Yazdır

DADAK

- Dadak ne kızım?

Kardeşinin elindeki tozlu şekeri alıp gösterdi minik kız:

-         İşte bu şeker!

                                  ***

-         Beyefendi öğretmen misiniz, diye söze girdi doktor.

-         Evet, diye cevap verdi; her halinden tedirginlik okunan delikanlı.

-         Sizin öğrenciniz mi, diye devam etti doktor; ağlayan çocuğa bakarak. Ama öğretmenin cevap vermesine fırsat vermeden bu sefer çocuğa sordu:

-         Adın neydi bakalım senin?

Çocuk doktorun sorusuna mırıldanarak cevap verdi ama kimse bir şey anlamadı. Bu arada ondan birkaç yaş büyük olduğu anlaşılan ve durmadan ağlayan, ablası söze girdi:

-         Kardeşimin ismi Halil, efendim.

-         Ağlama kızım bak kardeşinin endişe edilecek bir durumu yok, diyerek küçük kızın saçlarını okşadı doktor.

Küçük kızın dudakları daha çok titremeye ve daha derin nefesler alarak daha çok ağlamaya başladı.

-         Şey, anneme ne söyleyeceğim ben?

-         Sen üzülme, dedi doktor. Bak biz şimdi arayıp haber vereceğiz annene. Ve öğretmene yönelip sorusunu tekrar etti:

-         Hocam, sizin öğrenciniz mi Halil?

-         Hayır, dedi şaşkınlık içerisindeki öğretmen. Ben başka bir okuldayım. Halil’i güzel bir muayene etseniz, kırık da olabilir; röntgen falan çektirsek.

Doktor Halil’i muayene etmeye başladı. Her yerini kontrol etti küçük çocuğun. Sonra öğretmene dönerek:

-         Bir şeyi yok ama yine de filmine bir bakalım.

Hasta bakıcı Halil’i röntgen çekimi için alıp götürdü. Doktor, az ileride oturup yaşlı gözlerle bakan Halil’in ablasına seslendi:

-         Kızım gel bakalım. Evinizin telefon numarasını söyle de anne babanı çağıralım.

-         Hocam siz evlerini arayıp durumu anlatın ben de polisi çağırayım. Üzgünüm polisi çağırmak zorundayım; aile sizden şikâyetçi olabilir.

  Muayenenin iyi çıkmasıyla biraz olsun yüzü gülmeye başlayan öğretmenin polisi duyunca rengi attı.

                                                              ***

-         Kusura bakmayın abi, alıp getirdim hemen hastaneye. Çocuğun endişelenecek bir durumu yok. Yalnız hastaneye gelmeniz gerekiyor, doktor şikâyetçi olup olmayacağınız hakkında yazılı belge almak istiyor.

-         Yok, hocam niye şikâyetçi olayım. Allah razı olsun, alıp hastaneye getirmişsin. Yalnız oğlum iyi mi? Benden bir şey saklamayın.

-         Hayır, hayır abi. İnanın hiç bir şeyi yok. İsterseniz siz adresinizi verin ben gelip alayım. 

                                                          ***

Konuşmanın üzerinden yarım saat kadar bir süre geçmişti ki, genç öğretmen ile Halil’in babası hastane kapısından içeri girdi. Farklı endişelerden de olsa, her ikisinin yüzünden de korku okunuyordu. Doğruca doktorun odasına yöneldiler. Odanın kapısında bekleyen polisleri geçip içeri girdiler. Bu sırada doktor, Halil’in röntgen filmine bakıyordu. Öğretmen titrek sesiyle yanındakini doktora takdim etti:

-         Doktor Bey, beyefendi Halil’in babası.

Doktor, Halil’in babasına gülümseyerek:

-         Oğlunuz gayet iyi ama hocamızın durumu size bağlı. Şikâyetçi misiniz? 

-         Hayır, doktor bey. Niye şikâyetçi olayım? Hem benim çocuğum hatalı, üstelik öğretmen bey de insanlık görevini yapmış.

-         O halde, dedi doktor; elindeki kâğıdı Halil’in babasına uzatarak. Şikâyetçi olmadığınızı yazıp imzalar mısınız? Ayrıca birkaç gün içerisinde anormal bir durum olursa hemen hastaneye getirin Halil’i. Ve öğretmene dönüp:

-         Hocam sizin bir de polislerle görüşmeniz gerekiyor. Kapının önünde bekliyorlar. Telaşlanmayın, umarım bir sorun çıkmaz.

                                                    ***

-         Ya aşkım, arıyorum arıyorum cevap vermiyorsun. Neredesin sen?

-         Of aşkım ya! Bir çocuğa çarptım, onu alıp hastaneye getirdim.

-         Niye dikkatli sürmüyorsun sen ya? Çocuk nasıl?

-         Niye kızıyorsun aşkım? Çocuk aniden arabanın önüne fırladı. Fren yaptım ama yine de araba kayıp çocuğa hafifçe çarptı. Çocuk iyi gibi. Şimdi röntgenini çekiyorlar, ben de babasını almaya gidiyorum. Hadi, seni daha sonra ararım.

-         Allah Allah ya! Ben sana demiyor muyum dikkatli sür diye. Tamam, hadi bakalım geçmiş olsun. Haberdar et gelişmelerden.

                                            ***

-         Siz mi çarptınız çocuğa?

-         Evet, dedi öğretmen; kaderine razı olmuş bir ses tonuyla.

-         Peki, hastaneye kim getirdi?

Öğretmen yine aynı ses tonuyla cevap verdi:

-         Çarpmamak için elimden geleni yaptım ama araba hafifçe dokundu. Hatta çocuk yere bile düşmedi, sadece biraz sendeledi. Bende hemen ablasıyla birlikte alıp hastaneye getirdim. Bir tarafına bir şey olacak diye çok korktum.

Polisler bu defa Halil’e sordu:

-         Niye arabanın önüne doğru koştun çocuğum?

-         Dadak, dedi Halil; kafasını önüne eğerek. Tabii herkes “dadak ne” dercesine baktı birbirine.  Polisler küçük çocuğun ablasına baktı:

-         Dadak ne kızım?

-         Şey biz okuldan çıkıp Halil ile el ele yürüyorduk. Uzaktan arabayı görünce kenara çekildik ama Halil şekerini düşürmüş. Araba şekeri ezecek diye aniden koşup almak istedi. Dadak diye şekere diyoruz.

Abla, elini uzatıp Halil’in avucunu açtı; tozlu şeker hala çocuğun elindeydi. Şekeri Halil’in elinden alıp gösterdi:

-         İşte bu şeker!

www.hakimiyet.com