Sınıftaki onca gürültünün altında birkaç öğrenci sıralarına oturmuş, sessizce konuşuyordu. Aslında içinde bulundukları çaresizliğe bahane üretiyorlardı:
- Aslı sen niçin gitmiyorsun?
- Şeyyy benim ninem hasta da o yüzden. Ya sen?
- Ya benim de hafta sonu amcamın düğünü var. Onun için gitmiyorum. Peki, Nazan sen?
- Biliyorsunuz babam yeni vefat etti. Annemi yalnız bırakmak istemiyorum.
Biran bir sessizlik oldu. Bu arada hepsi, heyecandan yerinde duramayan; şen çığlıklar atan arkadaşlarına biraz kıskançlık biraz da imrenerek baktılar. Aslında onlar da biliyordu imkânsızlıkları yüzünden geziye katılamadıklarını. Konuştuklarının hepsinin, durumun kılıfı olduğunu.
* * *
Cuma akşamüzeri geziye katılacak öğrenciler velileriyle birlikte otobüse bindiler. Kimi annesiyle kimi de ablasıyla binmişti otobüse. Birçoğu ise çifte bilet parası vermektense kucakta yolculuğu tercih etmişti. Saçlar özenle taranmış, bayramlık kıyafetler tekrar giyilmiş, minikler kendilerince bir şıklık yarışına girmişti. Şehri çıkarken artık hepsi tatil havasındaydı. Arkadaşlarının bazıları gelememişti ama olsun, onlar bu burukluğu bir yana bırakıp eğlenmelerine devam ettiler. Otobüsün teybinden yayılan müzik, minikleri yerlerinden kaldırıp oynatıp dans ettiriyordu. Kimisi ise yanına yeni bir arkadaş bulmuş hayattan, hayallerden, Kapadokya’dan sohbet ediyordu. Kapadokya’yı ilk kez görecekti birçoğu. Ve birçoğu evden ilk kez ayrılıyordu. Hayatı daha iyi tanımak, mini minnacık tecrübelerinin içine yeni bir şeyler katıp, hayata birkaç artı önde başlamak istiyorlardı.
Birkaç şehre girip çıktılar. Derken akşam karanlığı çöktü. Sahiden akşam yolculuğu daha iyi oluyordu. Yanlarından kayıp geçen arabalara, ışıklara hayranlıkla baktılar. Anneler, ablalar yanlarına aldıkları dolmaları; sarmaları, börekleri ve pastaları çıkarıp birbirleriyle paylaşarak yemeye başladı. Bazı minikler ise hala yerinde duramıyor, “Cennete değişmem saçının telini.” Şarkısıyla dans etmeye devam ediyordu.
Vakit bir hayli geçince yorulan minikler, gözlerini peri bacalarında açmak üzere birer birer kapamaya başladı. Hepsi büyüklere sıkı sıkı tembih etti, Nevşehir’e girmeden uyandırın diye. Miniklerin ardından velilerde uykularına yenik düşmeye başladı, önde oturan birkaç şanslı veli hariç. Onlar öne oturmanın keyfiyle yolculuğun tadını daha fazla çıkarıyor, gözlerinde ise uykudan eser yoktu.
* * *
Yarı uykulu yarı uyanık geceyi geçiren Yağmur Hanım sabaha doğru kendine gelir gibi oldu. Şoföre baktı , hafiften uyukluyordu. “Acelemiz yok, dinlenip daha yavaş gidebiliriz.” dedi, temkinli bir ses tonuyla. Şoför “bir şey olmaz” türünden elini salladı. Ama Yağmur Hanım’ın hisleri öyle demiyordu. Yanlarından geçen her ağır vasıtada, yüreği ağzına geliyordu.
Aradan birkaç dakika geçti. Ve İzmir’den yola çıkan minik melekler hiç görmedikleri topraklarda Hakk’a uçtu. Hepsi Kapadokya’da açmak üzere gözlerini kapamıştı ama o gözler bir daha hiç açılmadı. Geride görülmemiş rüyalar, yaşanmamış yıllar, oynanmamış nice oyunlar bırakarak.
* * *
Ve geride kalanlar: aslında en büyük şanssızlık onlarınkiydi, bu yaşlarında arkadaşlarının cenaze merasimlerine şahit oldular. Ve sorumsuz bir şoför yüzünden hayatlarının geri kalanları travmalarla geçirmek zorundalar.
www.hakimiyet.com