Hz. Muhammed (s.a.v.) İslâm’dan önce El-Emin (en güvenilir) doğru adam olarak meşhur olmuş.
Peygamber olduktan sonra da Muhbîr-i Sâdık olarak Allah’tan aldığı vahyi, eksiltip- artırmadan en doğru sözlü bir elçi titizliği içinde insanlığa iletmiştir. Risâletinin gereği, mûcizelerinden bir nev’i de istikbâle âit haber vermiş olduğu fetih müjdeleriyle ümmetini sevindirmesidir. Ümmetinden Müslüman olan her kavme, Allah’ın izni ve risâletin yümnü bereketiyle istikbâle ve geleceğe ait zafer müjdeleri vermiştir. Bu nusret ve zafere, ihlâs ve samimiyet durumlarına göre Sahâbe efendilerimizden sonra en fazla Türk Milleti, yâni 600 yıllık Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye(*) nâil olmuştur.
İşte, kat’î sahih bir nakil ile, Ashabına haber vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem feth-i Mekke, hem feth-i Hayber, hem feth-i Şam, hem feth-i Irak, hem feth-i İran, hem feth-i Kudüs’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum (Bizans) Melikleri’nin hazinelerine sahib olup aranızda taksim edeceksiniz."(1) Resûlullah (s.a.v.) bunu söylerken “tahmin ederim veya zannederim” dememiş, belki görür gibi, doğrudan doğruya kat’î ve kesin olarak haber vermiş ve haber ettiği gibi doğru çıkmıştır. Halbuki bu “ihbâr-ı gaybî” yi haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş, sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya O’nun düşmanıydı.(2)
Hem, kat’î sahih bir nakil ile buyurmuş ki, 'Letuftahanne’ l-Kontantiniyyete, Felenığme’ l-Emîru Emîru Ha Felenığme’ l-Ceyşu Zalıke’ l-Ceyş' "Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur."(3) demesi, başta Sahabeler olmak üzere her İslâm Devleti, İstanbul'un fethi için çalışmış, (**) ancak bu Osmanlı Türk Müslüman’lara nasib olmuştur. Bu hadisle anlıyoruz ki Osmanlı Türk Muhammed Hz. Fâtih, Allah’ın izni ve lutfu ile yüksek bir mertebe sahibidir. Fâtih ve Sâlih ordusu, Muhbîr-i Sadık (sav) ın heber verdiği gibi zuhur etmiştir.(4) İman edecek olanlara kat’î bir bürhan ve delildir ki, Hz. Muhammed (sav) yalansız, son derece ciddî ve yüzlerce mûcizeden biri olan istikbâle ait doğru haberlerini tarih tekzîb edemediği gibi aksine, aynen vukuatla tasdik etmiştir. O’nun Allah adına söylediği şeyler doğrudur. İşte, O zât-ı Ahmediye Muhammed aleyhissalâtü vesselam, her şeyi yaratan ve gaybın (gizli ve gelecek) ilimleri kendisine ait olan bir Zât-ı Zülcelâl olan Allah’ın resulüdür ve sadece O’ndan aldığı vahiy ile haber veriyor.(5)
FÂTİH’İN SEÇKİNLİĞİ ve ÖZEL YETİŞTİRİLMESİ
Rivayete göre Fatihin babası II.Murad, (çocuk yaşta) oğlu Muhammed’i tahta geçirmesinin asıl sebebi, kendisi de hayatta olduğu halde İstanbul’un fethini görme dileğidir. Sırf bu yüzden, küçük, zekî şehzâde, başta Akşemsüddîn olmak üzere, özel hocalar nezâretinde yetiştirilir.
