Efendimiz (sav) Allah’dan sonra sevilmeye en lâyık olan kimsedir. Bu sevgide kurtuluş, huzur, kemal ve saadet vardır. O’na Allah’ın ilmi adedi kadar, sonsuz salât ve selam olsun.
İslam'ın doğduğu günlerde, dünyaya iki büyük devlet hükmediyordu. Bunlardan birincisi, İran'ın ateşperest hükümdarı, koyduğu vergileri halka anlatmak için şehrin meydanında konuştuğu sırada, fakirin biri şöyle feryât eder: ‘Efendimiz, susuz araziden de vergi alacağım' diyorsunuz. Benim gibi kurak arazide yaşayan fakirler, yağmur yağmayınca mahsul alamıyoruz, o zaman nasıl vergi vereceğiz? Şah, halkın içinde böyle konuşan köylüyü, yönetime itiraz ve hakaret teşvikçisi sayarak ateşe atıp yakar. Hiç kimse de bu cinayete ses çıkarma cesareti gösteremez. İkincisi, o günün Doğu Roma’sı sayılan İstanbul’da Bizans İmparatoru, Süleyman Aleyhisselam’ı (n Beyt-i Makdis’ini) geçmek iddiasıyla inşâsını başlattığı Ayasofya kilisesinde ülkesinin halkını kamçı zoruyla ve karın tokluğuna çalıştırıyordu. Bu cebrî çalışmadan bıkıp kaçanlar, yakalanıp Sultanahmet (Hipodrom) Meydanında ibretlik ceza olarak yağız atların kuyruğuna bağlanarak parçalanıp ölünceye kadar yerde sürükleniyorlardı. O günlerin Hicaz topraklarında ise, Câhiliye dönemi müşriklerinden, ‘kız babası’ dedirtmek istemeyen zalim babalar da diri diri çocuklarını kuma gömüyorlardı.
Kutlu doğumun hediyesi, Âdem Oğullarının seçkini Rasûlullah Efendimiz (sas) ise, bir hutbesinde, halka şöyle sesleniyordu:
-Ey insanlar! Sizleri idare ettiğim günden bu yana, kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam; işte sırtım gelsin o da bana vursun! Kimi incitecek bir söz söylemişsem; işte yüzüm, gelsin o da bana aynı sözü söylesin! Kimin hakkını almışsam; işte malım gelsin o da benden hakkını alsın! Sakın sizden biri demesin ki, ‘hakkımı isteyecektim; ama Rasûlullah'ın darılacağından korktum da isteyemedim.’ Şunu iyi bilin ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur. Şunu iyi biliniz ki, benden hakkını alan yahut da helal eden kimseyi severim. Ancak bu suretle Rabb'imin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan çıkabilirim! Bu sözleri dinleyenlerden biri ayağa kalkarak:
-Ya Resulallah, der, öyle ise benim zatınızda üç dirhem alacağım var, onu istiyorum!..
Bu isteğinden dolayı o kimse ne ayıplanır ne de bir korku duyar. Ancak diyalog devam eder ve Efendimiz (sav), o borcunun nerden kaldığını sorar. Adam da “Hani çölden gelen fakir bir bedevî, sizden yardım istemişti de, o şey sizde bulunmadığı için emriniz üzerine ben vermiştim, işte onu talep ediyorum.” Bu hatırlatmadan sonra Rasûlullah (sav) iltifatla karışık, aynen şöyle buyurur:
- Ey amcam oğlu Fazlı! Borcumu hatırladım ve o sabit olmuştur’ der. Hemen borcunu öderken de ‘beni kul hakkından kurtaran Allah’a hamdolsun’ diye duâ eder! Zaten sahabenin de niyeti, bu önemsiz alacağını tahsil etmek değil, peygamber emrine uyup O’nu rahatlatıp duâ ve sevgisine mazhar olmaktır.
O’nun zamanına ‘Asr-ı Saâdet’ denmesinin sebebi: İnsanlar, dünya kurulduğundan beri bu kadar hür olamadılar. İnsanlar düşüncelerinden dolayı kınanmamayı, dinlerinden dolayı zorlanmamayı O’nunla tanıyıp gördüler. İnsanlar, sevginin, gıdadan ve şifâdan daha lezzetli olduğunu O’nunla tadıp anladılar. İnsanlar, düşmanlığın ve kinin, mikrop ve zehirden daha acı bir azap olduğunu O’ndan aldıkları îman terbiyesiyle fark ettiler. Gerçek kahramanlığın sabır olduğunu O’ndan öğrendiler. Doğruluğun şerefe, vefânın sevgiye, cömertliğin dostluğa, hediyeleşmenin mutluluğa sebeb olduğunu O’nunla anladılar. Hakikat bilgisinin îmana, iyi niyetin keramete, ittifakın kuvvete dönüştüğünü O’nunla gördüler. Mümin insanlar, tevekkülün stressiz ve kaygısız bir hayata nasıl inkılâb ettiğini O’nunla yaşadılar. İnsanlar, gerçek intikam zevkinin affetmek olduğuna ve iyiliğin bir kimseyi esir aldığına onunla şâhid oldular.
