, Benim onlara ihsan ettiğim büyük dereceleden bir dereceyi sana göstereyim. Bu derece ile onu senden ve bütün mahlûkattan üstün kıldım." Bu esnada melekût âleminden kendisine bir kapı açıldı. Musa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın makamını, derecesini ve Allah'a olan yakınlığını görünce nerede ise kendinden geçecekti. Bunun üzerine sordu: "Ya Rab! Muhammed Aleyhissalatü Vesselamı ne ile bu dereceye yükselttin?" Cenab-ı Allah şöyle buyurdu: "Ona verdiğim yüksek ahlâkla." Hazret-i Musa (a.s.), "Bu nasıl bir ahlâktır?" diye sorunca, Cenab-ı Allah, "îsar hasletidir. Yani başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmesidir. Bu ahlâk ile Bana kim gelirse, Ben onu hesaba çekmekten haya eder ve onu Cennette istediği yere koyarım" buyurdu. Hazret-i Aişe (r.a.) haber veriyor ki: "Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) dünyadan gidinceye kadar üç gün üst üste karnını doyurmadı. Dilesek doyurabilirdik. Fakat başkalarını kendimize tercih ederdik." (İhya, 3/571.)
Geleceği güne kadar gelen nebiler, hep O’ndan bahis açacak, zihinleri ve kalpleri uyanık olanları O’nu intizar etmeğe ve beklemeğe sevk edeceklerdi… Ka’b İbn Lüey ve Kuss İbn Sâide gibi hassas insanlar kendi zamanlarında “gelecek” ümidiyle O’nun yolunu beklediler. Selman-ı Fârisî ve Zeyd İbn Amr gibiler O’nu beklemeğe dayanamayıp canlarını ve mallarını feda edercesine O’nu aramak için belde belde dolaştılar. Gözler, Medine’in Faran dağları arasında O’nu arayıp asırlarca bekledi. Asırlar öncesi, İbn Heyyebân gibi Medine’ye otağını kuranlar, Yemenli Tübba’ meliki gibi Medine’ye gelip hicretten sonra O’nun kalacağı evi inşâ edenler bile vardı. Râhib Bahîra, O’nun gelmekte geciktiğini sanıp kendini uzlete vermiş, yaşlı Varaka bin Nevfel de a’mâ gözleriyle O’nu göremeyeceği endişesiyle sararıp solmuştu. Ama Sahâbe nesli, O’nun eliyle ve diliyle yetişerek ve bütün âlemi aydınlatan mürşitler ve muallimler olarak dünyaya medeniyet ve nurlar saçacaklardı.
Resûlü Ekrem Efendimiz (sav) aklı, bilgisi, îmanı, ahlâkı, edebi, cesareti, cömertliği, adâleti, sabır ve şükür içinde ibâdeti, sıdk ve emânete riâyet etmesi ve risâletiyle ezelden - ebede insanlığa örnek kişilik sunmuştur. O’nun getirdiği dinin terbiye ve ahlâk medeniyeti, çağını saadet asrı hâline getirmiş, kendisi evvelîn ve âhirîn bütün âlemlere ve arkadaşları da kıyamete kadar bütün insanlığa rehber ve örnek olmuştur. O’nun ümmetinin ulemâsı, önceden gelip geçmiş ümmetlerin peygamberleri gibi vâzife görmüş ve hizmet vermişlerdir. Zaten “Hâtemü’l-Enbiyâ” (Peygamberlerin Sonuncusu) olması hâsiyetiyle O’na ve Ümmeti Ulemâsına da böyle bir görev misyonu yüklenmiştir.
Âhir zamanda ve kıyâmete yakın zamanda da Peygamber (sav) soyundan geleceği rivâyet edilen Mehdî aleyhisselam, Hz. İsâ aleyhisselâmın nuzûlüyle kuvvet kazanıp onunla birleşip güç birliği edecek. O zaman Hıristiyanlık tasaffî ederek İslâmiyet’e inkılâb edecek. Mehdî ve müslümanlık metbû (kendisine tâbi olunan) Hıristiyanlık da İslâm’a tâbi olacak ve birlikte müşterek düşman olan dinsizliği ve deccallığı inşallah yıkacaktır. Her peygamber gibi, zaten Hz. İsâ da (as) bir İslâm peygamberidir.