O’nu bu ideal ve kanaate sevkeden olay şöyle gelişir: Anadolu’da, Engürü (Ankara) Karyesi’nde, Hacıbayram nâmında bir zat varmış, etrafına topladığı binlerce müridi ile Pâdişâhımız Efendimize kafa tutacak ve devletin başına gâile açacak halde güçleniyormuş. Tez bir tedbir alınmazsa devlete, millete zarar verebilir… Fâsit ve hâsid (fesatcı ve hasetci) adamların bu dedikodusu artık saraya kadar ulaşır. Hacıbayram nâmındaki bu şeyhin de te’dîb ile yola getirilmesi ve itaat altına alınması icâb eder.
Pâdişah, tez elden caşıt (istihbâri casus) elçisini, vaziyeti ve durumu tedkîk için Engürü (Ankara) Solfasol (Sûfîsi bol) Köyü’ne gönderir. Derken elçinin ona mülâkî olduğu (ulaştığı) sırada Hacıbayram, kendisine tâbî olan ne kadar müridi varsa, meydana kurduğu çadırın etrafında toplanmaları için (yüksek sesle çağırıcı) dellallarla etrafa haber salar. Binlerce (Bayramî Tarikatı mensubları) mürîdân (müridler) meydanda toplanır. Hacıbayram, dellâl ile cemaata îlân eder ki “Her kim Allah yolunda cihâda ve şehitliğe hazırsa; gelsin çadıra girsin, onu kurban edeceğim” der. Müridler ürpermiş ve hiç kimse kurban olmağa cesaret edememiş. Ancak bir karı-kocadan ibaret olan iki müridi, kalabalığı yara yara çadıra doğru ilerlemiş ve içeri girmiş. Derken kısa bir süre sonra çadırın içinden, “Bismillâhi Allahu Ekber!” sadâsı yükselmiş… Ve o sırada foşur foşur akan kanların çadırın eteklerinden dışarı doğru yayıldığını gören halk, işin ciddiyetini anlayınca çil yavrusu gibi etrafa dağılıp meydanı boşaltmışlar. Çadırdan dışarı çıkıp etrafa bakan elçiye, Hacıbayram Velî : “Beyim gördüğünüz gibi, benim hakiki mürîdim size önceden haber verdiğim gibi bir karı-kocadan ibarettir, geri kalanlar kendini mürîdim sanan bir sürü tarlada çalışan zavallı (işçi) insanlardır. Keşke onlar da müridim olsaydı, değil Pâdişah Efendimize itaatsızlık, belki onun Allah yolunda cihadına ve fetih niyetine şerîk (ortak) olurdum.”
Hacıbayram Velî’nin, önceden tedbirini alıp çadıra koyduğu koyunlardan habersiz içeri giren bu iki samimî mürîdi, îlân edildiği gibi kurban edildi zannedilmiş. Onlar da şeyhe olan sadâkatleri, güvenleri ve niyetlerinden dolayı, Allah yolunda Hz. İsmail (a.s.) in Babası Hz. İbrâhîm (a.s.) tarafından kurban edilme niyetleri gibi biiznillah sevab kazanmışlardır…
Keyfiyeti öğrenen padişah Murâd-ı Sânî Hacıbayram Velî’yi dâvet ederek O’nu tâzimle (saygıyla) huzuruna alır. Ve der ki: “Ey Şeyh hazretleri! Senden şüphelenmekle hatâ ettik. Ancak benim fetih niyetimi nerden biliyorsun ki bana şerik olmak istersin?” diye sorar. O da, biiznillah ehlullaha haber verilen şeylerden, onların mes’ul olamayacağını bildirmesi üzerine, “madem biliyorsun o halde bana yardım et ve fetihte şerikim ol” diye ümitlenir. Ancak, Somuncu Baba yetiştirmesi ve talebesi olan Hacıbayram Velî, tarikat usûl ve âdâbına göre “râbıta” yaparak …istişare eder, mürâkebe ve mükâşefesinden sonra… “Sultanım, Allahu Â’lem, bu fetih size ve bana müyesser olmasa gerek, velâkin (Fâtih’e işâretle) şu çocukla (o sırada arkasında duran yeni yetişme talebesi ve müridi, genç Akşemsüddin’i kastederek) bu bizim köseye nasip olsa gerekir” buyurur.
