Yazdır

HİDÂYET

Bakara Sûresinin başında, Kur’ân-ı Kerîm’in şüphesiz hem bir doğruluk rehberi, hem de muttakiler için bir hidâyet kaynağı olduğu beyan edilir

Âyet şöyledir: “Elif Lâm Mîm. Şu yüce kitap ki, onda (ki doğrulukta) aslâ şek ve şüphe yoktur. O, Allah’ın (emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan) muttaki kulları için bir hidayet rehberidir.”

Bu âyete göre Kur’ân, hem hayatımıza istikamet yolunu göstermekte, hem de kitaplaşmış Allah kelamının elle tutulur, dille okunur bir cisim olarak hidayet nûru olduğunu îlân ediyor. Yani ‘Kelâmı Kadîm’ cisimleşmiş, hidayet nuru olan Kur’ân meydana gelmiştir. “Hidayet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez. Ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kâbil değildir.”(1)

Onun ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’ân’ın hidayeti, kalbimizin en ince bir doğruluk arzusundan, bütün dünyanın adalet ve doğruluk adına talebini karşılayacak enginlikte ve gökleri ihata eden derinliktedir. Onun “iyilik ve doğruluk” adına, İslâmiyet’e yakın olsun, uzak olsun, bütün insanlığa  kâfi gelecek ve çağları aşacak bir üstünlüğü var. Yani dünyanın neresinde olursa olsun, her iyi olan anlayış ve her doğru olan davranış, Kur’ân’ın hükmüdür. Her hak ve adalet, Onu kabulleniş; her batıl ve zulümden kaçış da Ona itaat anlamına gelir. Her güzel olan değer yargısı ve her isabetli ve ahlâkî olan yaşayış tarzı, Kur’ân’ın hidayetine dâhildir.

Kur’ân doğruluk ve adalet adına dünyayı hidayetiyle kuşatmıştır. Meselâ Müslüman olsun olmasın, bir Japon’un çalışkanlığı ve özverisi, bir Avrupalının temizliği ve dürüstlüğü, her kesimden insanların hak ve hukuka saygıları, hüsnü kabul görmüş ne kadar meziyetler varsa, doğruluğa ve samimiyete bağlı bütün davranışlar ve anlayışlar, hepsi Kur’ân’ın öz malıdır. Tüm güzel kavramlar fıtratın kitabı Kur’ân’la özdeştir. Bu uyum ve özdeşlik akımı tüm dünyayı sarmıştır. Yani, insanı yaratanla, insanlığın saadet reçetesi olan Kur’ân’ı söyleyen aynı Zâttır. O Allah’tır.

Doğruluğu hayat düstûru yapan herkes potansiyel müslümandır. Birgün Kur’ân’la karşılaşır ve tanışırsa esahtan Müslüman olur. Yalancılığı hayat düstûru yapan  herkes potansiyel kafirdir. ‘Ben müslümanım’ dese bile, bir gün hak ve adalet düşmanlığı yaparak zulmeder ve tövbe etmezse, esahtan kâfir olur. Her ne kadar büyük günahlar bir müslümanı kafir yapmasa da, tövbesiz yalancı zalimler, kâfir olarak ölmekten kurtulamaz. Çünkü, her tövbesiz yalancı ve zâlim, Allah’tan ve âhiretten ümidini kestiği için kâfirdir.

Bin üç yüz küsür seneden beri Kur’ân hakikatleri, insan oğlunun kemiyeten beşte birini, keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına almış, kıyâmete kadar manevî saltanatını sürdürecektir. Ondan başka hiçbir kitabın söz söylemeğe ve sözünü geçirmeğe haddi ve hakkı yoktur. Çünkü Kur’ân’dan başka ilme ve fenne ayak uyduran başka bir kitap yoktur. Yani inanış ve teslîmiyet itibariyle insanlığın beşte birini; kavramlarını ve değerlerini kavrayış, kabulleniş ve uygulayış itibariyle de insanlığın yarısını etkilemiştir. 

Kur’ân’ın meyvesi iki dünyanın saadeti, neticesi de kendisi gibi hidâyet olan büyük bir nimettir. Kur’ân’ın göstermesiyle anlaşılmıştır ki “hidâyet” büyük bir nimet, vicdânî bir lezzet ve rûhun Cennetidir.(2) Bir günde kırk kereden fazla okuduğumuz Fâtiha sûresindeki “İyyâke nestaîyn” yani “Yalnız senden yardım isteriz” ibâresinden hemen sonra gelen “İhdinâ’s-sırâta’l-müstakîm” yani “Bize dosdoğru yol için hidâyet ver” talebimiz, onun ehemmiyetini gösterir. En büyük nimetin hidayet (sıratı müstakim ve doğruluk) olduğunu gösterir.

“İhdinâ” kelimesi dört mânâya işârettir. 1-Mü’min hidâyet isterse “ihdinâ” der, dinde sebat ve devam mânâsını ifâde eder. 2-Zengin olan hidâyet isterse, malda ve şükürde ziyâde mânâsını ifâde eder. 3-Fakir olan hidâyet isterse, darlığın geçmesini ve genişliğe kavuşmayı ifâde eder. 4-Zayıf olan isterse yardım, başarı ve muvaffakiyet mânâsını ifâde eder. Ayrıca, iç ve dış duyguların (Allah rızasına uygun olarak) tatmin edilmesi, âfâkî ve enfüsî delillerin ve burhanların gösterilmesi hidâyet halidir ki, böylece insanlık tarihi boyunca peygamberlerin gelmeleri ve kitapların indirilmeleri hepsi insanlığın hidayeti için mümkün ve vâki olmuştur.(3)

En büyük hidâyet, ilimde ve duyularda hakalyakîn bir kanaati kalbiye olup perdenin kaldırılması ile hakkı hak bilmek, bâtılı da bâtıl görmektir. Bizler, “İhdinâ” ile Allah’tan “sırat-ı müstakîm”i isteriz.

Rûha üç büyük kuvvet verilmiştir. Bunlar:

1-Kuvve-i Şeheviye: Faydalı şeyleri isteme ve cezb etme kuvveti.

2-Kuvve-i gadabiye: Zararlı şeyleri def etme kuvveti ve kâbiliyeti.

3-Kuvve-i akliye: İyi ile kötüyü ayırma ve tanıma kabiliyeti ve gücü.

Bu kuvvetlere yaratılışa göre sınır konulmamış, şeriata göre sınır konulmuştur. Şeriatın koyduğu sınırlara uyulmaz ise ortaya ifrat ve tefrit dediğimiz ölçüsüzlük girer. Neticede ortaya abartılı ve insanlık dışı birçok bâtıl uygulama şekilleri çıkacaktır.

İşte hidâyet, bu kuvvetleri, orta yol dediğimiz adâletli biçimde kullanmak demektir ki, şehvet kuvvetinde “iffet ve nâmûs”, gazap kuvvetinde “ yiğitlik ve kahramanlık”, akıl kuvvetinde ise, “ilim ve hikmet” öne çıkar ve insanlar ancak böylece huzurlu olurlar.(4)

Dipnotlar:

1- Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s. 43

2- A.g.e., s. 62

3- A.g.e., s. 28

4- A.g.e., s. 29

 

www.hakimiyet.com