Peygamberlere îman dinin bir rüknüdür. Her farz olan emirleri yapanlar ve haramlardan kaçınanlar cehennemden azâd olur. Ama esasen mü’mini Allah’a yaklaştıran ve kişiye cennet kazandıran şey, adına “nâfile” denen O’nun sünnetine yapışmaktır. Bir kimsenin kendi hevâsına ve kafasına göre dini emirleri uygulamağa kalkmasına bid’at denir ki adamı dalâlete sürükler. Direksiyonu ve dümeni Allah’ın elinde olan Rasûlulllah “sırâtımüstakîm” denen doğru yolda olduğu için, hiç şaşmaz ve şaşırtmaz. O’nun sünneti, fıtrat dediğimiz tabiîlik ve yaratılış gâyesine uygun bir hayat tarzı içinde ibâdetle yaşamaktır.
Peygamber’i (sav) sevmek ise, seveni kemâle erdiren ve mü’mini hedefine ulaştıran bir sırrı ilâhîdir. Allah’ın rızâsı da, sevdiklerini sevmek ve yerdiklerini de yermekle olur. Bir gün Hz. Ömer (ra) “Yâ Rasûlallah! Nefsimden sonra en çok seni seviyorum” demiş. O da “Yâ Ömer! Beni nefsinden ziyâde sevmedikçe îmânın kemâle ermez” buyurmuşlar. Bu cevab üzerine Hz. Ömer (ra) bir ürperti hissetmiş. Ve “Yâ Rasûlallah! Şu anda seni nefsimden de çok (sevdiğimi hissediyor) seviyorum” deyince, Habîbullah Efendimiz (sav) “Yâ Ömer! Şimdi îmânın kemâle erdi” diye buyurmuş.
Elinde Tevrat'la gördüğü Hz. Ömer'e bile, "Musa bugün yaşasaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı!" diye buyurmuş. Fakat hiçbir zaman kendisi ile diğer peygamber arasında büyüklük mukayesesi yapmaz, bütün peygamberlere îmânı ve o masumları sevmeyi öğütlerdi.
Bir Yahudi Medine çarşısında, "Hz. Musa'yı insanlar üzerine seçen Zât'a yemin olsun!" deyince, bir Ensarî, "Rasulullah aleyhissalâtu vesselam aramızda iken sen ne diyorsun be adam!” diyerek çıkışır. Bu hadise kendisine aktarılınca, O’na yakışan büyüklükle: Şöyle demiş: "Ben, (Sûr'a ikinci defa üfürüldüğünde) kıyam edip başını ilk kaldıran olacağım. O anda, Arş'ın sütunlarından birine tutunmuş halde Musa (aleyhisselâm) ile karşılaşırım. Bilemem ki o, benden önce mi kıyâm etti, yoksa o, (Sûr'a üfIenişte) Allah'ın çarpılıp yıkılmaktan istisna tuttuklarından mıdır?... O, Yunus’un (as) Allah’tan izinsiz hicretinden dolayı, balık karnında yakalanıp arkasından pişman olup îmân eden kavmine geri döndürülmesini ve Nebîlikten azil olmadığını beyan için, “Kim de, 'Ben Yunus ibnu Metta'dan daha hayırlıyım’ derse şüphesiz yalan söylemiş olur” diye buyurduğu gibi, “Beni Yûnus’a tafdîl etmeyin, benim için Allah’ın Kulu ve Rasûlü deyin yeter” sözüyle de engin tevâzusunu sergiler. Her kibirlinin alçak olması gibi, O’nun büyüklüğü tevâzuundaydı.
Bir sohbetlerinde, Allah’ın âdil ve fâzıl kaderinden dolayı kederlenmiş, tevekkül ile de kereme yükselmiş Hz. Yusuf (as) için: "Kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim; İbrahim oğlu İshak oğlu Yakup oğlu Yusuf tur!" diye buyurmuşlar. Çünkü, kardeşlerini af etmekle kalmamış, iyilik ve keremiyle onları utandırmış. Aynı keremi, Mekke fetih günü, Kureyş’in hicret öncesi, kendisine ve ashâbına yaptıkları eziyet günlerini Yusuf (as) gibi başlarına kakmadan affetmesiyle fazlasıyla yapmıştır. Câhiliye zulmünü herkes bilse de O, bunu söylemekten hayâ etmiştir.