Murâd-ı Sânî (II.Murad) bu manevî işarete istinaden fethe mazhar olacak oğlu Muhammed’i bir an evvel “Fâtih” olarak görme arzusu ve heyecanı içinde, onu çocuk yaşta tahta geçirerek kendisini ibâdet ve tâata verip İstanbul’un fethini intizâra (beklemeye) koyulur…Kaderin verdiği fetvâya göre Fâtih’in babası Murâd-ı Sânî ve Hacıbayram Velî bu fethi göremeden âhirete göç ederler… Fâtih’in Hocası Akşemsüddin ve talebesi Sultan Muhammed, Allah’in rahmeti ve bereketiyle adını taşıdığı Peygamber (s.a.v.) in müjdelediği kişiler olma nîmetine ve şerefine mazhar olacaklardır…
Yıllar sonra Fatih, fetihten sonra Avnî mahlasıyla söylediği şiirinin bir beytinde, yukarda anlatılan hikayeyi tasdik makamında “Evliyâ vü asfiyâya istinâdım var benim” demiştir. Yıllar sonra aşka gelen Yahyâ Kemal de bir şiirinde "Vur pençe-i âlideki şemşîr aşkına / Gülbang-i âsümânı tutan pîr aşkına" diyecektir.
FÂTİH’İN KENDİSİNİ VAZİFELİ BİLMESİ
Hz. Fâtih, artık "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onu fetheden ordu ne güzel askerdir."(6) hadisin sözüyle kastedilenin kendini olduğunu sezmiş ve inanmış olarak, atının üstünde eliyle İstanbul surlarını işaret ederek ordusuna sesleniyordu: "Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul'u!" Aynı günlerde Akşemsüddin çadırında yerlere kapanmış Allah’a yalvarıyordu “Yâ müfettiha’l-Ebvâb! Eftah lenâ hâze’l-Bâb!” Ey her kapıyı açan sonsuz güç sahıbi Allah’ım, bu şehrin kapısını da lutfen bize aç! O daha önce iman ettiği Peygamber (s.a.v.) in vahyen haber verdiği fethi mübîn müjdesine ve keşfen gördüğü zafer vaadine inanmış secde halinde gözyaşı döküyordu.
Şâir Yahyâ : "Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar / Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına" diye resmettiği gibi, sabah namazından sonra, Bizans'ın haçı yerine, Osmanlı Hilâli’ni surlar üzerine diken Ulubatlı Hasan, şehid olurken gülümsüyor ve dudaklarından dökülen şu sözlerle Muhammed Fâtih’i ağlatıyordu: “Hünkârım az evvel Resulullah (s.a.v.) orduyu teftiş ediyordu…” Biz de melekût âlemiyle iltibaslı bu kudsî müşâhedeye inanarak: ‘Tekbir-i şehâdetle îmân edip arza vedâ / Tasdik eyledi Muhammedî ervâh-ı şühedâ’ deriz.