Huneyn’de savaştığı Havâzin kabile reisi Amr’ı, sığındığı Taif Kalesi’nden gizlice çıkıp kendine getiren haber ve iyilik neydi? Efendimiz’in (sav) el altından ona haber gönderip “Senin gibi şerefli bir adamın akraba ve ailesinin benim yanımda esir kalması yaraşmaz. Bedelsiz olarak alıp gidebilirsin” demesi üzerine, adam bu centilmenlik (çelebilik) ve affediliş iyiliği altında ezilip kalmak itemez. Hem gizlice Müslüman olduğu yetmiyormuş gibi, kendisine sığınması için kucak açan Taif’li müşriklerin ellerinden hile ile kalelerini alıp Rasûlullah Efendimize (sav) hediye etmiştir. Harp meydanında esir edilemeyen düşman, iyiliğin esâretiyle düşünür ve gönüllü olarak hak dîne girdiği gibi, sığındığı kaleyi de fethedip Rasûlullâh’a (sav) hediye eder. O, iyiliğin hiçbir çeşidini terk etmez ve küçümsemezdi. Görüştüğü herkesi güler yüzle karşılamayı ve misafire ikram etmeyi tavsiye ederdi.
O’nun fıtrî terbiye metodu ile yetişen sahabeler, kıyamete kadar ümmete ve bütün insanlığa örnek olmuştur. Bu hususta birkaç misal arzedelim. Rasûlullah (sav) zamanında azad olan köle Sevbân (ra) bir gün hasta olmuş. Onu ziyârete gelen Medine Vâlisi Abdullah, bu ünlü azatlı köleye, şaka yollu “Yâ Sevbân! Sen Mûsâ veya Îsâ aleyhümesselâm zamanında yaşasaydın ne yapardın?” demiş. Sevbân’ın cevâbı, “ben o zaman yaşasaydım, kölelikten kurtulamaz, hasta olsam da bir vâli ziyaretime gelmezdi. Sana gelince, sen de ne vâli olurdun, ne de hasta olan eski bir köleyi ziyarete gidebilirdin” demiş.
Fakir ve ihtiyaçlı olmasına rağmen yardım, hîbe, zekat ve sadaka kabul ettirilemeyen Ebû Zer Gıfâri (ra) için Hz. Osman (ra) kölesini yanına çağırıp der ki: “Şu paraları al, Ebû Zer’e git. Eğer bir yolunu bulup kabul ettirebilirsen seni azâd edeceğim” der. Bu sevinçle köle Ebû Zer’i bulup paraları vermek ister. Her ne kadar ısrar etse de kabul ettiremez. En sonunda dayanamayıp bu paraları kabul ederse kölelikten kurtulacağını ısrarla vurgular. Fakat Ebû Zer (ra) buna rağmen kabul etmez ve der ki: “Eğer ben bu paraları kabul edersem, sen kölelikten kurtulursun. Fakat, o zaman da ben köle olurum. Kusura bakma kabul edemem.” Bundan da anlaşılıyor ki, Efendimiz’in (sav) gınâsına göre, “men tamaa zelle, men ganaa azze = tama eden zelîl olur, kanaat eden azîz olur” buyurmuş. İşte sahâbe efendilerimiz böyle bir izzetle yetişmiş insanlardı.
O, mütecâviz kâfirlere ve münafık tiplere karşı sert ve tavizsiz, ancak kâfir, fasık-günahkar da olsa, bütün insanlara karşı semâhat ve hoşgörülü yaklaşırdı. Zamanını üçe ayırır, ibâdet için Allah’a, istirahat ve ihtiyaç için nefsine, aile ve çevresine karşı sorumluluğu olduğu bilinciyle yaşardı. Hicretten sonra Mekke fethi gerçekleşince, sahabe efendilerimiz (radiyallahu anhum) O’nun artık Mekke’de ikamet edeceğini sanmışlardı. O, hicretle muhacirlere yardımcı olan Ensâr’ı unutmadı ve vefâdan vazgeçmedi. Onlara: “Bundan sonraki hayatım da vefâtım da aranızda olacaktır” buyurarak Ensâr’ı sevindirdi. Medine’yi vefâ yurdu olarak terk etmedi.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimizi (sav) Allah’tan sonra, bütün mahlûkâttan çok sevmek gerekir. Bu O’nun hakkı olduğu gibi, bizim de menfaatimiz ve kemâlimiz bu sevgiye bağlıdır. Çünkü bizim hidayetimiz ve kurtuluşumuz O’nun sevgisine bağlıdır. Peygamber’i (sav) sevmeyi bilmeyen, hakkıyla Allah’ı da sevemez. Çünkü seven itaat eder. Hakka itaat eden de hidâyet bulur. Bu meseleyi te’yîd eden yüzlerce âyet-i kerîmeden birini arzedelim: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, mallarınız, kesada uğramasından korktuğunuz ticâretiniz ve hoşunuza giden konaklar, Allah’tan ve Rasûlunden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah (ölüm) emrini gönderinceye kadar bekleyin. Allah (öyle) fâsıklar gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9 / 24)
Mü’minin amel ve eylemi yetersiz olsa bile “El-mer’ü, maa men ehabbe = kişi, sevdiği ile berâber olacaktır” hadis-i şerifine göre, iyileri sevmek, iyiliğe vesile olduğu gibi, kötüleri de sevmek, kötülüğe vesiledir. Habibullah = Allah’ın sevgilisi olan Efendimiz (sav) Allah’dan sonra sevilmeye en lâyık olan kimsedir. Bu sevgide kurtuluş, huzur, kemal ve saadet vardır. O’na Allah’ın ilmi adedi kadar, sonsuz salât ve selam olsun.
www.hakimiyet.com