Hz. Ali'nin ifadesiyle, birlikte oturduğu kimselerden O’nu tefrik edecek bir giyim-kuşamı ve duruş ve tavrı olmazdı. Onların en fakiri gibi giyinir, en fakiri gibi yer içer, en fakiri olarak yaşar, onlarla birlikte çalışır, onlarla birlikte kum veya toprak üzerine otururdu. O, bu haldeyken bir (köylü) bedevi gelmiş, "Bu topluluğun efendisi kimdir?" diye sormuştu. O sırada Efendimiz (sav) arkadaşlarına ikramda bulunuyordu. Kendisini tanıtma adına söylediği şu sözle: “Seyyidü’l-Kavm hâdimehum” (Topluluğun efendisi, onlara hizmet edendir) Demek istiyor ki, erişilmez büyüklüğün yolu, sonsuz tevâzu içindedir. Ey ehli hizmet, hizmet içinde kibir yapmayın. Ey ehli siyaset, yönettiğiniz toplumdan kendinizi üstün görmeyiniz. Ey teorisyen ve bilim adamları, Allah’ın size ihsan ettiği gücünüzü ve imkanlarınızı Allah’ın kullarına hizmette kullanın nefsinize pay çıkarıp halka tepeden bakmayın…v.s. O, büyüklüğü makamda, servette ve sosyal statüde gören müşrik ileri gelenlerinin aksine, köle ve fakir de olsa akıllı, imanlı ve ahlaklı insanları öne çıkarıyor, kabiliyet ve becerisine göre taltif ediyor, hattâ azatlı kölesi Zeyd’in oğlu Usâme’yi (ra) ordu komutanı yapıyordu.
Bir Muallimü Ekmel olan Rahmet Peygamberi’nin (sav) bütün gayreti, insanları cehâlet, küfür ve zulüm kuşatmasından kurtarmak için eğitmekti. Cehâletin ilacı ilim, küfrün ilacı îman ve zulmün ilacı da adâlet idi. O, Allah’tan îman ve ahlâk medeniyetini getirip kurdu ve örnek bir cemiyet oluşturdu. Câhiliye döneminde, O’nu en çok üzen iki şeyden biri şirk, diğeri de kavmiyetçilik illetiydi. Şirke karşı tevhîdi ve tek Allah’ı anlatır; ırkçılığa karşı da insanlığın bir atadan geldiğini ve ümmet inancını savunurdu. Zira insanlar, biri Allah’ın seçkin ümmeti, hak ve adalet taraftarı olan (Hizbullah), diğeri de şeytanın küfür ve zulüm taraftarları olan bâtıl yolun ümmeti (hizbuşşeyan) olmak üzere iki guruptur. Yalnız Allah’ın hizbi olan Ümmeti Muhammed hak ve doğru yoldadır. Onun dışında kalan bütün şeytânî hizipler bâtıl ve dalâlet yollarıdır.
O, insanların çoğu Allah’a iman ve ibâdet etsinler ve dünyaları da âhiretleri de kurtulsun diye kendisini helak edercesine bir gayret içindeydi; Öyle ki, bu yüzden Cenab-ı Allah O’nu sık sık teselli ederek iltifatla karşılıyordu. O, başlı başına ve insan sûretinde, varlıklar için, idraklerimizin fevkinde ve çok ötesinde tam bir rahmettir. Allah'ın Rahman ve Rahîm oluşu, bütün varlıkların vücut bulması ve varlık alanına çıkması O’nunla mümkün olmuş. Allah’ın rahmeti, O’nun mihveri etrafında döndürülmüş, Allah’ın izniyle cennete girecekler O’nun şefâatiyle tasdik edilmiş, O, kulluğuyla kainâtın yaratılmasına sebeb olmuş, O’nun müstakbel duâsı hürmetiyle cennet yaratılmış. O’ndan dolayı bizler ve âlemler yaratılmış.
www.hakimiyet.com