Macar Urban’la Edirne’de dökülen kırk camuzun çekebileceği büyüklükte “şâhî” topların hendesî planlarını yapan Mühendis Fâtih, karadan gemi yürüten muktedir ve dâhî komutan, beş dil bilen nadir bir diplomat, insanlara inanç ve din hürriyeti veren âlicenab bir hükümdar. İlim ve din ayrımı yapmayan bir âlim, adını taşıdığı Peygamberin sünnetine saygı gösteren dindar bir mü’min, üçü imparatorluk 15 devlet almış, fakat insanları adâletle yönetmiş âdil bir sultan, bilim kadar sanatı de seven ve sanatkara değer veren şair bir sanatkar…ve bir çok meziyet ve fazileti olan insan…
Fatih, atası ve büyük ceddi Osman Bey'in oğlu Orhan Bey’e, "İstanbul'u aç, gülzâr yap!” vasiyetini onun adına yerine getiren 7.Pâdişah’dı. Çükü İstanbul o zamanlar harabât ve keder içinde, kendisini gül bahçesine çevirecek İslâm’ı bekliyordu. Hem, Rum vezirinin Kral’ına hitaben "İstanbul'da kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi yeğleriz" diye söylediği söze göre onları daha fazla bekletmemek gerekirdi. Nitekim Fetih Günü, Muzaffer ve Gâzî Fâtih, atı üstünde yürürken İstanbul Rumları, korku ve saygı ile O’nu gül yağmuruna tutmuş ve 21 yaşında İstanbul’u gülzâr yapmak da O’na düşmüştü. Çünkü O, "Murat" bahçesinde açılmış bir “Gül-i Muhammedî”ydi. (s.a.v.) İstanbul halkına korku yerine can ve mal güvenliği vererek, adını taşıdığı Peygamber’in (s.a.v.) Mekke fetih gününde Mekkeli’lere kerîm davrandığı gibi, bağışlayıcı davranmış, hatta vatanını savunurken sur dibinde ölü bulunan Kral Kostantin’i takdir etmiştir.
Gülzâr olan sadece Fâtih’in geçtiği yollar değildi. Fetih haftasında tebdîl ve tâmiriyle ilk Cumâ Namazı için hazır olan Ayasofya da donatılmış, Muhammedî gül bahçesinde Hilâl ile nikahlanıp Müslüman ve İslâma gelin olmuştu. O’nun nikah gününde okunan Kur’ân ve ezanlar, "Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî / Kâfi değil sadâna cîhân-ı Muhammedî" îlânıyla âleme bu fetihle beraber İslâm nikahını müjdelemişti… Şimdi o, Beyi şehîd edilerek gayri Müslim birine zorla nişanlanmış ve iffetini koruyan güzel bir dul gibi beklemede, ondan ayrılıp Müslim bir Bey’e yeniden nikahlanmayı bekliyor.
FETHİN MANASI VE GÂYESİ
Fetih, Allah’ın lütfu ve hediyesidir. Kişinin ameli ve eylemi Allah’a ait olduğu için onun hâlis niyetinden başka sermayesi yoktur. Nasr Sûresi’ne göre, başarı Allah’tan olmasaydı kul fiillerinden dolayı gizli şirke düşmez ve istiğfâr etmesine de gerek kalmazdı. Rabbimiz, "Allah'ın yardımı ve fetih gelip, insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O'ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir."(7) Buyurdu. Bunu bilen Fâtih de gurura kapılmamak için, şükür secdesi yaptı ve başına toprak serpildi…
İstanbul'un fethi gibi zaferler, hakka hizmetin bir ödülü, geçmiş ve geleceğimizi aydınlatan ve süsleyen Allah’ın bir nimeti, insanlığa medeniyet öğreten ve yeni bir çağ hediye eden millî misyon ve musaffânın (seçilmişliğin) tezâhür ettiği bir dönem ve milletimizi yücelten tarihî bir şerefin îlânıdır.
İstanbul'u fethederek bu övgüyü hak eden büyük hükümdar. Fatih Sultan Muhammed, fetih öncesi Bizans halkı üzerindeki kralın yönetim baskısını kaldırmış, halkın hasret kaldığı can, mal, ırz ve namus, din ve mezhep güvenliğinin teminat altına alındığını bir fermanla îlân etmiştir. Bu ferman, günümüz insan hakları kanunlarına örnek olacak şekilde, insanlara inanç ve ibadet hürriyeti tanımış; halkın sevgi, saygı ve hoşgörüye dayanan Fâtih’in yönetim tarzı her kesimi sevindirmiştir. Din ve milliyet ayrımı yapılmadan yoksul ve güçsüzler korunmuş ve eski zulme son verilmiş. Bu erdemli davranışa hayran kalan Bizans halkı, gönülleri de fetheden Hz. Fâtih için hazırlanan (dışardan destekli) gizli isyan teşebbüslerine, başta kilise önderleri olmak üzere yerli halk yüz vermemiştir. Çok geçmeden Balkan halklarından “gelin! bizi de fethedin!” diye gizli haberler gelmeye başlamış. Zâlim krallarından rahatsız olan yerli halkın Osmanlı’ya açık ve gizli yardımları olmasaydı Balkanların fethi kolay olmazdı. Her yerde kalıcı fetih, adaletle gönüllerin fethine bağlıdır. Eğer İstanbul’un fethiyle gönüller de fethedilmeseydi, başta Boşnaklar olmak üzere Osmanlı İslâm’ı Avrupa’da tutunamazdı.
Ecdadımız kendi zamanlarında bulundukları yerleri terk ederek uzak diyarlara gitmişler ve yeni topraklar fethetmişler. Yeryüzüne insanlık ve adaleti taşımışlar. İslâm öncesi zamanın işgallerinde, yeni bir toprak parçası, üzerindeki insanlarla beraber ele geçirilince; yerli halk kıtal, sürgün veya esir edilme hallerinden birine maruz bırakılırdı. Eğer yerli halktan memleketinde kalmak isteyenler olursa, işgalci fâtihlerin ve galiplerin dinine girmek zorunda bırakılırdı.
İslâm’ın fetih anlayışına göre, fethedilen yelerin halkı, 3 seçenekten biriyle muhayyer bırakılır. Bunlardan birincisi, (en hayırlı teklif) gönüllü olarak Müslümanlığı seçmesi halinde, fâtihlerle aynı ve eşit haklardan yararlanır. İkincisi, cizye vergisi vererek, Müslümanların idaresi altında adalet ve emniyet içinde kendi kültürlerine göre yaşarlar. Üçüncüsü de, Müslüman idaresini kabul etmeyenler, mallarını satar, sermayeleri ile taşıyabildikleri kadar mallarını yüklenip diyarlarını terk ederlerdi.
Sahabe ve Osmanlı’da cihad anlayışı, “İ’lâyı Kelimetullah” için dünyanın fethi idi. Niyeti, bizzat dünya olanın cihadı biter. Artık onun mücâdelesi nefsânilik ve zulme döner. Nihayet her zalim gibi er veya geç yıkılıp gider. Allah’a ve âhirete imân hakikatini ilimle, kitapla yaymak ve neşretmek, iyilikleri emretmek, kötülüklerden sakındırmak, yalancı ve çıkarcı materyalist medenî milletlere ve insanlara karşı maddî cihad yerine manevî cihâdı ön plana çıkarmak gerekir. Allah rızası için insanlığa hizmet idealini göstermek isteyen, cihadında menfaat gözetmeden bu dünyanın ücret yeri değil hizmet yeri olduğunu fiilen isbat etmek zorundadır.
Dünün fetih ve cihad anlayışı silah ve bilek gücüne dayanıyordu. Günümüzde bunların yerini ilim, kitap, medya, diyalog metodu ve iletişim araçları ile değişik hizmet donanımı almıştır. “İ’lâyı Kelimetullah” demek: Tanrılık müessesesinin tek mâlik ve temsilcisi Allah'ın adını âlemlere tebliğ etmek, “Tevhid” kelimesini asrın anladığı dilde ispat ve îlân etmek, Kur' ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nûr olduğunu hikmet diliyle cihana duyurmak, Kur’ân’ın mesajını insanlara bilim, temsil ve hikmetle ulaştırmak gerekiyor. Güncel cihad sırasında, bazan muhtelif beşerî ve sosyal faaliyetleri; fedâkarlık, cömertlik ve ahlâkî değerlere saygılı ve sanatla desteklemek gerekir. Artık günümüzün cihâdı akıllı, bilgili, imanlı, cesur, cömert, âdil, güvenilir, en az 7 sıfatlı bu gibi çalışkan insanlarla yapılır
Güncel fetihler, kültür ve inanç fetihleridir. İnsanları iknâ ederek ekonomik, teknik, bilgi yoluyla fethedebilirsiniz. Günümüzde, toprak işgali yoluyla fetih, büyük zulüm ve kıtal işi olduğundan gâlipleri menfûr (nefret edilen) zâlimler, mağlupları da ezilen ve mağdur edilen mazlumlar haline getirir ki bu da ebedî kin ve düşmanlığı doğurur.
Medeniler iknâ ile, vahşiler icbâr (zorlama) ile yola gelir. Günümüzün, güncel fâtihleri için bir örnek verecek olursak; Anadolu’nun yetiştirdiği tahsilli Müslüman genç öğretmenlerin, dünyanın her yerinde başlattığı, mektep ve ilim yoluyla iknâ metodu, İslâm Ahlâkını temsil ve Türk Kültürü’nü fiilen gösterme ve yayma hizmeti takdire şâyan bir hizmet ve fetih örneğidir. Meniyet, dînî v ahlâkî, bayındırlık ve sanat, ilim ve fen olmak üzere üçtür. Peygamerlerin getirdiği ahlâkî ve hikemî olan din medeniyeti olmadan diğer medeniyetler vahşetten ve zulümden kurtulamaz. Fâtih’in medeniyeti üçünü de câmî olduğu için diğer medeniyetleri yenmiştir.
Vaktiyle Mekkeli müşriklerin kendi hemşeri ve vatandaşları olan Peygamber’i (s.a.v.) hicrete zorlayıp ona karşı savaş aştıkları... ve sonunda ona teslim ve mülâki oldukları gibi, güncel yerli münkirler de bir Serdârı Ekrem Hoca Efendi’yi hicretle gurbette ikamete mecbur etmiş... Ata Yurdu’ndan hicret eden alperenlerin yeni Anayurtlar fethettiği gibi, Anadolu dan gidenler de inşallah fethi mübîne mazhar olacaklardır.
DİPNOTLAR
(*) Osmanlı Devleti’nin resmî adı. O’na düşman olan Avrupalı müstaşrıklar (oryantalistler) Osmanlı’nın bir defa bile kullanmadığı “İmparatorluk” isim ve kelimesini, O’nu tekbir etmek için değil, tahkir etmek için kullanıyorlar. Yerli gafiller de “Osmanlı İmparatorluğu” diye yazıp söyledikleri zaman O’nu yüceltmiyor, bilakis bilmeden karalıyor ve düşmanların ekmeğine yağ sürerek, Osmanlı’yı yağmacı, zalim ve sömürgeci, emperyalist bir devlet gibi çağırmış oluyorlar.
(**) İstanbul’un fethi için, 21-23 kuşatma olduğu rivayet edilir. Başta Emevî Meliki Halîfe Hz. Muaviye zamanında, O’nun oğlu Yezid komutasında, Ebâ Eyyübe’l-Ensârî’nin de (r.a) katıldığı ve şehid olduğu ilk kuşatma yapılır. Sonra Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı kuşatmaları devam eder…
(1) Buharı, K. Cihad: 157, K. Menâkıb: 25, K. Îman: 3; Müslim, K. Fiten: 75, 76; Tirmizî, K. Fiten: 41
(2) Bediüzzeman Said Nursî, Mektubat, s. 102
(3) El-Hâkim, el-Müstedrek, C.4, s.422; Buharı, et-Târihü's-Sağîr, Hadis No: 139
(4) Bediuzzeman, Mektubât, s.106
(5) Bediuzzeman, Mektubat, s. 112
(6) Ahmet b. Hanbel, Müsned, IV, 325.
(7) K.K. Nasr Sûresi.
www.hakimiyet.com